21 Temmuz 2026 Salı

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR


İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

(BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ)

Prof. Dr. Utkan KOCATÜRK

Değerli bilim adamları, değerli konuklar!

Sunacağım bildiri “İsmet İnönü, Alman Televizyonu’nun Atatürk’e ve Türk Devrimi’ne ilişkin Soruları Cevaplıyor (Basınımızda Bilinmeyen Bir Söyleşi)” başlığını taşıyor. İstiklâl Savaşı’nın Batı Cephesi Komutanı, Lozan Baş delegesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı ve Atatürk’ten sonra ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki konuşmaları, gerekse Meclis dışındaki söylev, demeç, maka le ve söyleşileri son yıllarda dizi yayınlar halinde kitaplaşmış bulunmaktadır.

Ben bu bildiride, söz konusu yayınlarda bulunmayan İsmet İnönü’ye ait uzun ve önemli bir söyleşiden sizlere bazı bölümler aktaracağım. Bu söyleşi, 1963 yılı Eylül’ünde Alman televizyonu’nda yayınlanmıştır. Televizyon sunucusunun Almanca olarak sorduğu soruları İsmet İnönü, Türkçe cevaplamış, bu cevaplar o sırada Almanya’da bulanan Prof. Dr. Ahmet Mumcu tarafından Almanca’ya çevrilmiştir.

Değerli bilim adamları, değerli konuklar! Alman Televizyonu’nun İsmet İnönü’ye, “Atatürk’le ilk tanışması ve ilk temaslarını sorması üzerine İnönü şunları söylemektedir:

1- İsmet İnönü’nün söyleşisini içeren iki adet ses bandı, Prof. Dr. Ahmet Mumcu tarafından 1991 yılında Atatürk Araştırma Merkezi Arşivi’ne armağan edilmiştir. (Arşiv Dosya Nu.=191,

UTKAN KOCATÜRK

“Mustafa Kemal Paşa ile biz kurmay sınıflarında yakın sınıflarız.

Biz birinci sınıftık, o üçüncü sınıftı. Kurmay sınıflarının bir özelliği vardır; kurmay sınıflarında bütün genç subaylar birbirlerini mutlaka tanırlar. Yakın bir münasebette değil ama, o şekilde tanışıyoruz.

Onun, ciddi, kıymetli bir kurmay subayı olarak yetiştiğini, sağlam bir karakter sahibi olduğunu mektepten biliyoruz; ama fazla bir münasebetimiz yok! Mustafa Kemal Paşa’yı ben, II. Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki’nin inkılap günlerinde ciddi bir iki vesile ile tanıdım. Fakat asıl tanışmam, Birinci Cihan Harbi’nin ilk yıllarında oldu. Birinci Cihan Harbi’nde Atatürk’le aramızda haki ki bir yakınlaşma, dostluk ve itimat oluşmuştu. Birbirimizi çok iyi anlıyorduk.

Muharebe içinde konuşmalarımızda, memle ketin karşı karşıya olduğu tehlikeleri açık bir şekilde gö rüyorduk ve muharebeden sonra Mütareke ile gelen halleri çok ıstırapla takip ediyorduk. Atatürk bu zamanda çok faal bir va ziyette idi. Bir defa muharebeden bir büyük kumandan olarak çık mıştı. Askerî çevrelerde, devlet teşkilâtı içinde hususi bir mevkii vardı. Kendisi de çok enerjik olduğu için her işi yakın dan takip eder, o zamanki padişah hükûmetinin daireleri ve nazırlarına muhatap olurdu.”

İnönü, söyleşisine şöyle devam ediyor: “Mütareke’de Atatürk’le zaman zaman buluşurduk; gördüğü müz hadiseleri birbirimize anlatırdık. Atatürk bu dönemde de vamlı olarak sivil olsun, asker olsun herkesle görüşür, mem leketin durumu hakkında malûmat sahibi olarak telkinler de bulunurdu. Bu günlerde münasebetimiz çok iyiydi ve gelecek günler için hazırlanmak fikri, birçok vazifelerin bize teveccüh edeceği fikri galip geliyordu. Bu vazifeler ne şekilde, ne ehemmiyette teveccüh edecek, bunun hakkında sarih bir fik rimiz yoktu.

Ama bir vaziyet olacaktı.”

İsmet İnönü, Alman Televizyonu’nun “Atatürk, Türk Millî Mücadelesi’nde nasıl ön plana çıktı?” sorusuna şu cevabı veriyor:

“Birinci Cihan Harbi sırasında ‘harbin neticesi çok adaletli olacaktır, intikam politikası takip olunmayacaktır’ di ye çok propaganda yapılmıştı. Meşhur 1. maddeyi bir hatırlayın! Halbuki Türkiye, harp sonunda Mütareke akdi olarak her ta rafta işgal olundu. Her tarafta silâh alınması, çok ciddi olarak Türklere karşı tatbik edildi ve nihayet en kıymetli top raklarımız, Yunanlılara teslim edildi. Yirmi seneden beri uğradığımız felaketlerin en fenasına uğramıştık. Kimse tayin de etmediği halde, bir toplantı yerinde böyle bir hareketi idare etmeye salahiyetli odur, diye söz verilmediği halde, o dev rin en ileri yetişmiş insanı ve davayı yürütmek için fedakâr ca ileri atılmış insan olarak Atatürk, kendiliğinden tabii bir lider olarak ortaya çıktı.”

İsmet İnönü, Atatürk’ün Anadolu’ya geçişiyle ilgili olarak da şunları söylüyor:

“Bu fırsat Atatürk’ü, Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya göndermek kararıyla ele geçmiş bir fırsat haline geldi. Biliyorsunuz ki İstanbul Hükûmeti, onu Anadolu’ya Ordu Müfet tişi olarak gönderirken, İtilâf Devletleri’nin isteklerini memlekete tatbik ettirmek için, İstanbul Hükûmeti’nin gördüğü güçlükleri Padişah lehine, onun hesabına belki kolaylaştı racak bir otorite olarak kullanmak istiyorlardı.”

Değerli bilim adamları, değerli konuklar!

Atatürk Türk Devrimi’ni 1935 yılında şöyle ifade edi yordu:

“Uçurumun kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşman larla kanlı boğuşmalar... Yıllarca süren savaş… Ondan son ra içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız, devrimler…” İsmet İnönü de aynı görüşten hareketle Alman Televizyonu’ndaki söyleşisinde Türk Devrimi’ni 1-Millî Mücadele, 2-Devrimler olmak üzere iki dönemde yorumlamakta ve şunları söylemektedir:

“Türk İnkılâbı’nın askerî kısmını, İstiklâl Harbi’ni bitir dikten sonra memlekette ciddi ıslahat yapmak fikri, bizde prensip olarak köklü ve çok hararetli idi. Atatürk bu husus ta en ilerde idi. Bütün ıslahatı Zafer’i müteakip radikal olarak hemen yapmayı kesin olarak lüzumlu görüyordu. Atatürk’ün tabiatında, büyük hareketleri sür’atle kesin olarak yap mak, derhal tatbik etmek âdeti vardı. Bu tarzda başladık. Ya pılan ıslahatta beraber düşündüklerimiz var, Atatürk’ün doğrudan doğruya kendi zihniyetiyle, kendi buluşuyla telkin edip sonra bizim beraber takip ettiklerimiz var. Bunun heyet-i umumiyesi, Türk cemiyetini ortaçağ nizamından esaslı ve köklü olarak kurtarıp bu asrın bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir zihniyetle yeni bir devlet kurmak fikrine istinat eder. Bu tarzda hareket ettik, düşündüklerimizi süratle

17 Temmuz 2026 Cuma

NUTUK - MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

NUTUK - MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Samsun’a Çıktığım Gün Genel Durum ve Görünüş


1919 yılı Mayısının Ondokuz'uncu Günü Samsun’a Çıktım. Ülkenin Genel Durumu ve Görünüşü Şöyleydi:


Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı‘nda yenilmiş, Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış, Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı‘na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar.


Saltanat, Hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız, Padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.


Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…


İtilâf Devletleri, Ateşkes Anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da, Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş, Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor.


Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilâf Devletleri’nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor.


Yerli Azınlıklar Örgütleniyor


Bundan başka, memleketin her tarafında Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.


Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki, İstanbul Rum Patrikhane’sinde kurulan Mavri Mira Hey’eti, illerde çeteler kurmak ve idâre etmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul.


Yunan Kızılhaç’ı ve Resmî Göçmenler Komisyonu, Mavri Mira Hey’eti-‘nin çalışmalarını kolaylaştırmakla görevli. Mavri Mira Hey’eti tarafından yönetilen Rum okullarının izci teşkilâtları, yirmi yaşından yukarı gençleri de içine almak üzere her yerde kuruluşunu tamamlıyor.


Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Hey’eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve İstanbul’daki merkeze bağlı bulunan Pontus Cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.


Bunlara Karşı Düşünülen Kurtuluş Çareleri


Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında, her yerde, her bölgede bir takım kimseler tarafından kurtuluş çâreleri düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünce ile yapılan teşebbüsler birtakım kuruluşları doğurdu.


Örnek olarak, Edirne ve çevresinde Trakya-Paşaeli adıyla bir dernek vardı. Doğuda, Erzurum’da ve Elâzığ‘da genel merkezi İstanbul’da olmak üzere Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti kurulmuştu. Trabzon’da Muhafaza-i Hukuk adında bir dernek bulunduğu gibi, İstanbul’da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti vardı. Bu dernek merkezinin gönderdiği temsilcilerle, Of ilçesinde ve Rize sancağında da şubeler açılmıştı.


İzmir’in işgal edileceği konusunda Mayıs'ın on üçünden beri açıktan belirtiler görmüş olan İzmir’deki bazı genç vatanseverler, ayın 14/15 inci gecesi kendi aralarında bu acıklı durumla ilgili görüşmeler yapmışlar; bir oldu bittiye geldiğine şüphe kalmayan Yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olma kararında birleşerek, Redd-i İlhak ilkesini ortaya atmışlardır.


Aynı gece, bu ilkenin yaygınlaştırılmasını sağlamak üzere İzmir’de Yahudi Maşatlığı‘na toplanabilen halk tarafından bir gösteri toplantısı yapılmışsa da, ertesi gün sabahleyin Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle, bu faaliyetten beklendiği ölçüde sonuç alınamamıştır.


Millî Kuruluşların Siyasî Amaç ve Hedefleri


Bu derneklerin kuruluş amaçları ve siyasi hedefleri hakkında kısaca bilgi vermek uygun olur görüşündeyim.

Trakya-Paşaeli Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden bazıları ile daha İstanbul’da iken görüşmüştüm. Bunlar, Osmanlı Devleti’nin çökeceğini çok kuvvetli bir ihtimal olarak görüyorlardı.


Osmanlı vatanının parçalanma tehlikesi karşısında, Trakya’yı, mümkün olursa, buna Batı Trakya’yı da ekleyerek ve bir bütün olarak İslâm ve Türk topluluğu halinde kurtarmayı düşünüyorlardı. Fakat, bu amacı gerçekleştirmek üzere o gün için akıllarına gelen tek çare, İngiltere’nin, bu mümkün olmazsa Fransa’nın yardımını sağlamaktı. Bu maksatla bazı yabancı devlet adamları ile temas kurma ve görüşme imkânları da aramışlardı. Amaçlarının bir Trakya Cumhuriyeti kurmak olduğu anlaşılıyordu.


Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti’nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin 2. maddesi), Doğu illerinde oturan bütün halkın dinî ve siyasî haklarının serbestçe kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, bu illerdeki müslüman halkın tarihî ve millî haklarını gerektiğinde medeniyet dünyası karşısında savunmak, Doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin sebepleri ile bunları işleyenler ve sebep olanlar hakkında tarafsız soruşturma yapılarak suçluların hızlıca cezalandırılmalarını istemek.


Yerli halk ile azınlıklar arasındaki anlaşmazlığın giderilmesine ve eskiden olduğu gibi iyi ilişkilerin sağlamlaştırılmasına gayret etmek, savaş durumunun Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, hükûmet şartlarında faaliyetlerde bulunarak elden geldiğince çare aramaktan ibaretti.


İstanbul’daki yönetim merkezinden verilmiş olan bu direktife uygun olarak, Erzurum şubesi, Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte, Ermeni göçü sırasında görülen kötü davranışlarla halkın hiç bir ilgisi bulunmadığını, Ermeni mallarının Rus istilâsına kadar korunduğunu, buna karşılık müslümanlara pek gaddarca davranıldığını; hattâ verilen emre aykırı olarak, göçten alıkonan bazı Ermenilerin koruyucularına karşı yaptıkları kötülükleri, güvenilir belgelerle medeniyet dünyasına duyurmaya ve Doğu illerine dikilmiş olan hırs yüklü bakışları hükümsüz bırakacak çalışmalar yapmaya karar veriyor (Erzurum şubesinin basılı bildirisi).


Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti’nin Erzurum şubesini ilk olarak kuran kimseler, Doğu illerinde yapılan propagandalar ile bunların hedeflerini, Türklük, Kürtlük, Ermenilik meselerini bilim, teknik ve tarih açılarından inceleyip araştırdıktan sonra, ilerideki çalışmalarını şu üç noktada topluyorlar (Erzurum şubesinin basılı raporu):

1. Kesinlikle göç etmemek,

2. Derhal ilmî, iktisadî ve dinî bakımlardan teşkilâtlanmak,

3. Saldırıya uğrayacak Doğu illerinin her köşesini savunmada birleşmek,


Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti’nin İstanbul’daki yönetim merkezinin, medenî ve ilmî yollara başvurarak amaca ulaşabileceği konusunda fazla iyimser olduğu anlaşılıyor. Gerçekten de bu yolda çalışmalar yapmaktan geri durmuyor. Doğu illerindeki müslüman unsurların haklarını savunmak üzere Le Pays adında Fransızca bir gazete yayınlıyor. Hâdisât Gazetesinin çıkarma hakkını alıyor. Bir yandan da İstanbul’daki İtilâf Devletleri temsilcilerine ve İtilâf Devletleri Başbakanlarına hatırlatma yazıları veriyor. Avrupa’ya bir hey’et gönderme teşebbüsünde bulunuyor.


Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti’nin kuruluşuna yol açan asıl sebep ve düşünce, Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi ihtimali oluyor. Bu ihtimalin gerçekleşmesinin de Doğu, illeri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta gösterilmesine ve tarihî haklar bakımından onlara öncelik tanınmasına çalışanların, ilmî ve tarihî belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmalarına ve bir de müslüman halkın Ermenileri topluca öldüren barbarlar olduğu iftirasının bir gerçekmiş gibi kabulüne bağlı olduğu düşüncesi ağır basıyor. İşte bundan dolayıdır ki, dernek, aynı gerekçeye dayanarak ve aynı yollardan yürüyerek, tarihî ve millî hakları savunmaya çalışıyor.


Karadeniz sahilindeki bölgelerde de bir Rum Pontus hükûmeti kurulacağı korkusu vardı. Müslüman halkı Rumların boyunduruğu altında bırakmayıp onların yaşama ve var olma haklarını koruma gayesiyle, bazı kimseler Trabzon’da da ayrıca bir dernek kurmuşlardı (Muhafaza-i Hukuk).


Merkezi İstanbul’da olan Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin amacı ve siyasî hedefi adından anlaşılmaktadır. Her halde merkezden ayrılmak gayesini güdüyor.


Memleket İçinde ve İstanbul’da


Millî Varlığa Düşman Kuruluşlar


Kurulma yolundaki bu dernekler dışında, memleket içinde daha başka birtakım dernek ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Diyarbakır, Bitlis, Elâzığ illerinde, İstanbul’dan idare edilen Kürt Tealî Cemiyeti vardı. Bu derneğin amacı yabancı devletlerin koruması altında bir Kürt devleti kurmaktı.


Konya ve dolaylarında İstanbul’dan yönetilen Tealî-i İslam Cemiyeti’nin kurulmasına çalışılıyordu. Memleketin her tarafında İtilâf ve Hürriyet, Sulh ve Selâmet Cemiyetleri de vardı.


İngiliz Muhipleri Cemiyeti


İstanbul’da çeşitli amaçlarla gizli ve açık olmak üzere kurulmuş, parti veya dernek adı altında birtakım kuruluşlar da vardı.


İstanbul’da önemli sayılabilecek kuruluşlardan biri İngiliz Muhipleri Cemiyeti idi. Bu isimden, İngilizlere dost olanların kurduğu bir dernek anlaşılmasın. Bence, bu derneği kuranlar kendi şahıslarını ve kendi çıkarlarını gözetenler ile, kendi çıkarlarının korunma çaresini Lloyd George hükûmeti aracılığı ile İngiliz korumasını sağlamakta arayanlardır. Bu zavallıların, İngiliz Devleti’nin Osmanlı Devleti’ni bir bütün olarak korumak ve himaye etmek isteğinde olup olamayacağını bir defa olsun dikkate alıp almadıkları, üzerinde düşünülmeye değer.


Bu derneğe girenlerin başında, Osmanlı Padişahı ve Halife-i Rûy-i Zemîn ünvanını taşıyan Vahdeddin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla bulunuyordu. Dernekte Rahip Frew (Fru) gibi İngiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Frew idi.


Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri, açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de, gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak, millî şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince faaliyetler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi.


Sait Molla’nın derneğin açıktan yaptığı çalışmalarında olduğu gibi gizli çalışmalarında da ondan daha çok rol oynadığı görülecektir. Bu dernek hakkında söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gereğinde göstereceğim belgelerle daha kolay anlaşılacaktır.


Amerikan Mandası İsteyenler


İstanbul’da erkekli kadınlı ileri gelen bir kısım kimseler de gerçek kurtuluşun Amerikan mandasını sağlamakta olduğu görüşünde idiler.


Bu görüşte olanlar, düşüncelerinde çok direndiler. En doğru yolun kendi görüşlerinin benimsenmesinde olduğunu ispata çok çalıştılar. Sırası gelince, bu konuda da bazı açıklamalar yapacağım.

14 Mart 2026 Cumartesi

İRAN'LI SOSYOLOĞUN ATATÜRK YORUMU

 İRAN'LI SOSYOLOĞUN ATATÜRK YORUMU:



*Nasıl olsa herkes evde...bu yazıyı okuyacağınıza ve hatta olanağı olanların

çıktı alarak ya da belleklere bilgisayara kaydederek saklayacağına inanıyorum.


Nesilden nesile aktarılacak değerler silsilesine katkı sunan Yüce Atatürk'ün İranlı bir sosyolog'un gözü ile anlatımıdır.



İranlı Sosyolog ve Siyaset Bilimci ÜLGEN TÖLGE'nin ATATÜRK hakkındaki saptamaları:


ATATÜRK kimdir...?!


1-ATATÜRK üst insandı. Onu başka İnsanlarla karşılaştırmak doğru olmaz.

ATATÜRK'ün vatan sevgisine inanmıyorum.

Üst insanlarda vatan sevgisinden daha yüce bir duygu olduğuna inanıyorum.

"Vatan kuruculuğu."

Farklı düşünüyorum bu konuda.

Çünkü o zaman sevilecek vatan diye bir olgu yoktu ki.

Osmanlının yok ettiği ümmetçi karanlık geçmişin harabeleri vardı.


Vatan sadece toprak yığınından oluşmuyor.

Vatan; Yüce değerlerin zarfıdır.

Peki ATATÜRK zamanında hangi değerler vardı? 

Hiç bir değer..

Hiçlik vardı. İnsan hiçliği nasıl sevebilir.


ATATÜRK sevilecek ve insanca değerlere zarf olacak bir vatan tesis etmek istedi.

Yüksek ölçüde de bunu başardı.

Çünkü üst insanlar değerlerin kurucuları olurlar.

O değerlerle de vatan madde olmaktan, toprak yığını olmaktan çıkarak, manevi ölçütlerin yurduna dönüşür.


ATATÜRK'ün kurduğu ve Anadolu'ya armağan ettiği değerlerin ondan önce var olduğuna dair hiçbir örnekle, emareyle karşılaşmadım.


Nelerdi bu örnekler...?


- Cumhuriyet bir değerdir ve ATATÜRK öncesi yoktu.

- Laiklik, sadece bir değer değildir, değerlerin üreme üretilme temel taşı ve olanağıdır, bu da

ATATÜRK öncesi yoktu..

-Türkçe bir değerdir ve ATATÜRK öncesi yoktu.

Özellikle benim için önemli olan budur.

Ben bir kaç dil bilirim ve Türkçe'nin de bir kaç lehçesini bilirim.

ATATÜRK öncesi Türkçe yoktu.

Felsefeye, fiziğe, ilme, bilime, bütün bilim dallarına girmiş bulunan modern Türkçenin kurucusu

ATATÜRK'tür.

Çağımızda eski Yunan felsefesinden modern Batı felsefesine denli bilgi kaynakları tercüme edilmişse, bunun nedeni ATATÜRK tarafından insanlık tarihine sunulan ve grameri belli olan Türkçedir...

 - ATATÜRK öncesi kadın yoktu.

Şeriat esiri ve seks makinası olan, evde oturması gereken, cihat için çocuk doğuran dişi nesne vardı.

''Yoksul kadın, hiçbir şeyi olmayan kadın anlamında alınmıştır. Hâlbuki kadın denilen varlık, bîzatihi yüksek bir varlıktır. Onun yoksulluğu olamaz. Kadına yoksul demek, onun bağrından kopup gelen bütün insanlığın yoksulluğu demektir.''


Mustafa Kemal ATATÜRK

21 Şubat 2026 Cumartesi

Atatürk, Ramazan Ayı Gelir Gelmez Neler Yapardı

Atatürk, Ramazan Ayı Gelir Gelmez Neler Yapardı; 

-İnce saz heyeti Çankaya Köşküne giremezdi 

-Kandil geceleri de saz çalınmazdı. 

-Çankaya Köşkü'nde Kur'an-ı Kerim'den ayetler okutulurdu. 

-Hacı Bayram-ı Veli ve Zincirlikuyu Camilerinde şehitler adına Hatm-i Şerif okutulmasını emrederdi.

(Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, C.III, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2011. s.469. Altay, agm, s.51)

 -Her Ramazan Ayında kız kardeşi Makbule Hanım'a, annesinin ruhu için Hatim indirilmesini rica eder ve hafız için, içinde para bulunan bir zarf verirdi. 

-Riyaset–i Cumhur İnce Saz Hey'eti Şefi Binbaşı Hafız Yaşar Okur anlatır; "Bir Ramazan günü Atatürk beni huzuruna davet etti. Sure–i Yusuf'tan bir sahife okumamı mı söyledi ve okudum. 

Atatürk derin bir müşahede vardı. Sessiz sedasız dalgın ve onlardan geçiyordu. Kıraatı (okumayı) müteakip pek sevdiği Süleyman Çelebi'nin Mevlit'inin Viladet bahrini (bölümünü) okumadığını söyledi. 

Okudum. 

Çok mütehassis oldular. Ve Mevlid'i ne zamandan beri kaldığı ve hafızlığımın arasında vardı… 

-Binbaşı Hafız Yaşar'dan Ramazanlarda bir ay kalıcı şehitlerin ruhuna Hatim-i Şerif okumasını isterdi. Hatmi Şerifin okunduğu camiler tıklım tıklım dolardı. 

Evet, Atatürk'ün Ramazanları böyle geçti. 

Atatürk düşmanlarının da talihsizlik ona küfretmekle geçiyor!


4 Şubat 2026 Çarşamba

En Büyük Kişileğe Sahip

 En Büyük Kişileğe Sahip

“Atatürk benim hayatımda karşılaştığım insanların içinde en büyük kişiliğe sahip olanıydı. 

Düşünüyorum da Adenauer, Irak Kralı Faysal ya da Papa, bütün bu devlet adamları ile karşılaştım, her biri mükemmel birer insandı. Ama Atatürk öyle etkileyici idi ki... 

Nasıl söylesem, sadece fiziği, duruşu ile etkileyici idi. Çok az konuşurdu, çok az jest yapardı, ama ne yapsa büyük kişiliğinin sonucu etkileyici idi. 

Tek adam kalkıyor, bir başına, karmakarışık, savaş halinde ya da savaş sonrası ortamının gerçekten çok zorlu şartlarına rağmen yeni, sapasağlam bir Türkiye'yi ortaya çıkarıyor. Bu, Atatürk'ün kişilik özelliğinin bir sonucudur. Arkasında bir takım kişiler, partiler, destekler olmadan Anadolu'yu canlandırdı. Çok laf yerine karar ve eylem... 

İşte Atatürk'ün karakteri. Anadolu onun sayesinde harekete geçti, gücünü gösterdi. Bütün bunlar Atatürk'ün liderlik vasfı ile sağlandı.

Atatürk'ü resmi toplantılarda hatırlıyorum. Misafirlerini kabuldeki asaleti, vekarı; deyim yerinde ise o bir prens gibi idi. Üzerinde hiçbir madalya, liyakat nişanı ve benzeri cafcaflı şeyler olmadan gri elbisesi içinde sade bir insan olarak... 

İşte buydu hepimizi etkileyen. Avusturya'dan geldiğimizde bir tantana ile karşılanacağımızı zannetmiştik. Hayır, karşımızda büyük bir kişilik vardı. Bu kişilikti Türkiye'yi Türkiye yapan. 

Gönül isterdi ki Atatürk'ün çizgisi ve bıraktıkları hiç eksiksiz ve tavizsiz hep sürebilse idi. Bu benim kişisel görüşüm ve dileğim.''

Prof. Dr. Clemence Holzemeister

21 Aralık 2025 Pazar

Mondros Mütarekesi (Mondros Ateşkes Antlaşması)

Mondros Mütarekesi ya da Mondros Ateşkes Antlaşması, I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan mütarekename (mütareke belgesi). Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nazırı Rauf Bey tarafından, Limni adasının Mondros Limanı'nda demirli Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918 akşamı imzalanmıştır. Bu antlaşma ile beraber Osmanlı İmparatorluğu fiilen sona ermiştir.

Mütareke, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını belirleyen ilk uluslararası belge olması açısından önem taşır. Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasi manifestosu olan Mîsâk-ı Millî Beyannamesi'nin birinci maddesi, "30 Ekim 1918 tarihli anlaşmanın çizdiği hudutlar dâhilinde, dinen, ırkan ve emelen müttehit [birleşik] Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın tamamı, fiilen ve hükmen gayrı kabil-i tecezzi bir küldür [bölünmez bir bütündür]." demek suretiyle, Millî Mücadele'nin hedefi olan ulusal varlığı Mondros Mütarekenamesi'ne gönderme yaparak tanımlar.

Antlaşmanın İmzalanması


Mondros Mütarekesi imzalandığında Arap Yarımadası

Filistin'de İngiliz taarruzu karşısında hezimete uğraması ve 1 Ekim'de Şam'ın düşmesi üzerine, Talat Paşa hükûmeti 5 Ekim 1918'de İngiltere ile ateşkes sağlamak için ABD'nin arabuluculuğuna başvurdu. Bu arada 29 Eylül'de Bulgaristan ateşkes imzalamış, bu ülkeye giren Fransız ve müttefik ordularının İstanbul'a yönelmesi olasılığı doğmuştu.

8 Ekim'de Talat Paşa kabinesi istifa etti. Eski Genelkurmay başkanlarından Ahmet İzzet Paşa'nın 14 Ekim'de kurduğu kabinede, İttihatçı olduğu hâlde hükûmetin Alman yanlısı savaş politikasına karşı çıkan ve İngiliz dostu olarak tanınan Rauf Bey (Orbay) Bahriye Nazırı oldu. 

18 Ekim'de Osmanlı'da esir bulunan İngiliz generali Townsend, Osmanlı'nın ateşkes şartlarını iletmek üzere bir gemiyle gizlice Midilli'ye gönderildi. 

24 Ekim'de İngiliz hükûmeti Limni'de bulunan Amiral Calthorpe'a ateşkes görüşmelerini başlatma yetkisini verdi.

Türk hükûmetinin görevlendirdiği Rauf Bey ertesi gün Zafer römorkörüyle Foça'dan Midilli'ye geçti; burada kendisini karşılayan İngiliz kruvazörüyle Limni adasına ulaştı. Müzakerelerde Rauf Bey'e Dışişleri Müsteşarı Reşat Hikmet Bey eşlik etti. 

27 Ekim'den itibaren dört gün süren çetin müzakereler sonunda 30 Ekim akşamı anlaşma imzalandı.

28 Ekim günü Fransız hükûmeti bir notayla anlaşma görüşmelerine katılma isteğini bildirdiyse de bu talep İngiltere tarafından dikkate alınmadı. (Savaşın bu aşamasında Osmanlı Devleti sadece İngiltere ile fiilî çatışma hâlindeydi.

31 Ekim öğleninden itibaren geçerli olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasında nihai ateşkes ilan edildi.

Taraflar arasında ateşkes 31 Ekim 1918 günü öğle vakti başlayacaktır.

Resmî anlaşmanın yanı sıra, Amiral Calthorpe'un sözlü açıklamalarını içeren bir mektup da Türk tarafına sunuldu. Bu mektupta, işgal kuvvetlerine Yunan askerinin katılmayacağı ve benzeri taahhütler yer alıyordu.

Bu esnada 24 Ekim'de Almanya'da ihtilal başladı. 

3 Kasım'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Villa Giusti Ateşkesi ile savaştan çekildi. 

7 Kasım'da Alman imparatoru II. Wilhelm tahttan feragat etti. 

11 Kasım'da Compiègne Ormanı'nda imzalanan ateşkes ile Almanya yenilgiyi kabul etti. Aynı gün Avusturya-Macaristan imparatoru I. Karl'da tahtını bıraktı.

Tepkiler

İstanbul kamuoyu anlaşma hükümlerini ağır buldu, ancak genel bir iyimserlikle karşıladı. 

1 ve 2 Kasım tarihli İstanbul gazeteleri daha çok İstanbul'da savaş ihtimalinin ortadan kalkmış olduğunu vurguladılar. (Bulgaristan'ı işgal eden İtilaf ordularının o günlerde İstanbul'a yönelik taarruzu bekleniyordu.) 

Mustafa Kemal Paşa'nın görüşlerini yansıtan Minber gazetesi 1 Kasım'da, "Bir devletin küçülmüş bile olsa her hâlde bir siyasi mevcudiyet ve millî birlik muhafaza ederek böyle bir badireden kurtulabilmiş olması en büyük siyasi başarı sayılmalıdır." yazıyordu.

Uygulama

13 Kasım 1918'de İtilaf donanmalarına mensup bir filo, Ateşkesin 1. maddesi uyarınca Çanakkale ve İstanbul boğazlarındaki askerî bölgesine girmesini kendi çıkarlarına yönelik bir tehdit sayarak protesto etti. 

İtalya 22 Mart 1919'da anlaşmanın 7. maddesini gerekçe göstererek tek taraflı olarak Antalya'yı işgal etti. Bu olay, Paris'teki barış konferansında İzmir'deki Yunan işgalinin tanınması ve Fiume'deki İtalyan hak taleplerinin reddedilmesiyle birlikte İtalya ile İtilaf arasında diplomatik bir krize yol açan etmenlerden biriydi. Nisan ayında İtalya, Fiume üzerindeki hak iddialarının dönemin Birleşik Devletler Başkanı Wilson tarafından reddedilmesinin yol açtığı kriz sebebiyle bir ay süreyle barış konferansını terk etti.

Bu olaylar dışında anlaşmanın ilk altı ayı önemli gerilimler olmadan geçti. İstanbul'daki İtilaf temsilcileri ile Türk hükûmeti arasındaki en ciddi sorunlar, eski İttihat ve Terakki yöneticilerinin savaş ve tehcir suçları nedeniyle yargılanması ve tutuklanması konusundan doğdu.

Anlaşmanın nispi sessizlik dönemi Mayıs 1919 başlarında sona erdi. Bu tarihte Paris Barış Konferansı, Mondros'ta verilmiş sözlere aykırı olarak, İzmir'in Yunanlarca işgali kararını aldı. Aynı günlerde Osmanlı İmparatorluğu'nun birçok köşesi İtilaf devletlerince işgal edildi; Kars ve Batum Millî Şura Hükûmetleri İngilizler tarafından dağıtıldı. Aynı günlerde ilan edilmesi beklenen barış antlaşması belirsiz bir geleceğe ertelendi.

İtilaf devletleri politikasında meydana gelen bu ani değişim, Türk tarihçileri tarafından henüz yeterince incelenmemiş bir konudur.


20 Aralık 2025 Cumartesi

Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Mondros Mütarekesi'nden sonra Anadolu'nun ve Rumeli'nin çeşitli şehirlerinde, işgallere karşı kurulan millî cemiyetlerin 7 Eylül 1919 tarihinde Sivas Kongresi'nde birleştirilmesinden sonra oluşan yeni cemiyete verilen isimdir. Kurucusu, ilk ve tek başkanı Mustafa Kemal Paşa'dır.

13 Ekim 1919 tarihinde Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtına Dair Nizamname hazırlandı ve bu nizamname tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderildi.

Buna nizamnameye göre Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, vatanın maruz kaldığı olaylar ile ve tamamen aynı maksatla millî vicdandan doğmuş olup her türlü fırka cereyanının dışındadır.

Cemiyetin amacı, Osmanlı vatanının bütünlüğünü, Saltanat ve Hilâfetin makamı ile Millî bağımsızlığın korunmasında Kuvâ-yi Milliye'yi etkin ve İrâde-i Milliye'yi hâkim kılmaktır.

Bütün İslâm vatandaşları cemiyetin doğal üyesidirler. Örgütlenme, köy ve mahallelerden başlayarak nahiye, kaza, liva, vilâyet, müstakil liva taksimatına bağlı olacaktır.

Müdafaa-i Hukuk hareketi, İstanbul hükûmetince İttihatçılıkla, Bolşeviklikle, Saltanata ve Hilâfete isyankârlıkla, Cumhuriyetçilikle, Asilikle suçlandı.

Sivas Kongresi'nde Fırkacılıkla ilgili uzun tartışmalardan sonra, Meclis-i Millî toplanıncaya kadar geleneksel İttihatçı yörüngesinde gelişen siyasetten uzak durularak, halkın birliğini bütünlüğünü sağlamanın zorunluluğu benimsendi ve 5 Eylül 1919 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyetini yeniden canlandırmaya çalışmayacaklarına, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin siyasî amaçlarına hizmetçi olmayacaklarına ilişkin yemin metni hazırlandı.

Heyet-i Temsiliye Anadolu'da geçici hükûmet rolünü oynadı. Çünkü, Heyet-i Temsiliye ulusal örgütlerin amaç ve ilkelerini eldeki araçlarla yurdun her tarafına yayıyor halka açıklıyor, örgüte güç kazandırmaya çalışıyor, mevcut ulusal örgütlerin varlığını ve devamlılığını sağlamak için çaba gösteriyor, bu örgütleri bir noktada birleştirmeye, bunlar arasında uyumlu bir bağ kurmaya özen gösteriyordu.

Cemiyet bir yandan ulusal eylemi halka indirici çalışmalar yaparken öbür yandan da Müdafaa-i Hukuk karşıtı olan Damat Ferit Paşa hükûmetine karşı yoğun bir eyleme girişti ve bu hükûmetin yıkılmasını sağladı.

21 Mart 1921 tarihinde tüm vilâyet ve mutasarrıflıklara gönderilen bir genelgede ARMHC'nin ülke ve millete yönelik görevlerini daha iyi yapabilmek için bu örgütlerin Meclis Başkanlığı ile daha iyi ve düzenli ilişki kurmaları istendi ve MH Merkez Heyetini oluşturan kişilerin ad ve şöhretlerinin Meclis Başkanlığına bildirilmesi belirtildi.

Cemiyet, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Halk Fırkası'na dönüştü.


İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....