Anlıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anlıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2026 Cumartesi

Atatürk, Ramazan Ayı Gelir Gelmez Neler Yapardı

Atatürk, Ramazan Ayı Gelir Gelmez Neler Yapardı; 

-İnce saz heyeti Çankaya Köşküne giremezdi 

-Kandil geceleri de saz çalınmazdı. 

-Çankaya Köşkü'nde Kur'an-ı Kerim'den ayetler okutulurdu. 

-Hacı Bayram-ı Veli ve Zincirlikuyu Camilerinde şehitler adına Hatm-i Şerif okutulmasını emrederdi.

(Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, C.III, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2011. s.469. Altay, agm, s.51)

 -Her Ramazan Ayında kız kardeşi Makbule Hanım'a, annesinin ruhu için Hatim indirilmesini rica eder ve hafız için, içinde para bulunan bir zarf verirdi. 

-Riyaset–i Cumhur İnce Saz Hey'eti Şefi Binbaşı Hafız Yaşar Okur anlatır; "Bir Ramazan günü Atatürk beni huzuruna davet etti. Sure–i Yusuf'tan bir sahife okumamı mı söyledi ve okudum. 

Atatürk derin bir müşahede vardı. Sessiz sedasız dalgın ve onlardan geçiyordu. Kıraatı (okumayı) müteakip pek sevdiği Süleyman Çelebi'nin Mevlit'inin Viladet bahrini (bölümünü) okumadığını söyledi. 

Okudum. 

Çok mütehassis oldular. Ve Mevlid'i ne zamandan beri kaldığı ve hafızlığımın arasında vardı… 

-Binbaşı Hafız Yaşar'dan Ramazanlarda bir ay kalıcı şehitlerin ruhuna Hatim-i Şerif okumasını isterdi. Hatmi Şerifin okunduğu camiler tıklım tıklım dolardı. 

Evet, Atatürk'ün Ramazanları böyle geçti. 

Atatürk düşmanlarının da talihsizlik ona küfretmekle geçiyor!


19 Mart 2025 Çarşamba

Dünyanın en büyük insanı kimdir?

Atatürk bir akşam, Çankaya'da arkadaşlarına sordu
- Dünyanın en büyük insanı kimdir?
- Timur'dur Paşam!
- Değil.
- Fatih'tir.
- Değil.
- Yavuz Sultan Selim.
- Değil.
- Alpaslan.
- Değil.
- Napolyon.
- İskender.
- Değil.
Nafile!.. Ne derlerse Atatürk "değil" diyordu. Dalkavuklardan biri dayanamadı:
- Sizsiniz Paşam., dedi.

Atatürk, bu zatı tersledikten sonra, sualinin cevabını kendisi verdi:
- Dünyanın en büyük insanı Hz. Muhammed'dir. Ölümünden bu yana bin üç yüz sene geçtiği halde, günde beş vakit, Cenab-ı Allahtan sonra adı söylenen Hz. Muhammed'dir..

27 Şubat 2025 Perşembe

Yetişen Devrimci Gençlik


Atatürk, ulusu yüzyıllardanberi kökleşmiş ve söküp atılması imkânsız sanılan yersiz alışkanlıklardan, devrini tamamlamış inançlardan kurtarmak için çok çalıştı. Bu davada yüzde yüz başarıya erişti denemez. Fakat yetişen aydın ve devrimci gençlik, ulusu Atatürk'ün yolundan yürütecek kudrettedir.
 
Atatürk, düşmanını olduğu gibi tanıyan bir insandı. Siyasi düşmanlıkları hiçbir vakit medeniyet düşmanlığına çevirmemiştir.
 
Kendileriyle savaştığı ulusların Avrupa'da Reform ve Rönesans hareketlerinden sonra nasıl başdöndürücü bir hızla ilerlediklerini biliyordu. Avrupa'nın üstünlüğünün sırrı, vicdanını ve aklını her türlü tutsaklıktan kurtarmış olması idi. Atatürk bu sırrı, daha okul sıralarında iken sezmişti.
 
Atatürk'ün en büyük özelliği, her düşünce ve hareketinde daima ulusal bilinci hakim kılması, gerçekleri kavraması, medeniyeti bir bütün olarak kabul etmesi ve bunun temposuna milletini uydurmak istemesidir. İlerlemek isteyen Doğulu bütün ulusların bizi örnek edinmeleri ve ilerlemiş medeni ulusların devrimlerimizi beğenip övmeleri bundandır.

İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!


Halkımızın çoğunluğu devrimlerimizin şuuruna vardığı, devrimlerimiz büyük ölçüde biçimden öze geçtiği anda medeniyet davamız halledilmiş olacaktır. Hepimizin benimsediği dava bizim olur. Bizim olan dava yürür.
 
Bugün ileri ve geri kuvvetler savaş halindedir. Bu savaşta, zamanın ileriye doğru akan coşkun seli ve gelişen olaylar ileri kuvvetleri muzaffer kılacaktır. Zafer ileri kuvvetlerindir, aydınlığındır, gerçeğindir. Aklın ve medeniyetin hâkimiyetine tahammül edemeyenler ya bir düşmanın hâkimiyetine boyun eğecekler ya da yok olup gideceklerdir.
 
''İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!'' diyen Atatürk'ün ölmez ruhu bize şöyle sesleniyor: ''Son hedefiniz, cihan medeniyetinin ön safıdır, ileri!''

Mustafa BAYDAR

Düşman Bana Benim Askerimden Daha Yakın


''- Bu esnada Conkbayırı'nın cenubundaki (güneyindeki) 261 râkımlı tepeden sahilin tarassut (gözetlenen) ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı'na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım! Bizzat bu efradın önüne çıktım:
  - Niçin kaçıyorsunuz! dedim.
  - Efendim düşman! dediler.
  - Nerede?
  - İşte, diye 261 râkımlı tepeyi gösterdiler.
  Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 râkımlı tepeye yaklaşmış ve kemali serbestiyle (tam bir serbestlikle) ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye... Düşman da bu tepeye gelmiş... Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete duçar (düşmüş) olacaktı. O zaman artık bunu, bilmiyorum, bir muhakeme-i mantıkiye (mantıkî muhakeme) midir, yoksa sevk-i tabiî ile midir,
  Kaçan efrada:
  - Düşmandan kaçılmaz, dedim,
  - Cephanemiz kalmadı, dediler,
  - Cephaneniz yoksa, süngünüz var, dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayarı'na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının yetişebilen efradının ''marş marş''la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitimi geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.''
  Bir koca muharebenin ufacık bir lâhzaya bağlı olduğunu, hattâ bir memleketin hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düşebileceğini, burada olduğu gibi iyi kullanılmış bir anın ise bir muharebenin ve bir vatanın mukadderatını iyileştireceğini o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade duymak insanın tüylerini ürpertiyordu!
  Mustafa Kemal Paşa dedi ki:
  ''- Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan Alay 87 Tabur 2 kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi'ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek 261 râkımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Suyatağı'nda mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim istikametlerde düşmana tararuz etmesini emrettim.''


 

18 Nisan Düşmanı Tamamen Denize Dökmedikçe


''- Yirmi dört saatten beri devam eden muharebe askerin pek ziyade yorgunluğunu mucip olmuştu. Onun için verdiğim bir emirle taarruzu kestim. Fakat kazanılmış olan hattı, tahkim etmekten (sağlamlaştırmaktan) orada mıhlanıp kalmaktan başka vatanı kurtaracak çare yoktu. Binaenaleyh, lâzım gelen emri verdim.''
 
Kıymetli bir harp tarihi vesikası olmak üzere bu emrin son sözlerini aldım. Diyor ki:
  ''Benimle beraber burada muharebe eden bilcümle askerler kat'iyyen bilmelidir ki uhdemize tevdi edilen (omuzlarımıza yüklenen) namus vazifesini tamamen ifa etmek içni bir adım geri gitmek yoktur. Hâb-ü istirahat (uyku ve dinlenme) aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk âsarı (emareleri) göstermeyeceklerine şüphe yoktur.''

Çanakkale'yi Kurtaran Ruh



Paşa Çanakkale'deki kahramanlık sahnelerini anlatmaya devam ediyor:

- Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak'asını anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekabil (karşılıklı) siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikinciler onların yerine gidiyor. 

Fakat ne kadar şayan-ı gıpta (imrenilecek) bir itidal ve tevekkülle (kendini bırakma ile) biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur (bezginlik) bile getirmiyor; sarsılmak yok! okumak bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar.

 Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.

Parçalanan Saat Kurtulan Kahraman

- Ortalık açıldıktan sonra idi ki, düşman hakikaten Conkbayırı'nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conkbayırı semasında abitmez tükenmez yıldırımlar vücude getiriyordu.

Buraya kadar muhaveremizi, sâkin bir vaziyette dinleyen yüzbaşı Cevat Bey, Paşa'nın yâveri, kalın, sertliği hoşa giden bir sesle:

- Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de Paşa'nın göğsünü okşamıştı!'' dedi.

- Nasıl? dedim.

- Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin (hücum edenlerin) arası idi. Paşa da ilerleyen efradımızı seyrederken, göğsüne bir şeyin gayet kuvvetle çarptığını duymuştu.

- Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm. Yanımda bulunan zabit (şimdi Kütahya Mebusu M. Nuri Bey): 

''Efendim, vuruldunuz'' dedi. 

Ben böyle bir söz şuyu bulursa (yayılırsa) askerlerimizin kuvve-i mâneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm. Elimle zabitin ağzını kapadım.

 - ''Sus'' dedim.

Cevat Bey devamla:

- "Bir şarapnel misketi göğsünün sağ tarafına tam saatinin bulunduğu cebe isabet etmişti. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe Paşa'nın göğsünde hafif bir leke bırakmaktan başka ileri geçememiştir" dedi.

  - Pekiyi, siz bu yaranızla uğraştığınız esnada askerleriniz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor mu idi?

- Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakâr zabitleri olduğu halde gayr-i kabil-i tevkif (durdurulamaz) savletleriyle (saldırışlarıyla) ilk düşman hattını bire kadar boğdular. Bundan başka önlerine tesadüf eden, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler. Hattâ bizim münferit aksamımız (kısımlarımız) boş buldukları istikametlerden denize kadar gitmişlerdir.
 
RUŞEN EŞREF
(Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat'tan: İstanbul Matbaası, 1930).

26 Şubat 2025 Çarşamba

Atatürk ve Türk Dünyası

Türk Dünyası 350 milyonu aşan nüfusuyla Türkiye'nin sorumluluğu altındadır. Çünkü bu Atatürk'ün vasiyetidir:
          
"Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür... İnanç bir köprüdür...Tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların (soydaş Türk kardeşlerimizin) bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir." demiş ve bu öngörüsü ülkelerin tarihleri açısından kısa sayılabilecek bir süre sonra gerçekleşmiştir. Atatürk'ün bu hususta bir başka vecizesi ise şöyledir:
 “Türk Birliği'nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliği'ne inanıyorum. Onu görüyorum. Yarının tarihi yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacak. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türklüğün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak. Güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek. Hayatta yegâne varlığım ve servetim Türk olarak doğmamdır."


25 Şubat 2025 Salı

ATATÜRKÜN KİTAPLIĞINDAKİ TÜRKÇE VE OSMANLICA KİTAPLARDAN BAZILARI

ATATÜRKÜN KİTAPLIĞINDAKİ TÜRKÇE VE OSMANLICA KİTAPLARDAN BAZILARI

Ahmet Vefik Paşa : Lehçe-i Osmani

Ahmet Vefik Paşa : Lehçe-i Osmani

Mehmet Salahi : Kamus-u Osmani

Avram Galanti : Türkçede Arabi ve Latin Harfleri ve İmla Meselesi

Mehmet Ali : Tahsil-i Lisan-ı Alman

Nüzhet : Kendi Kendine Almanca

Ahmet Cevat : Türkçe sarf ve nahif

Kazım Nami : Türkçe Oku, Türkçe Yaz

Mithat Sadullah : Latin Harflerinin Türkçeye tatbiki

İbn Emin Mahmut Esat : Tarih-i Din-i İslam

Osman Bin Süleyman : Kamus

Lütfullah Ahmet : Hayat-ı Hazret-i Muhammet

Abdunnaim Bin Hasan : Ceridetül Evail ve Hamidetül Evahir

Ahmet Halit : İslam Büyükleri

Abdurrahmanil Cami : Tercüme-i Nefhatül İnsan

Mehmet Cemil : Hukuku Düvel

Katip Çelebi : Cihannuma

Feridun Bey : Feridun Bey Münşeatı

Mehmet Bin Sait : Kitabü'l Tabakatü'l-Kebir

Şemseddin Sami : Kamusu Alam (6 cilt)

Şemseddin Sami : Kamusu Okyanus

H.Z. Ülken : Aristo Metafizik

Süheyl Ünver : İbn-i Sina

Ahmet Rifat : Lügat-ı Tarihiye ve Osmaniye

M.Fuat : Amerika'da Tükler ve Gördüklerim

Rıza Tevfik : Kamus-u Felsefe

Cemal Paşa : Hatırat (1913 - 1922)

Mehmet Cemil : Sulhta ve Harpte Hukuku Düvel

Evliya Çelebi : Seyyahatname

Suphi : Tekmiletül'l-iber

Lütfi Simavi : Devr-i İnkılap

Mustafa Necip : Selimname

Osmanzade Taib : Hakikatü'l Vüzera

Ahmet Saip : Vaka-i Sultan Aziz

Ahmet Hilmi : Tarih-i İslam

Mazhar Fevzi : Hayr-i Sahil

Ziya Paşa : Endülüs Tarihi

Resulzade Mehmet Emin : Azerbaycan Cumhuriyeti

Ali Reşat : Tarih-i Osmaniye

Ali Reşat : Kurun-u Cedide Tarihi

Sebahattin : İttihat ve Terakki Cemiyetine Açık Mektuplar

Mahmut Esat : Tarih-i Dini İslam

Ahmet Mithat : İnkılap

Ahmet Cevdet : Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa

Mustafa Efendi : Tarih-i Selanik

M. Şemsettin : İslam Tarihi

Ahmet Rasim : Osmanlı Tarihi

Necip Asım : Türk Tarihi

Mustafa Nuri Paşa : Netayic-ül Vukuat

Mehmet Zihni : Neşahir-ün Nisa

Mehmet Şemsettin : Mufassal Türk Tarihi

Ziya Gökalp : Türk Medeniyeti Tarihi

2 Şubat 2025 Pazar

SOKAK ÇOCUĞU

 SOKAK ÇOCUĞU 

Atatürk'e, düşmanlarından bir bayan, bir yabancı gazetede (sokak çocuğu ve zalim) diye yazılar yazmak küçüklüğünü göstermişti. 

Bir gün Yat Kulüp'te Atatürk, arkadaşlarına bu yazıdan söz ederek demiştir ki: 

— Bana sokak çocuğu diye yazmış... Ben pek küçük yaşta yatılı bir öğrenci olarak okullara girmedim. İdadi'den Harp Okulu'na, oradan da orduya hizmete gittim. Sorarım sizlere, benim sokakta oynamaya vaktim mi vardı? Bana (zalim) diyormuş... Ben eğer bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye vererek, kanun çerçevesinde bu adamlar cezalarını buldularsa, benim onlara karşı sevgimden ziyade, Türk milletine sevgim daha büyüktür... Bu nedenle Türk milletine onların zararlı vücutlarını feda ettim..." demişlerdir. Enver Behnan ŞAPOLYO Kaynak: Enver Behnan Şapolyo - Milli Mücadele Tarihi, 1944


KOCATEPEDEN İZMİR’E (ATATÜRK’TEN BİR ANI)

KOCATEPEDEN İZMİR’E (ATATÜRK’TEN BİR ANI) 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları! 

Afyonkarahisar-Dumlupınar büyük meydan muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun asıl muharebe birliklerini inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. 

Sahibimiz olan büyük Türk Milleti, istikbalinden emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı, yakından müşahade ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdirlerine vasıta olmak görevimi durmadan ve sürekli bir şekilde yerine getireceğim.

Başkumandanlığa tekliflerde bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. 

Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikri güçlerini, kahramanlık ve vatanseverliğini, birbirleriyle yarışırcasına göstermeye devam eylemesini talep ederim. 

Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri! 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı 

Başkumandan Mustafa Kemal 

1 Eylül 1338 (1922) 

ATATÜRK’TEN BİR ANI


KAHRAMAN TÜRK KADINI

 KAHRAMAN TÜRK KADINI 

17 Mart 1923 Tarsus: Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı. Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. 

Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu: 

—“Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!" 

Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu fısıldadılar. 

Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:

 —“Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın."


23 Ocak 2025 Perşembe

İĞDE AĞACI

 

Atatürk, ağaçsız yurt topraklarından üzüntü duyardı. Aşağıda onun ağacı nasıl sevdiğini belirten bir yazı okuyacaksınız. 

Atatürk tabiatı ve ağacı çok severdi. Ankara'daki Orman Çiftliğini boz topraktan ormanlık haline soktu. Ağaçların dikilişini, tutuşunu, büyüyüşünü adım adım kollardı. Akköprü tarafından Çiftlik'e giden yolun etrafındaki boş topraklar meyvelik olmuştu. 

Bir gün bu meyvelikten geçerken birdenbire şoförüne: 

— Dur dedi. 

Arabadan inerek orada bulunanlara: 

— Burada bir iğde ağacı vardı, ne oldu? diye sordu. 

Kimse iğde ağacını bilmiyordu. Atatürk'ün biraz önceki neşesi kalmamıştı. Çünkü Çiftlik'in ilk çorak günlerinin yeşilliği sökülüp atılmıştı. Yol boyunca hep iğde ağacını aradı.

— İğde, yaşlanmış ve çelimsiz bir ağaçtı. Fakat yaşıyordu. Baharda güzel kokular veriyordu, diye sızlandı. 

Atatürk, İstanbul'daki büyük ağaçtan gördükçe: 

— Bunlar da güzel ama, ben yapraklarının ve dallarının her yıl ne kadar büyüdüğünü gördüğüm ağaçlarımı seviyorum, derdi. 

Vatanı yeşil ve bayındır görmek için çok çalıştı. Yalova'yı, Florya'yı o değerlendirmişti. Bursa'yı bir kaplıca şehri yapmak için uğraşıp durmuştu. Planlı Ankara onun fikri idi. 

Çankaya'daki bahçesini yapan memur şu fıkrayı anlatmıştı. Bahçeyi dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağaç Atatürk'ün geçeceği yolu kapıyordu. Ağacın bir yanı havuz, bir yanı dik bir yokuştu. Atatürk ağaca yaslanarak güçlükle karşı tarafa geçti. 

Atıldım, 

— Emrederseniz hemen keseyim, efendim, dedim. 

Yüzüme baktı: 

— Sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin? dedi. 

Falih Rıfkı ATAY (Babamız Atatürk) 

8 Ocak 2025 Çarşamba

Yedi Evliya Kuvvetindeki Padişah

Yedi Evliya Kuvvetindeki Padişah 

''- Maahaza (bununla beraber) size bu münasebetle anamın ve kız kardeşimin inkilâp işlerinde bana inandıklarını ve hizmet ettiklerini de zikretmeliyim. Biz Selânik'te tahmin edeceğiniz tarihlerde; zahirî manası ne olduğunu bilmem, fakat fedakârane komitecilik yapıyorduk. Meşrutiyetin ilânından çok evvel, bir gece bizim evde bir içtima (toplantı) yapmıştık. 

Bu ev Selânik'te mektep karşısında, pembe boyalı büyücek bir evdir. İşte bu evin bir odasında birtakım arkadaşlar toplanmıştık. Bu arkadaşlardan biri, ki şehit oldu veya vefat etti, kemal-i hürmetle yâdederim, Kâmil Bey isminde bir süvari zabiti idi, şişmanca bir zat... Çok paralar toplamışlardı, liralar, mecidiyeler ve gümüş madenî paralar... 

Bizim müzakere yaptığımız odaya bakan hizmetçi, anama bunu haber vermiş. Yukarıda paralar, bahisler, münakaşalar ve plânlar var, manasında birtakım sözler söylemiş, anam, hasta, ihtiyar, yatağından kalkmış, bizim bulunduğumuz odanın kapısına kadar gelmiş ve kısmen ne konuştuklarımızı dinlemiş, tekrar odasına gitmiş.. 

İttihaz olan mukarrerattan sonra arkadaşlar beni terkettiler, müteakıben, uyumakta olduğunu zannettiğimiz anam yanıma geldi, bana dedi ki: 

''- Çocuğum, bir şey anlamak istiyorum, sen ve senin arkadaşların yedi evliya kuvvetindeki padişaha isyan mı ediyorsunuz?'' 

Anama ne düşündüğümü, ne yaptığımızı söylemek istemiyordum. 

Fakat bizim o akşamki içtimaımızı görmüş, her şeye vâkıf olmuş olduktan sonra, artık annemden ve kardeşimden hakikatı gizlemeye lüzum görmedim, bilâkis onları tenvir eteği (aydınlatmayı) tercih ettim: 

- Evet anne, dedim, senin yedi evliya kuvvetinde farzettiğin adam hiçbir kuvvete malik değildir. Biz burada toplanan insanlar memleketi bu zalimlerden kurtarmak istiyoruz. Senin aklın buna ermeyebilir, yahut evlâdın olduğumu unutarak gider, evliyalara kavuşursun!'' 

Anam o vakit dedi ki: 

- Evlâdım, siz acemisiniz, madem ki böyle şeylerle uğraşıyorsunuz, beni yaptığınız işlerden haberdar ediniz ve gizli şeylerinizi bana veriniz. Çok dikkat etmelisiniz. Muvaffak olmak zordur; mahvolmak daha tabiî kabul edilmek lâzım gelir. Ne yapayım, yegâne erkek evlâdımsın, senin mahvolmanı istemiyorum, bu gücüme gidiyor. 

''- Anne, dedim, bu işler almış yürümüştür. Ben namuskâr bir adam olarak bu işlerin içinde bulunmak mecburiyetindeyim. Beni bundan meneder misiniz?'' 

- Hayır evlâdım, bir gün bu işler olduktan sonra, seni namus ve haysiyet sahibi olanlarla beraber görmezsem, işte o zaman meyus (üzgün olurum. Ben senin kadar okumadım, senin kadar bilmem, senin gördüğün, anladığın şeyleri yapmaktan menetmeye kalkışmam. Yalnız dikkat et, esas muvaffak olmaktır, muvaffak olmaya çalışınız. 

Falih Rıfkı-Mahmut (Milliyet'ten: 13 Mart 1926)

Atatürk'e Suikast İçin Ankara'ya Gelen Hint Asıllı İngiliz Casus

 Atatürk'e Suikast İçin Ankara'ya Gelen Hint Asıllı İngiliz Casus 

Mustafa Sagir - (1877 - 24 Mayıs 1921) Hint asıllı, İngiliz casusu. 

Osmanlı şehzadelerinden Veliaht Abdülmecit Efendi'nin 12 Haziran 1919 tarihinde Padişah Vahdettin'e İtilaf Devletleri ile yapılan anlaşmanın memleketin idam fermanı olduğuna dair mektup göndermesi üzerine İngiliz İstihbaratı önce Abdülmecit Efendi ile görüştü. 

Bunu yeterli görmeyerek Mustafa Sagir'i şehzadeler ve Osmanlı Paşaları arasında İngiliz düşmanlığı yapıp yapmadıkları ve Kemalist milliyetçiler ile ilişikleri bulunup bulunmadığı konusunun araştırması için görevlendirdi. 

Sagir, Veliaht Abdülmecid ile dost oldu, onun oğlu Şehzade Ömer Faruk ile birlikte Anadolu'ya geçti. Bu sırada babasının Kemalistlere katılmak istediği bilgisini şehzadeden aldı. 

Bu bilgi İngiliz İstihbaratına onlardan da Padişah Vahdettin'e gidince Veliaht Abdülmecit Efendi 38 gün göz hapsi cezası aldı. 

1921 yılı başında İstanbul'da Türk-Hint Uhuvveti İslamiye Cemiyeti'ni kurdu. Milli Mücadeleyi destekliyormuş gibi göründü. 

İstanbul'da Milli Mücadele için faaliyet gösteren haber alma teşkilatı Karakol Cemiyeti içine sızarak Ankara Hükümeti'ne destek olan milliyetçileri İngiliz İstihbaratına raporladı. Casus olduğunun ortaya çıkmaması için İngilizlerce 17 gün sahte bir tutuklama gördü. 

Yaptığı ihbarlar sonucu Karakol Cemiyeti'nin yöneticilerinden Şevket Bey ve Albay Kara Vasıf (Karakol Örgütünün Kurucusu) Beylerin ve önemli üyelerinden Albay Galatalı Şevket (İstanbul Merkez Komutanı), Ali Sait Paşa, Refet Paşa, Ali Fethi Okyar, Ali İhsan Paşa, Hacı Mehmet Paşa (Enver Paşa'nın Babası) gibi kimselerin İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürülmesinde katkısının olduğu düşünülmektedir. 

1920 Aralık ayında İnebolu ve Kastamonu üzerinden Ankara'ya geldi. Karakol Cemiyeti'ne üye olduğu bilinen Hintli bir Müslüman olması sebebiyle ilgi ile karşılandı ve Ankara'ya geçmesine müsade edildi. 

Ankara'da Mehmet Akif ile samimiyet kurdu. Ankara'da Akif'in Taceddin Mahallesindeki evine gidip gelmeye başladı. Akif'in evini posta adresi olarak vermişti. 

Mehmet Akif, Hindistan ve Mısır ve İstanbul'dan gelmekte olan çok sayıda mektuba hayret ediyordu. Bir gün bir mektubu yanlışlıkla yırttığında içinden boş bir kâğıt çıktığını gördü ve buna bir anlam veremedi. Diğer mektuplar da incelendiğinde hepsinde sadece biri iki satır yazı olduğu ve sayfanın geriye kalanının tamamen boş olduğu görüldü. 

Günün şartlarında kimyager Avni Refik Bey'in yaptığı laboratuvar incelemesi sonunda mektupların görünmez mürekkeple şifreli olarak yazıldığı anlaşıldı. 

Kütahya milletvekili Cevdet Izrap, Elazığ milletvekili Hüseyin Bey, Cebelibereket milletvekili İhsan Bey ve Gaziantep milletvekili Kılıç Ali Bey'lerden oluşan İstiklal Mahkemesi heyeti tarafından casusluktan suçlu bulunarak idama mahkûm edildi. 

24 Mayıs 1921 tarihinde Ankara'da Karaoğlan Meydanı'nda (Bugünkü Ulus Meydanı) idam cezası uygulandı.

Hatay Sorunu (Atatürk’ü Anlamak)

Hatay Sorunu 

1923 yılı Mart’ının On Beşi Pazar günüydü. Atatürk, Adana İstasyonu’nda trenden inmiş; sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları, 

“Yaşa varol!” sesleri arasında yaya olarak kente giriyordu. 

Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı; sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk’ün önünde durdular. 

Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti. 

Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. 

Bu genç kızın kişiliğinde henüz tutsak bulunan İskenderun’la Antakya’nın Türk olan bütün halkı: 

“Bizi de kurtar” diye yalvarıyordu. 

Herkesin gözleri yaşarmıştı, hıçkırıklarını tutamayanlar vardı. 

Atatürk’ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. 

Genç kızın nutku bitince Atatürk’ün alnı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe yüzünde bir çelik parıltısı görüldü. 

Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak: 

-Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi. 

On altı yıl sonra Hatay sorunun en heyecanlı günlerinde, hasta ve bitkin olmasına rağmen, Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana’ya gitti. Dört saat ayakta durmak, birliklerin geçidini izlemek gibi olağanüstü bir dayanıklılık gösterdi. 

Hatay kurtuldu, fakat Atatürk’ü yitirdik. 

İsmail Habib, bu konuyu şöyle bitirir: 

“Hatay, Hatay! Seni kurtaran, aynı zamanda senin şehidin oldu!” 

A.H.PAR / M.A.ÖNEN, Atatürk’ü Anlamak, s.83-84

İtalyanların Habeşistan'a Saldırmasını Kim Bilebilirdi ki?

İtalyanların Habeşistan'a Saldırmasını Kim Bilebilirdi ki? 

Bu olayı aktaran Atatürk’ün yakın arkadaşı Münir Hayri Egeli’dir. Egeli’nin ağzından naklediliyorum: 

- Habeşistan Savaşı başlamadan önce İtalya’nın Rodos’a askeri harekatta bulunduğu günlerdi… Bir akşam Atatürk’ün sofrasına davet edilenler onu balkonda gezinirken buldular. 

Atatürk: 

- ”Tevfik Rüştü” nerde?” diye sordu. 

Ankara Palas’da bazı sefirlere ziyaret veriyorlar, dediler. 

Daha sonra hep birlikte davetin verildiği Ankara Palas’a gidildi. 

Atatürk Arnavutluk Elçisi Asaf Bey’in yakınında giriş ve çıkış kapısını iyi görebileceği bir yere oturdu.

Atatürk: 

- ”Asaf Bey,gazetelerde bir takım resimler görüyorum. Arnavutluk’da operet mi oynanıyor?” 

Bu sözleri ile Kral Zogo’nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlayan elçi şaşırıyor… 

Atatürk devam ediyor: 

- “Cumhuriyet’de ne zarar görüldü ki, krallık ilan edildi. Hem takip edilen politika tehlikelidir. İtalya’nın Arnavutluk’u Balkanlar’da bir basamak yapması muhtemeldir.” 

Müdahaleye kalkan İtalyan sefirine Ata: 

- “Haber aldığımıza göre Roma’da bazı öğrenciler elçilik önünde gösteri yaparak Antalya’yı istemişler. Antalya sigara paketi midir ki sefir cebinden çıkarıp versin. Antalya buradadır. Buyurun alın. Hem benim bir teklifim var. Hakikaten böyle bir şey düşünüyorsa, Musolini’ye müdahale edelim. Antalya’ya asker çıkarsın. Bütün ihracaat tamam olunca harp ederiz. Mağlup eden hakkına razı olur.” 

Bu sözleri duyan İtalyan elçisi atılıyor: 

- ”Bu bir harp ilanı mıdır?” 

Atatürk: 

- ”Hayır ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye de harp ancak Türkiye Büyük Millet Meclis’nin yetkileri içindedir.” 

Bu durum üzerine Başbakan İsmet Paşa’ya haber verilir telefonla. Ve Ankara Palas’a çağrılır. 

Atatürk bunu haber alınca: 

- “Hükümet geliyor, biz gidelim” der. 

Çankaya’ya döndüğü zaman şunları söyler: 

- “İtalya ile harp tehlikesi yoktur. Rodos’a yapılan hareket Habeşistan’a yönelecektir.” 

O yıllarda İtalya’daki faşist yönetim kendine yeni sömürgeler arıyordu. Avrupa gazetelerinde zaman zaman İtalya’nın Rodos Adası’na yakın Anadolu topraklarını işgale hazırlandığına ilişkin haberler yayınlanıyordu.

Türk hükümeti de her ihtimale karşı bütün tedbiri almıştı. Ancak Atatürk’ün söylediği yine gerçekleşti ve İtalya Türkiye yerine Habeşistan’a saldırdı.

6 Ocak 2025 Pazartesi

Atatürk bir akşam, Çankaya'da

Atatürk bir akşam, Çankaya'da arkadaşlarına sordu
- Dünyanın en büyük insanı kimdir?
- Timur'dur Paşam!
- Değil.
- Fatih'tir.
- Değil.
- Yavuz Sultan Selim.
- Değil.
- Alpaslan.
- Değil.
- Napolyon.
- İskender.
- Değil.
Nafile!.. Ne derlerse Atatürk "değil" diyordu. Dalkavuklardan biri dayanamadı:
- Sizsiniz Paşam., dedi.

Atatürk, bu zatı tersledikten sonra, sualinin cevabını kendisi verdi:
- Dünyanın en büyük insanı Hz. Muhammed'dir. Ölümünden bu yana bin üç yüz sene geçtiği halde, günde beş vakit, Cenab-ı Allahtan sonra adı söylenen Hz. Muhammed'dir..

KOCATEPEDEN İZMİR’E

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları! Afyonkarahisar-Dumlupınar büyük meydan muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun asıl muharebe birliklerini inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. 

Sahibimiz olan büyük Türk Milleti, istikbalinden emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı, yakından müşahade ve takip ediyorum. 

Milletimizin hakkınızdaki takdirlerine vasıta olmak görevimi durmadan ve sürekli bir şekilde yerine getireceğim. Başkumandanlığa tekliflerde bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. 

Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikri güçlerini, kahramanlık ve vatanseverliğini, birbirleriyle yarışırcasına göstermeye devam eylemesini talep ederim. 

Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri! 


Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Başkumandan 

Mustafa Kemal 1 Eylül 1338 (1922) 

ATATÜRK’TEN BİR ANI

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....