Atatürk'ün Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk'ün Hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2025 Perşembe

Rusya’nın Geleceği

Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük desteği Rusya’dan alan Mustafa Kemal, savaş sonrasında ise ilişkileri belli bir düzeyde sürdürüyordu. Çünkü Lenin’den sonra iktidarı ele geçiren Stalin Rusya’yı keyfi bir şekilde yönetiyordu…

1936 yılında Atatürk her zamanki gibi Çankaya’daki akşam yemeklerinde ülkenin sorunlarını konuşurken, masadakiler sık sık Paşam, Ruslar şöyle ileri adımlar atıyor, ekonomide, sanayide, askeri alanda şöyle başarılı oluyorlar diye anlatıyordu.

Atatürk’ün bunun üzerine yemeği bırakıp masanın üzerindeki içinde meyvelerin bulunduğu tabağı alıyor ve yere atacakmış gibi yapıyor.

Masadakilere :

- ”Eğer bunu yere bıraksam kaç parça olur?” diye soruyor.

- “40 parça olurdu Paşam” diyorlar.

- “Hayır..” diyor Atatürk, soruyu yine tekrar ediyorlar, aynı cevabı alıyor.

Bunun üzerine..

- "Bilemediniz…” diyor.

Ve devam ediyor:

- “Biraz sabredin… Yurtta Sulh, Cihan’da Sulha sarılın. Çünkü 60 yıl sonra Rusya 60 parça olucak. Bu nesil Bolşevik ihtilali yaptı. Kan kussa, kızılcık yedim der. Oğulları da babalarının istikametinde gider. Ama ondan sonraki nesil Rusya’yı 60 parçadan böler…”

Bu sözler 1936 yıllarını şöyle bir hatırlayalım.. Henüz daha II. Dünya Savaşı çıkmamış ve Rusya büyük bir güç olmamışken, bu söz söylenmiştir. Anlattığı şeyler 64 yıl sonra gerçekleşmiştir.

Atatürk devam etmiştir:

- “Bu gün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat, yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez.Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bu gün Rusya’nın elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak.. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklemeliyiz, bizim onlara yaklaşmamız gerekliliğidir. Rusya bir gün dağılacaktır. O zaman Türkiye onlar için örnek bir ülke olacaktır.”diyen Atatürk :

- ”Türkiye 21 nci Yüzyılı şekillendiren Avrasya için bir kilit ülke konumundadır. Onlar bizi örnek alacaklardır.” diye görüşünü bildiriyor. Atatürk’ün ileri görüşünü 1999 yılından 2000 yılına girerken gözlem yapan ve gazeteleri televizyonları yani kısacası dünyayı takip eden herkes şu an bile anlayabilir.

ATATÜRK'ÜN YETİŞTİĞİ ORTAM

Atatürk’ün yetiştiği ortam: coğrafi konum, tarihî gelişim, ekonomik, sosyal ve askerî yapı, sosyal yapı içerisinde özellikle eğitim sistemi başlıkları altında düşünülebilir.

Toplumlarına, milletlerine öncülük eden liderler, yetiştikleri ortamın, temsil ettikleri kültürün en seçkin örnekleridir. Churchill tam bir İngiliz, De Gaulle tam bir Fransız, Eisenhower tam bir Amerikalıdır. Milletlerinin özelliklerinden uzaklaşmış liderler, milletlerine örnek ve öncü olamamaktadırlar.

“Benim en büyük fahrim Türk olmamdır” “En büyük övünç kaynağım Türk olmamdır” diyen Atatürk, Türk kültür çevresinin yetiştirdiği bir dâhidir.

Atatürk Balkanlarda doğmuş, çocukluğu Balkanlarda geçmiş, İmparatorluğun her köşesinde görev alarak, sorumluluklar taşıyarak yaşamıştır. Yurdun her köşesindeki insanımızla birlikte çalışmış, toprağı ile, milleti ile kaynaşmış, bütünleşmiştir.Balkanlardaki Türklüğün ekonomik ve sosyal yapısı ve değerleri ile tarihî oluş, Atatürk’ün de yetişmesine yön veren etkenlerin en önemlilerindendir. Bu dönemdeki Balkan Türklüğünün verdiği mücadele çok yönlüdür. Ekonomik gücünü, sosyal yapısını ve politik yerini koruma mücadelesi içerisindedir.

Tarihî hakları, kişisel ve toplumsal bütün değerleri tehdit altındadır. İmparatorluk içindeki bütün Türkler, devletlerinin yıkılmakta oluşunun tedirginliğini yaşarken, sınıra yakın yerlerdeki ve Balkanlardaki Türkler ayrıca ocaklarını, topraklarını yakın bir gelecekte kaybetmenin tehdidi altındadırlar. İmparatorluğun doğusunda ve özellikle batısında bir asır sonra bu gün bile ıstırabı derinden duyulan büyük ve acılı göç olayları yaşanmaktadır.

Tarihi gelişim

Atatürk’ün yetiştiği kültür çevresi ve sosyal ortam, sürekli mücadele içerisinde yaşamış, mücadalelerle yoğrulmuş, ruhları ve gönülleri zaferlerle bir uca, yenilgilerle diğer bir uca taşınmış, ezilmişliği kabul etmeyen, büyüklüğünü yitirmek istemeyen Türk insanının ortamıdır.

Atatürk’ün yetiştiği dönem, Türk milleti için, bütün değerleri ile birlikte var olmakla yok olmanın sınırında yaşanılan bir tarih kesitidir. Atatürk, yok olmamak için direnen, büyük olarak yaşamak için birçok değerlere sahip olan bu topluluğa mensup olarak dünyaya gelmiştir. Bu dönemdeki kadere getiren gelişmeler çok ilginçtir, Türk milletinin özellikleri ile açıklanabilir.

Yaşanan zamanın, bilinebilen bütün coğrafyası üzerinde binlerce yıl hareket halinde olmuş ve her devirde varlığını en az bir büyük imparatorlukla ve gerektiğinde yer değiştirerek bir başka coğrafya üzerinde sürdürebilmiş olması, Türk milletinin coğrafyaya meydan okuyuşudur.

Anadolu’yu ebedî yurt edinmek için haçlı güçlere karşı asırlar süren mücadeleler verilmiştir. Osmanlı, ne Anadolu’ya ne de Balkanlara geçici olarak yerleşmemişti. Balkanları da ana yurt olarak bilmiş, her karış toprağı için beş asır şehit vermişti. Büyük mücadelelerle kurulan dünyanın bu en büyük imparatorluğu, asırlarca kendi hukukunu ve adaletini geniş bir sahada egemen kılmıştır. Atatürk, asırlanmış gelenekleri, zaferleri, akıncıları, gazileri, şehitleri, gezginleri ve düşünürleri ile kök salınmış bu topraklardan milletinin sökülerek koparılmasını önlemeye çalışan, bütün bu büyük ve ağır yıkıntıya omuz veren şanssız, fakat ulu bir kuşağın çocuğudur.

Kurulan ve yaşamakta olan imparatorluk ve kurumları 3 yüzyıl önce çağına ismini vermiş bir büyüklükten geliyordu. İmparatorluğun dayandığı sentez medeniyet kendisini yenileme gücünü yitirmesinden itibaren, batı medeniyeti karşısında yenik düşmüş ve Atatürk’ün doğduğu tarihlerde kurtuluş için henüz bir çare bulunamamıştır.

Şüphesiz, bütün bu gelişmeler, yalnız İmparatorluğun içinde bulunduğu şartlardan değil, imparatorluğu yakından ilgilendiren dünyadaki yeni gelişmelerden, oluşlardan da kaynaklanıyordu. Osmanlı İmparatorluğunda XVIII. yüzyıl da başlayan mütereddit yenilik hareketleri, zihinlerdeki soruyu çözememiş, ancak bazı fikir odakları oluşturabilmiştir.

1877 - 1878 Türk-Rus Harbi sonunda toplanan Berlin Kongresinde (1878) Sırbistan, Karadağ, Romanya imparatorluktan ayrılarak bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Eflak ve Buğdan Avusturya’ya bırakılmış, Bulgaristan’a muhtariyet verilmiştir. Batum, Kars, Ardahan Rusların eline geçmiş, Kıbrıs’a İngilizler yerleşmiştir. Fransa Tunus’u, İngilizler Mısır’ı sömürge sınırlarına dahil etmişlerdir.

Avrupa’da yaşanan Rönesans ve Reform hareketleri ve bunları izleyen bilim ve teknik alanlarındaki gelişmeler, yeni ham madde kaynakları ve bilinmeyenleri arama yolunu açmıştır. Aramalar gelişme sağlamış, gelişmeler ham madde ihtiyacını artırmış ve sömürge politikası gittikçe hızlanarak egemen olmuştur. Gelişmiş Avrupa’nın politik yapısı ham madde ve pazar için sömürge yarışına yöneliktir. Şüphesiz, Osmanlı İmparatorluğu, geniş toprakları, ham madde kaynakları ve pazar olmaya elverişli büyük nüfusu ile uygun bir hedef oluşturuyordu. İlmî ve teknik gelişmeden ekonomik sebebe, buradan politik gerçeklere ulaşan bu durum, Türklerin Avrupa’dan, hatta Anadolu’dan atılması gibi duygusal bir sebeple de güçlenmiş bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğuna yönelik ve “Doğu Sorunu” adı verilen bu politika başarı kazandıkça üçüncü dünya ülkelerini sömürgeleştirmek, işgal etmek kolaylaşmıştır. Türklerin Akdeniz hâkimiyetini kaybetmeleri, Hint Okyanusu’nda Portekiz savaşlarıyla üstünlüğü yitirmeleri batının işgal ve sömürgeciliğine yeni sahalar açmıştır.

Bu tarihlerde Meşrutiyete geçiş hareketleri canlı olarak yaşanmakta, sürekli olarak imparatorluğu kurtarmanın yolları aranmaktadır.

Atatürk’ün yetiştiği dönemde, 1877-1878 Türk-Rus Harbinin sonuçları ve Balkanlardan yüz binlerle göç eden, kitle halinde öldürülen Türklerin acı iniltileri henüz anılarda canlı olarak yaşıyordu. Bu çöküntülerle birlikte, üstün özelliklerin kıvılcımı Plevne ve daha sonra 1897 Türk-Yunan Harbi, henüz her şeyin bitmediğinin işaretleri, hayat belirtileri olarak güç ve ümit veriyordu.

Sosyal ortam

Arazi yapısının ve iklimin izleri bölgede yaşayan insanların davranışlarında görülür. Balkanların, özellikle Makedonya’nın sarp dağları, coşkun suları insanlarının kavgacı yapısı ile bağdaşır, bütünleşirler. Şehir ve ovalarda, her karış toprak için şehitler veren Osmanlı merkez gücü hâkimdir. Manastır ve kiliseler dağ eteklerine, kaçak ve haydutlar zirvelere çekilmişlerdir. Ovalara hâkim olanlarla dağlarda yaşayanlar uyuşmazlık içerisindedirler.

Osmanlı ile bölgeye gelen adalet ve sevgi, çeşitli dış etkilerle kin ve nefretin hâkim olduğu, ölümün, yok etmenin amaç edinildiği bir ortama dönüşmüştür.

Dağdaki eşkiya, yamaçlardaki kilisenin papazı, kin ve nefret dolu olarak ovalardaki asil güzelliğin ölümünü beklemekte ve çabuklaştırmaya çalışmaktadırlar. Aşağı Makedonya’ya Yunanlılar, Vardar’ın üst vadilerine Arnavutlar, Üsküp’e Sırplar, Rodop Dağları güney yamaçlarına Bulgarlar yerleşmişti. Dağlarda ve dağ eteklerinde yaşayan bütün bu insanlar, Rusya’dan ve diğer Avrupalılardan güç ve ilham alıyor, onlara güveniyorlar, uygun vaktin gelmesini bekliyorlardı. Dış güçler de Hristiyanlığın savunuculuğu görüntüsü altında, azınlıkları kendi amaçlarına uygun olarak kullanıyorlardı.

Atatürk, bunalımlar arasında dünyaya gelmiş, bunalımlar içinde yaşamıştır. Milletini yıkıntıdan kurtararak millî bir devlet kurmuş, gelişme gücünü yitirmiş sentez medeniyeti getirdiği yeniliklerle ve inkılâplarla batı medeniyeti ile yeni bir senteze yöneltmiştir.

Atatürk Türk töresinin ve İslâm geleneklerinin egemen olduğu bir aile ortamında yetişmiştir. Baba tarafından büyük dedesi orduda hizmetleri olduğu bilinen Ahmet efendi, dedesi bir mahalle mektebi hocası olan Hafız Mehmet efendi, babası başlangıçta gümrük memurluğu yapan, sonra ticarete yönelen, bir süre “Asakir-i Muavine” Taburunda üsteğmen olarak çalışan Ali Rıza efendidir. Annesi Rumeli’nin işgali döneminde Aydın veya Konya’dan gelen ve Sarıgöl bucağına yerleşen bir Yörük-Türkmen ailesinden Sofuzade Feyzullah ağanın kızıdır. Görüldüğü gibi, Atatürk’ün ailesi, Türk tarihi ile özdeşleşmiş, bütün Türk ailelerinin ortak kaderini yaşayan bir örnektir. Dinine, devletine, geleneklerine bağlı, zaman  zaman maddî sıkıntıları olan bir Türk ailesi. Bu aile Selanik’te yaşamaktadır.

Selanik, Bizans’tan beri İstanbul’dan sonra en önemli merkez durumundadır. Birçok fikrin, birçok siyasî olayın oluştuğu, aynı zamanda ticarî ağırlığı olan bir liman şehridir. Ordu merkezidir ve her konuda geniş bir etki alanı vardır. Nüfusunun büyük çoğunluğu Türk’tür. Müslümanların ve Rumların,  Yahudilerin mahalleleri ayrılmıştır. Türk adaletinin ve insancıl davranışının yerleştiği geleneklerle yaşamını sürdüren dengeli, fakat 1877-1878 harbi ve devamındaki olaylarla birbirine şüphe ile bakma eğiliminin hâkim olmaya başladığı ve sonu gelmez eşkıya takip hikâyelerinin anlatıldığı bir ortamdır.

Atatürk  bu ululuk ve kullukların bir arada yaşandığı bir ortamda büyüklüklerin gururu, küçüklüklerin ezikliği içerisinde yetişmiş, küçülme ve küçüklükleri reddeden, hatta isyan eden bir ruh hali ile çocukluğunu yaşamıştır. Uzun bir süre kurtuluş çareleri arayan bir milletin başarısızlıkla sonuçlanmış deneylerinden kaynaklanan düşünce ve hareket birikimini devralmış, her şeye rağmen çare aramaktan yılmamış bir kuşakla beraber yetişmiştir.

Aile ortamı ve çevresi ile birlikte harpler, ayaklanmalar, göçler, eşkiya hareketleri ve Karadağ, Sırbistan, Avusturya,Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ile sürekli kanayan sınırlar Atatürk’ün kişiliğinin oluşmasında önemli etkenler olmuştur.

Şüphesiz, İmparatorluğun sosyal, ekonomik ve politik alanların hepsinde eksiklikleri, yetersizlikleri vardı. Yıkıntıyı durdurmak, yok olmaktan kurtulmak için ihtiyaç duyulan ilk güç ise askerî güçtü. Bu sebeple, toplum bütün kesimleri ile askerliği ve askerî ihtiyaçları ön plânda tutan, öncelik veren bir tutum içerisindedir.

1856 yılında yapılan Paris Kongresinde gündeme getirilen “Doğu Sorunu”, Osmanlı İmparatorluğu tarafından ana yurdun en önemli bölümü olarak benimsenen Balkanlardaki Türk unsurunun geleceğini büyük ölçüde etkilemiştir. Doğu Sorununu her dış ülke kendi çıkan yönünde değerlendiriyor, kendi emellerine uygun çözüm için gayret gösteriyordu. Çıkar farklılığına rağmen gayretler, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması, parçalanması, Balkanlardan, daha sonra da Anadolu’dan atılması noktasında toplanıyordu. Bu politikadan ilk etkilenenler Balkan Türkleri olmuştur.

Romenlerin, Sırpların, Bulgarların, Yunanlıların azınlık durumunda olmalarına rağmen yaptıkları kötülükler, yönetimi ele geçirdikleri zaman neler yapabileceklerine örnek oluyordu. Bu durumda Türkler, kendi yurtlarında ikinci sınıf vatandaş olmak tehlikesiyle karşılaşıyorlardı.

Azınlıklar arasında gelişen milliyetçilik akımları, özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türk milliyetçiliğinin gelişmesine sebep olmuştur. Gerek başlangıçta benimsenen Osmanlılık görüşü gerek Türk milliyetçiliği akımları, Balkan Türklüğünü dış mihrakların da, azınlıkların da hedefi haline getiriyor, devletin azınlıklar üzerinde güvenliği sağlama gayretlerinin intikamı da Balkan Türklüğünden alınıyordu.

Ekonomik ortam

Bütün bu şartların etkisi ile, Balkanlarda yaşayan Türklerin sosyal ve ekonomik yapısı Anadolu Türklüğünden farklı gelişmeler göstermiştir. Balkan Türkleri her şeyden önce var olma mücadelesi verilen yerlerde yaşayan kimselerin uyanıklığı içerisinde bulunuyorlardı. Devlet, ekonomik, sosyal ihtiyaçlarını ve güvenliklerini sağlamada yetersiz kaldığı için, Balkan Türkleri kendi çarelerini arama zorunluluğu ile özel teşkilâtlanmalara yönelmişlerdir. İhtiyaç zorlamaları ve azınlıklardaki örneklerle şirketleşmeler de görülmektedir. Ancak azınlıklara tanınan kredi ve bürokrasi kolaylıklarına karşılık Türklerin birtakım güçlükleri bulunuyordu.

Azınlıklar, yabancıların kontrolündeki Reji ve Düyun-ı Umûmiye tarafından ve dış ülkelerin verdiği kredilerle desteklenmekte idi. Tarafsız davranmak endişesi ile, azınlıklara Ziraat Bankası gibi devlet kurumları tarafından da daha fazla kredi veriliyordu. Bu durum ve uzun askerlik hizmeti birçok Türk’ün toprağını ve diğer mal ve mülkünü satmasına sebep oluyor, barış şartlarında da sürekli bir göç hareketine kaynaklık ediyordu.

Bütün sosyal faaliyetlerle birlikte, ticaret, hizmetler, kredi sistemi her azınlığın kendi dar çevresi içerisinde tamamlanıyordu.

1939’da Fransa ve İngiltere ile yapılan ticaret anlaşmasına kadar, Balkan Türkleri diğer azınlıklar düzeyinde tekstil, seramik, mobilya ve diğer ev eşyaları üretiyorlardı. Bu anlaşmalarla gümrük vergisinin % 3’e indirilmesi birçok Türk’ün üretimden ticarî alana geçmesine sebep olmuştur.Azınlıkların boykota kadar varan tutumları Türkleri birleştiriyor, varlıklarını sürdürebilmek ve durumlarını korumak için sürekli olarak gelişmeye açık bir mücadele içerisinde bulunuyorlardı. Bu mücadele birçok sahada gelişme gösterilmesini sağlıyordu. Balkanlarda eğitim, ulaştırma gibi alt yapılardaki yatırımlar bu bölgedeki Türklerin gelişmelerini kolaylaştırıyordu.

Türk ailesi, güçlü yapısı ile varlığını korumaktadır. Kadın, karışıklığın dışında geleneklerin koruyucusu ve iffet âbidesi, erkek güvenlik ve geçim sorumlusudur. Çocuk bu güvenli ortamda her an bir şeyler öğrenen, öğretilen, geleceğin büyük mücadelesine hazırlanan, gösterişsiz fakat güçlü sevgilerle çevrilmiştir. Çocuğa ocağın ve yurdun geleceği gözüyle bakılmaktadır. Türk ailesi biraz içe kapalı fakat istikrarlı, dengeli, güçlü, sağlam amaçlı ve sağlam iç yapılıdır. O tarihte de Türk milletinin büyük kahırlara göğüs gerebilmesinin en güçlü dayanağı bu sağlam aile yapısı olmuştur.

Atatürk, Balkanların ekonomik, politik ve sosyal ortamında bütün azınlıkları, dış güçleri, bunların emellerini ve çeşitli dinleri tanımış, dinlerin milliyetçilik akımlarının hizmetine verilmesinin tanığı olmuştur. Çeşitli ırkları mücadele içerisinde ve bir arada görmüştür. En büyük karışıklık içerisinde, ırkların ve dinlerin çatışmalarının ortasında yetişmiştir.

Eğitim ortamı

Atatürk’ün yetişmesinde etkili olan ortamlardan biri de zamanın millî eğitim sistemidir.

Atatürk’ün yetişme döneminde, imparatorlukta birbirinden farklı amaçlarla kurulmuş, farklı programlar uygulayan eğitim kurumları vardı. Medrese, batı sistemine göre kurulmuş askerî ve sivil okullar ve azınlıkların kendi cemaatlarının ihtiyacını karşılamak için açtığı okullar yurt sathında dağınık şekilde faaliyet halinde bulunuyorlardı. Bu okulları belli bir amaca yöneltecek bir politika ve ortak bir yönetim bulunmuyordu.

Askerî okulların batı örneklerine göre kurulması Vak’a-yı Hayriye ile başlamıştır. Askerî okullar başlangıçta aynı zamanda nazır sorumluluğu olan Serasker’e, daha sonra Mekâtib-i Askeriye Nezaretine bağlanmıştır.

Askerî eğitimde ilk okul karşılığı olarak, uzak garnizonlardaki subay çocukları ile subay yetimleri için açılan 4 yıllık Sınıfı Mahsusa’lar bulunuyordu. Bu günkü orta okul karşılığı olan rüştiyeler başlangıçta üç, daha sonra dört yıl olarak bütün vilâyet ve bazı önemli sancak merkezlerinde açılmıştı (Kuruluş 1875). Askerî rüştiyelerden mezun olanlar ordu merkezlerinde açılmış bulunan bu günkü lise karşılığı askerî idadilere devam ediyorlardı, İdadî mezunları, üç yıllık harbiyede eğitim görüyorlardı. Harbiye, başlangıçta yalnız İstanbul’da iken daha sonra 5 merkezde daha açılmıştır. Askerî eğitim sistemi içerisinde Tıbbiye ve deniz subayı yetiştiren Bahriye mektepleri de bulunuyordu. Harp Okullarından derece ile mezun olanlar İstanbul’da bulunan üç yıl süreli Erkân-ı Harbiye mekteplerine devam hakkı kazanıyor ve kurmay yüzbaşı olarak mezun oluyorlardı. Askerî okulların programlarında batı örnekleri kullanılıyor, öğretim kademelerinde batıda eğitim görmüş olanlardan yararlanılıyordu.Medrese dışındaki sivil okullar da benzer bir uygulama içerisindedir. Sivil idadî mezunları Tıbbiye, Mülkiye ve Hukukta yüksek öğrenimine devam edebiliyorlardı. Darülfünun ile birlikte İlahiyat, Edebiyat ve Fen bilimleri bölümleri de açılmıştır.

Medrese sistemi, mahalle mekteplerinden bölgedeki medreselere ve buralardan Fatih ve Süleymaniye külliyelerine ulaşan bir kademelenme oluşturuyordu. Bunlar Şeyhülislâm’ın kontrolünde bulunan “Ders Vekili”ne bağlı idiler. İllerdeki medreselerden mezun olanlar imam ve müezzin olabiliyor, İstanbul medreselerinden (külliyelerinden) mezun olanlar (icazet alanlar) mahalle imamlığı, Şer’i mahkeme kadılığı, sübyan mektebi hocalığı, medrese müderrisliği görevlerinden (din dersleri, Arapça ve Farsça derslerinde) herhangi birine atanabiliyorlardı. Müsbet bilimlere yer verilmeyen medreselerde okuyan mollalar askere alınmıyor, gerektiğinde yönetimin amaçları yönünde kullanılan bir kaba kuvvet oluşturuyorlardı. Medreselerin belli bir eğitim süresi yoktu.

Azınlık okulları batı örneklerine göre kuruluyor, yönetime hiçbir bağlılıkları olmadığı gibi, yönetimin de azınlık okulları üzerinde etkisi bulunmuyordu. Buralarda her azınlık grubunun dinî, millî ve politik amaçlarına göre bir eğitim uygulanıyordu. Maarif Nezaretindeki Mekâtib-i Hususiye ve Ecnebiye Müfettişliği’nin başına da çok zaman bir Hristiyan getiriliyordu.

Balkan Türklerinin bir kısmı misyoner Hristiyanlar eliyle okullaşmaya daha erken başlayan azınlıkların okullarının yararlarını görerek kız çocuklarını dahi bu okullara göndermişler ve bundan yararlanmışlardır.

Asker ocağı ortamı

Atatürk’ün yetişmesinde, kesintisiz tamamladığı örgün eğitim kadar içinde yaşadığı asker ortamının ve burada hâkim olan ordu geleneklerinin de payı ve katkısı vardır. Özellikle harp şartlarında yaşanan bu ortamda askerlik bir meslek olmaktan fazla bir yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzına yüzyılların süzgecinden geçerek gelmiş gelenekler yön vermektedir. Bu yaşama girenler geleneklerin çizdiği yola bağlı kalmaya mecburdur. Zorlama olmamasına rağmen başka bir seçenekleri yoktur. Kahramanlığı, vatanseverliği, arkadaş bağlılığını, disiplini, fedakârlığı, özveriyi, tehlikelerden yılmamayı, âmirlerin emirlerine kesin itaati ahlâkının bir parçası yapmadıkça o ortamda yaşama şansı bulunamaz. Gerçekte bu özellikler Türk milletinin de sahip olduğu ve koruduğu değerlerdir. Askere katılanlar için yabancı değerler değildir. Ordu ve millet, bu özellikleri veren yapısı ve gelenekleri ile kıtalar üzerinde asırlaşabilmiştir.

Türk ordusunda günün şartlarına göre daima iyi gelenekler yaşamış, tarih, Mehmetçiğin askerî vasıflarının eksildiğini görmemiştir. Atatürk’ün yetiştiği dönemde şartlar sebebiyle askerî değerlerin daha fazla hâkim olduğu bir ortam vardır. Ölçüler daha çok askerî değerlere ve askerî başarılara göre ayarlanmıştır.

Atatürk’ün yetişmesinde en büyük özelliklerden biri, bir mesleğe yönelik sistemli ve kesintisiz bir eğitim görmesidir. İyi yetişmek için çok önemli olan bu husus, Atatürk’ten önce ve sonra bu ölçüde devamlılık gösterememiş, birçok genç subay eğitimlerini yarım bırakarak İdadiden veya Harbiyeden cephelere gitmişlerdir. Atatürk, İmparatorluğun en iyi ve en üst eğitim sistemini kesintisiz tamamlamıştır.

Eğitime her yönü ile yetersiz mahalle mektebinde başlamıştır. Mahalle mektebine birkaç gün devam etmiş, buradan daha modern eğitim veren Şemsi Bey özel okuluna geçmiştir. Selanik Askerî Rüştiyesini ve Manastır Askerî İdadisini bitirmiştir. Manastır İmparatorluk Avrupa’sının en hareketli ve yıkılma odağında Üsküp, Edirne ve Selanik’e yollarla bağlı bir şehirdir. Manastır Askerî İdadisi, 1897 Türk-Yunan harbinin gün gün yaşandığı, günün sorunlarının düşünceleri ve davranışları şekillendirdiği, yıkıntıyı, bölünmeyi içlerinde duyan, sinirlenen, tartışan, her gün yeni bir şeyler öğrenen genç insanların, canlı ve sert bir disiplinin hâkim olduğu ortamdır. Türk-Yunan harbinde kazanılan askerî zaferlere rağmen sonuçta kaybedilmesi, genç dimağları çok meşgul etmiştir. Yunan harbi, bu tarihî imparatorluğun hâlâ ve her şeye rağmen kendisini koruyabildiğini göstermiştir. Atatürk, Manastır askerî İdadisinde Yanya, Üsküp, Selanik, İşkodra ve Manastır Askerî Rüştiyelerinden gelen arkadaşları ile eğitime başlamıştır. Yatılı askerî okullar 24 saat beraber yaşanılan, arkadaşlığın en üst noktaya çıktığı bir yuvadır. Özellikle Atatürk döneminde bu yuvalarda millî değerleri korumaya yönelik gelenekler, kahramanlığı, arkadaşlığı amaçlayan davranış özellikleri hâkimdir. 1898 yılında Manastır Askerî İdadisini bitirerek 1899 - 1902 yılları arasında (3 yıl) İstanbul harbiyesini, 1902-1905 yılları arasında (3 yıl) Erkân-ı Harbiye Mektebini (Harp Akademisi) tamamlamıştır. Selanik’teki “College des Frere de la Salle” de Fransızca kurslarına devam etmiştir. Harbiye ve Erkân-ı Harbiye mektebi zamanının en üst eğitimini veren kurumlarıdır. İmparatorluğun bütün sorunları bu kalplerde çarpmakta, kendilerini daima iyi hazırlamanın gereğine inanılarak öğrenme çabası göstermekte, büyük emeller besleyen, sorumluluğunun bilincinde genç insanlar yetişmektedir.

O tarihlerde bu dershanelerde ve bu sıralarda Türk milletinin ve Türk tarihinin altın bir kuşağı yetişmiştir. Bu altın kuşak, üç kıtaya egemen büyüklükten sonra zaman zaman gerçek değerlerinden örnekler veren, fakat esasta iki buçuk asır devam eden yenilgilerin baskısından kurtulmaya çalışan bir milletin öncüleri olmuştur. Balkan Harbini ilk görevlerinde yaşamışlar, İmparatorluğu yıkıntıdan kurtarmak için Libya’dan Sarıkamış’a, Yemen’den Çanakkale’ye ve Galiçya’ya kadar on dört cephede kan vermişlerdir. Aynı altın kuşak, İstiklâl Harbini yapmış, Cumhuriyeti kurmuş, geliştirmiş, genç demokrasimizin temellerini atmıştır. Şüphesiz ki bu altın kuşak da büyük fireler vermiştir. Fakat bütün bu büyük tarihî hizmetler aynı altın kuşağın içinden çıkanlarca gerçekleştirilmiştir. Bu altın kuşağın en büyüğü de, şüphesiz, Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Harp Akademileri ile askerî eğitimini tamamlayan Atatürk, bütün önemli rütbelerinde harp tecrübesi kazanacağı bir dönem yaşamıştır.

Sağlam ve sistemli bir askerî eğitimden sonra muharebe ve harp tecrübeleri ve başarıları kendisini mesleğin en üst noktasına Mareşalliğe, Gaziliğe ulaştırmıştır.

Atatürk ırkların ve dinlerin çatıştığı, uluslararası ihtirasların düğümlendiği bir ortamda ve zamanda yetişmiştir. Çizdiği yol ve gösterdiği hedef ise insanları onura, mutluluğa ve barışa ulaştıran bir örnek olmuştur.

Onun gür ışığının aydınlığı her geçen gün yurtta ve dünyada yayılmaktadır.

Suat İlhan

Kaynak: ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 5, Cilt: II, Mart 1986  

24 Eylül 2025 Çarşamba

DEVLET ADAMI ATATÜRK

DEVLET ADAMI ATATÜRK 

Ulu Önder Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi Devlet ve Hükümet Başkanlığı seviyesindeydi. 

29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 

1927, 1931, 1935 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk' ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti. Atatürk, sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde kontrol etti. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. 

Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, komutanlarını ağırladı. 15–20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu.


19 Mart 2025 Çarşamba

Atatürk’ün Trabzon’daki Köşkü

Atatürk’ün Trabzon’daki Köşkü İncelemeye konu edinilen ilk ev “Atatürk Köşk”ü olarak bilinen ve Trabzon Vilayeti İdare-i Hususiyesi tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya hediye edilen köşktür. Cephe ve mekân kurgusu Avrupa mimarisi özelliklerini taşıyan bu köşk 1890 yılında Konstantin Kabayanidis tarafından yaptırılmıştı.

Köşk, yığma yapım tekniği ile taş, tuğla ve ahşap yapı malzemeleri kullanılarak inşa edilmişti.

Trabzon Vilayeti İdare-i Hususiyesinin malı olan bu köşk, Vilayet Daimi Encümeni'nin 18 Mayıs 1931 tarih ve 361 numaralı kararı gereğince Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya mülk olarak verilmiştir.

Buna ilişkin resmi işlemler 16 Haziran 1931 tarihinde yapılmış ve Gazi Mustafa Kemal Paşa adına tapuya kaydedilmiştir.

Atatürk, 10 Haziran 1937 tarihinde başladığı Trabzon seyahati süresince bu köşkte kalmış, köşkte yaşanılan gelişmeler de yukarıda açıklanmıştı.

Atatürk bu köşkte bulunduğu sırada, çiftliklerini Hazineye bağışladığını İsmet İnönü’ye gönderdiği yazıyla duyurmuştu. Çiftliklerin bağışlandığı yer olması nedeniyle, köşkün Atatürk’ün hayatında önemli bir yer tuttuğunu söylemek mümkündür. Soğuksu köyünde bulunan bahçe içindeki bu köşk, Atatürk’ün vefatı sonrasında, yasal varisi olan kız kardeşi Makbule Boysan’a intikal etmiştir.

 Bu konuya ilişkin yasal işlem, Ankara Asliye Hukuk Hâkimliğinin 7 Aralık 127 Cumhuriyet, 12 Mayıs 1938, s. 1, 3.

*  128 Trabzon Kent İçi Kültür Varlıkları Envanteri, T.C. Trabzon Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, Trabzon 2010, s. 269. 
* 129 - Trabzon Tapu Zabıt Defteri (TTZD), Cilt No:109/1, Sayfa No:18, Sayı No:49. 938/2509 esas ve 1627 karar sayılı veraset ilanı
* 130 - gereğince gerçekleştirilmiş ve köşk Makbule Boysan adına, 31 Temmuz 1939 tarihinde tapuya tescil edilmiştir.
* 131 - Köşk daha sonra Trabzon Belediyesi tarafından Atatürk Müzesi haline getirilmiştir. Günümüzde de Atatürk Müzesi olarak kullanılmaktadır.  

18 Mart 2025 Salı

Atatürk dönemi: 1923-1938

Atatürk dönemi: 1923-1938

Atatürk Devrimleri

Atatürk İlkeleri olarak bilinen ilkeler doğrultusunda, 1922 ve 1938 yılları arasında hayata geçirilen bir dizi yasal değişiklik yapılmıştır. Bu devrimlerin amacı, Atatürk tarafından; "Türkiye'yi gelişmiş devletler seviyesine çıkartmak" olarak beyan edilmiştir.

Tarihçi Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi adlı eserinde şunları yazıyor:

"Kemalist Devrim'in özü, felsefe olarak Tanrı egemenliğine dayanan bir monarşiden, halk egemenliğine dayanan bir cumhuriyete geçilmesi; iç siyaset amacı olarak monarşik iktidarın 'kaderci kulları' yerine çağdaş bir cumhuriyetin 'onurlu vatandaşlarını' oluşturmak; dış siyaset amacı olarak da 'tam bağımsızlıktan kesinlikle ödün vermeden', karşılıklı çıkar temeline dayanan eşitlikçi ilişkiler kurmaktı. Tüm Kemalist devrimler aslında bu amaçlara yöneliktir."

Atatürk Devrimlerinin karakteristik özellikleri şöyle sıralanabilir:

  • Devrimler; bir bağımsızlık egemenlik mücadelesidir.
  • Türk milletinin çağdaşlaşmasını sağlayan kökten, sosyal bir değişimdir.
  • İlerleme ve gelişmeyi hedefleyen dinamik bir harekettir.
  • Millî birlik ve beraberliğe önem verir.

Ayrıca bu devrimler demokratik rejime yönelmiş ve onun savunucusu olmuştur.

İç siyaset

Türkiye'deki tek parti yönetiminin, bugünkü anlayış ve tanım çerçevesinde bir demokrasi olmadığı çok açıktır, tek partili cumhuriyet insan haklarına saygı ve özgürlük kriterleri açısından çok eleştiriye maruz kalmıştır.

Kurtuluş Savaşı döneminden Cumhuriyetin İlanına kadar TBMM aynı zamanda hükûmet görevi de yapmıştır. Cumhuriyet Halk Fırkası kurulana değin Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti Meclisteki tek parti olarak bulunmuştur. Mustafa Kemal Türk Devleti'nin aynı zamanda ilk başbakanıdır. 

Cumhuriyetin ilanına kadar Mustafa Fevzi Çakmak, Hüseyin Rauf Orbay ve Ali Fethi Okyar da Başbakan olarak görev yapmışlardır. Ali Fethi Okyar hem Meclis Hükûmeti hem de Cumhuriyet Hükûmeti Başbakanlığı yapan tek isimdir.

Ali Fethi Okyar, 15 Ağustos 1921'de İstanbul Milletvekilliğine seçilerek TBMM 1. Dönem'e katıldı. 10 Ekim 1921 - 4 Ekim 1922 arasında Dahiliye Vekilliği yaptı. TBMM 2. Dönemde yeniden İstanbul Milletvekili seçildi. 14 Ağustos 1923'ten cumhuriyetin ilanına kadar İcra Vekilleri Heyeti Reisliği ve Dahiliye Vekilliği yaptı. Cumhuriyetin ilk Meclisinin 1 Kasım 1923'teki toplantısında TBMM Başkanı oldu.

İsmet İnönü, cumhuriyetin ilanı ile sonuçlanan süreçte, Mustafa Kemal'le yakın siyasal işbirliği içindeydi. İlk Cumhuriyet hükûmetini kurdu (30 Ekim); aynı zamanda Halk Fırkası (sonradan Cumhuriyet Halk Partisi-CHP) genel başkan vekilliğini üstlendi. Böylece hükûmet ve parti üzerinde otorite kurma olanağı elde etti. Muhalefet partisi olarak kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) karşısında istediği yetkileri elde edemediği için 8 Kasım 1924'te başvekillikten istifa etti

Atatürk döneminde çok partili hayata geçiş çalışmaları olmuşsa da pek başarı sağlanamamış ve kurulan siyasi partilerin ömrü kısa olmuştur.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar'ın öncülüğünde 17 Kasım 1924'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin 2. siyasi partisidir. 5 Haziran 1925'te kapatılmıştır. Haziran 1926'da İzmir Suikastı sonrasında bazı paşalar tutuklanır ve idam hükmüyle yargılanır. Fakat Kazım Karabekir'in de içinde bulunduğu bu paşalar İsmet İnönü'nün müdahalesi ile idamdan kurtulmuştur.

Serbest Cumhuriyet Fırkası Atatürk'ün istek ve onayıyla, dönemin Paris Büyükelçisi Fethi Okyar'ın başkanlığında Cumhuriyet Halk Fırkası'na karşı biriken hoşnutsuzluk ve tepkileri dağıtmak, hükûmeti sarsmayacak bir muhalefet partisi oluşturmak amacıyla kuruldu.

Ayrıca bakınız: Şark Islahat Raporu, Vatandaş Türkçe konuş!, 1934 İskân Kanunu, 1934 Trakya Olayları, Türkiye'de yerleşim isimlerinin değiştirilmesi Türkiye Cumhuriyeti ve Türkçedeki yabancı kökenli sözcüklerin Türkçe karşılıkları

Dış siyaset

Yeni Türk Devleti'nin uluslararası alanda meşruiyet kazanması Lozan Konferansı ile gerçekleşmiştir. Devlet bağımsızlığına sınırlama getirecek milletlerarası bağlardan uzak kalmayı, barışçı bir politika ile komşularıyla dostluk ilişkilerini geliştirmeyi tercih etmiştir. Kendi içinde kalkınma hareketleri gerçekleştiren Türkiye Cumhuriyeti hem iç hem de dış ilişkilerinde barış ve huzura ihtiyaç duymuştur.

1923-1932 yılları arasında Türk Dış Politikası Lozan Konferansı'nda sonuçlandırılamamış konuların ulusal çıkarlar doğrultusunda çözümlenmesine çalışılmıştır. Bu konular İngiltere ile Musul Sorunu, Fransa ile Kapitülasyonlar ve diğer sorunlar, Yunanistan ile Mübadele olarak sıralanabilir.

İngiltere ile ilişkiler

İngiltere ile ilişkiler Musul Sorunu'na rağmen 1932 yılında Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne katılması, 1934 yılında İtalya'nın Balkan politikalarına karşı oluşturulan Balkan Antantı ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi görüşmeleri esnasında İngiltere'nin Türkiye'nin yanında yer alması ile daha ılımlı bir hale gelmiştir.

Yunanistan ile ilişkiler

  • Etabli Anlaşmazlığı Meselesi

SSCB ile ilişkiler

  • Moskova Antlaşması
  • Türkiye-SSCB Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması

Fransa ile ilişkiler

  • Ankara Antlaşması (1921)
  • Suriye-Türkiye sınırı
  • Fransa-Türkiye Dostluk ve İyi Komşuluk Sözleşmesi
  • Bozkurt-Lotus davası

İtalya ile ilişkiler

  • İtalya-Türkiye Tarafsızlık, Uzlaşma ve Adli Çözüm Antlaşması

İslam ülkeleri ile ilişkiler

  • Türkiye-Afganistan İttifak Antlaşması
  • Türkiye-Afganistan Dostluk Antlaşması
  • İran-Türkiye Dostluk Antlaşması

27 Şubat 2025 Perşembe

SELANİK 1394’TE FETHEDİLDİ

SELANİK 1394’TE FETHEDİLDİ

Bazı anlatılara göre; Mustafa Kemâl Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın Baraklı köyünde doğmuş olduğu söylenir.

Selanik ve çevresindeki şehirler, Osmanlı devleti tarafından ilk olarak 1394 yılında Yıldırım Bayezıd (1389 - 1402) tarafından fethedildi. 

Selanik’in fethinin ardından Batı Trakya’da irili ufaklı şehir ve kasabaları ele geçirildi ve Yenişehir (Larissa)’i aldılar. Teselya’ya doğru yaptıkları akınlarla, buradaki irili ufaklı fethedildi ve bu yerlere Türkler İskân olundular.

Bu bilgilere göre, "Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün annesi ve babası tarafı soyu I. Murat Hüdevandigar zamanında Balkanlar’a iskân edilen Türklerden, Selanik ve çevresine yerleştirilmiş Türkmen-Yörüklerdendir." 

Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün hem baba, hem de anne tarafından soyu “Evlad-ı Fatihan”, yani Rumeli’nin fethinden sonra buraların Türkleştirilmesi için Anadolu’dan göçülerek, iskân edilen Yörük ve Türkmenlerdendir.

Manastır Vilayeti’nin Debrey-i Bâlâ Sancağına bağlı Vodina kazasının batısında yer alan Sarıgöl nahiyesi ve köyleri ahalisi, Makedonya ve Tesalya’nın fethinden sonra Konya civarı ahalisinden Osmanlı Hükümetinin sevk ve iskân ettiği Türklerdendir

Atatürk’ün ataları Anadolu’dan gelerek Selanik’in batısında Arnavutluk sınırına yakın Manastır Vilayeti’nin Debrey-i Bâlâ Sancağına bağlı (Selanik ile Manastır’ın arasında bulunan “suyu bol olan yer” anlamına gelen Vodina Sancağı’nın “Sarıgöl” bölgesinde “Kayalar” (diğer adı “Kocacık”) nahiyesine yerleştiler. Osmanlı arşivi kayıtlarında “Kapucular (Kapucuzadeler) karyesi” olarak da geçmektedir.

Kocacık’ta yaşayanlar kendilerini, Konyarlar olarak tanımlamaktadırlar. Kocacık’ın nüfusu tamamen Türk’tür. Hepsi de Yörük Türkmenleridir. Atatürk’ün ataları Kocacık Yörüklerindendir. Bulgaristan’ın Deliorman yöresindeki Şumnu İli’ne bağlı Kocacık diye bir köy vardır. Bunların da aynı soydan geldikleri anlaşılıyor. Kocacık Yörükleri ile ilgili özel olarak tutulmuş kayıt defterleri Osmanlı arşivinde bulunuyor.

Selanik vilayeti Lankaza Kayalar (Kocacık) kazası, Kocacık Yörüklerinin adını taşıyor. Bölgede Kocacık Yörükleri; Tanrıdağ Yörükleri, Karagöz Yörükleri, Kosava’ya doğru “Aktav” ve “Naldöken” Yörükleri iskân edilmişlerdir. Bu Yörüklerin isimleri yapmış oldukları faaliyetleri “950 tarihli ve 82 numaralı defter” ve “1051 tarihli 469 numaralı defter”de kayıtlıdır. 

Anadolu’dan Selanik ve çevresine ilk Türk nüfus nakli, Osmanlılar döneminden önce de yapılmıştır. Bizanslılar tarafından Anadolu’dan Konya civarından getirilen ve kendilerine “Konyarlar” adı verilen Selçuklu Türklerinden bir kısmı, Selanik, Teselya ve civar bölgelere iskân edilmişlerdi.”

Atatürk’ün annesi ve babası tarafının mensubu bulunduğu Konyarlar dâhil Balkanlar’da iskân olunan Yörüklerin tamamı, Anadolu’dan geldikleri yerlerin, çeşitli tarihi, kültürel ve coğrafi nedenlere bağlı olan isimler almışlardır. 

Örneğin Konyarlar; Konya vilayeti Karaman ve havalisinden geldikleri için “Konyarlar” adıyla biliniyor.


ATATÜRK'ÜN ÖZLÜK BİLGİLERİ

ATATÜRK'ÜN ÖZLÜK BİLGİLERİ 

Boyu: 174 cm 

Kilosu: 74-76 kg 

Ayakkabı Numarası: 42 

* ATATÜRK’ün boy, kilo ve ayakkabı numarasına ait bilgiler, uzun yıllar ATATÜRK’ün yanında bulunan ve 1927’de Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü, 1932’den ATATÜRK’ün ölümüne kadar Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olarak görev yapan Hasan Rıza SOYAK’ın “ATATÜRK’ten Hatıralar; C I, Yapı ve Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, 1973, s.3.” adlı eserinden yararlanılarak ve Anıtkabir Komutanlığında yer alan şahsi eşyaları üzerinde yapılan tespitlere dayanılarak hazırlanmıştır. 

Meslek Safahatı: 

Meslek safahatına ait bilgiler, ATATÜRK’ün şahsi dosyasındaki 21 Kasım 1925 tarihli Müdafaa - i Milliye Vekâleti Muamelat - ı Zatiye Dairesine (Millî Savunma Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı) ait belgeden alınmıştır.

Reis-i Cumhur Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri bin (oğlu)

Ali Rıza-Selanik Duhûlü: 1 Mart 1315 (13 Mart 1899) 

Nasbı: 19 Eylül 1337 (19 Eylül 1921) 

Sicil No. 1317 - P. 8 (1901 - P. 8) 

Müşârünileyh (Adı geçen) Hazretleri: 

29 Kânûn-ı evvel 320 (11 Ocak 1905) tarihinde, Erkân-ı Harbiye (kurmay) yüzbaşılığı ile mektepten neş'et ederek (mezun olarak) sunûf-ı selâsede (üç sınıfta) bölük idare ve kumanda etmek üzere atik 5’inci Ordu'ya me'mûr buyrulmuştur. 

12 Kânûn-ı evvel 322 (25 Aralık 1906) tarihinde, Beşinci Rütbeden Mecidî Nişanı'yla taltif edilmiştir. 

7 Haziran 323 (20 Haziran 1907) tarihinde, kolağalığa (kıdemli yüzbaşı) terfi etmiştir. Sene-i mezkûre (söz konusu sene) Eylül’ü gayesinde (sonunda) arıza-i vücûdiyelerinden nâşî (hastalığından dolayı) atik 3’üncü Orduya nakledilmişlerdir. 

9 Haziran 324 (22 Haziran 1908) tarihinde, Şark Demir Yolu Müfettişliğine ve sene-i mezkûre Kânûn-ı evvel gayesinde (Aralık sonunda) 3’üncü Ordu Redif 17’nci Selanik Fırkası Erkân-ı Harbiyesine tayin buyrulmuşlardır. 

22 Teşrîn-i evvel 325 (4 Kasım 1909) tarihinde, 3’üncü Ordu Erkân-ı Harbiyesine (Kurmay Başkanlığı) tayin buyrulmuştur. 

24 Ağustos 326 (6 Eylül 1910) tarihinde, 3’üncü Ordu Zabitan Talimgâhı Kumandanlığına ve sene-i mezkûre teşrîn-i evvelinde tekrar mezkûr 3’üncü Ordu Erkân-ı Harbiyesine ve bilahare Kânûn-ı sânî zarfında 5’inci Kolordu Erkân-ı Harbiyesine tayin buyrulmuştur. 

14 Eylül 327 (27 Eylül 1911) tarihinde, muvakkaten (geçici olarak) Trablusgarp Fırkası Erkân-ı Harbiyesine me'mûr edilmişse de Trablusgarp'a gitmeksizin İstanbul'a celbi 5’inci Kolorduya tebliğ edilerek Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Dairesine tayin buyrulmuştur.

14 Teşrîn-i sânî 327 (27 Kasım 1911) tarihinde, binbaşılığa terfî edilmiştir. 

19 Kânûn-ı sânî 327 (1 Şubat 1912) tarihinde, Bingazi'de bulunan müşârünileyh Derne karşısındaki Şark Gönüllü Kumandanlığını der-uhde etmiştir (üstlenmiştir). 

26 Şubat 327 (10 Mart 1912) tarihinde, Derne Kumandanlığına tayin edilmiştir. 11 Teşrîn-i evvel 328 (24 Ekim 1912) tarihinde, rahatsızlığına mebnî (dolayı) Dersaadet'e (İstanbul) hareket etmiştir.

8 Teşrîn-i sânî 328 (21 Kasım 1912) tarihinde, Karargâhı Umûmî emrine verilerek mezkûr ay zarfında Bahr-i Sefid (Çanakkale) Boğazı Kuva-yı Mürettebesi Erkân-ı Harbiyesine tayin buyrulmuştur. 

14 Teşrîn-i evvel 329 (27 Ekim 1913) tarihinde, Sofya Ataşemiliterliğine tayin buyrulmuştur. 

24 Teşrîn-i evvel 329 (6 Kasım 1913) tarihinde, Bingazi Muhârebâtı'nda ibrâz-ı şecâat (kahramanlık) ve liyâkat etmesine mebnî kıdemine iki sene zam, Dördüncü Rütbeden Osmanî Nişanı i'tâ' kılınmıştır (verilmiştir). 

29 Kânûn-ı evvel 329 (11 Ocak 1914) tarihinde, Sofya-Belgrat-Çetine Sefaretleri Ataşemiliterliğine tayin buyrulmuştur. 

16 Şubat 329 (1 Mart 1914) tarihinde, Balkan Harbi'ndeki hidemât-ı hasenesinden (iyi hizmetlerinden) dolayı kaymakamlığa (yarbaylığa) terfi etmiştir.

26 Şubat 329 (11 Mart 1914) tarihinde, Fransız Hükûmeti tarafından Şövalye Rütbesinden Legion d'honneur nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

22 Temmuz 330 (4 Ağustos 1914) tarihinde, Sırbistan Ataşemiliterliğine tayin kılınmış ise de Sofya Ataşemiliterliğine ibka' edilmiştir (bırakılmıştır). 

16 Teşrîn-i sânî 330 (29 Kasım 1914) tarihinde, iki sene kıdem zammı verilmiştir. 

7 Kânûn-ı sânî 330 (20 Ocak 1915) tarihinde, 3’üncü Kolorduda yeni teşekkül eden 19’uncu Fırka Kumandanlığına tayin buyrulmuştur.

19 Mayıs 331 (1 Haziran 1915) tarihinde, miralaylığa (albay) terfi etmiştir. 

2 Temmuz 331 (15 Temmuz 1915) tarihinde Harp Madalyası. 

15 Temmuz 331 (28 Temmuz 1915) tarihinde 15’inci Kolordu Kumandanlığına ve sene-i mezkûrede (aynı yıl) 16’ncı Kolordu Kumandanlığına tayin buyrulmuştur. 

19 Ağustos 331 (1 Eylül 1915) tarihinde Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası. 

28 Kânûn-ı evvel 331 (10 Ocak 1916) tarihinde, Alman Hükûmeti tarafından Demir Salîb Nişanı verilmiştir.

4 Kânûn-ı sânî 331 (17 Ocak 1916) tarihinde Anafartalar Grubu Kumandanı iken Muharebe Altın Liyakat Madalyası. 

14 Kânûn-ı sânî 331 (27 Ocak 1916) tarihinde tebdil-i hava hitâmına mebnî (hava değişiminden sonra) 16’ncı Kolorduya iltihak buyrulmuştur. 

19 Kânûn-ı sânî 331 (1 Şubat 1916) tarihinde, Üçüncü Rütbeden Osmanî Nişanı, 28 Şubat 331 (12 Mart 1916) Anafartalar'daki hidemât-ı hasenesinden dolayı iki sene seferî kıdem zammı i'tâ' kılınmıştır. 

19 Mart 332 (1 Nisan 1916) tarihinde, hidemât-ı fevkalâdesine mebnî (olağanüstü hizmetlerinden dolayı) bir sene kıdem zammı ile mîrlivâlığa (tümgeneral) terfi etmiştir. 

29 Teşrîn-i sânî 332 (12 Aralık 1916) tarihinde, müceddeden İkinci Rütbeden Mecidî Nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

11 Kânûn-ı evvel 332 (24 Aralık 1916) Bitlis havalisindeki hidemâtına mükâfaten bir sene seferî kıdem zammı i'tâ' edilmiştir. Sene-i mezkûre zarfında Almanya Hükûmeti tarafından Birinci ve İkinci Demir Salîb ve Avusturya-Macaristan Hükûmeti tarafından Üçüncü Rütbeden Muharebe Liyakat Madalyası ile İkinci Rütbeden Harp Alâmeti Liyâkat-ı Askerî Madalyası i'tâ' kılınmıştır.

5 Mart 333 (5 Mart 1917) tarihinde, 2’nci Ordu Kumandanlığına tayin buyrulmuştur. 

19 Mart 333 (19 Mart 1917) tarihinde, muharebât-ı vâkıadaki hidemât-ı hasenesinden dolayı tebdîlen İkinci Rütbeden Osmanî Nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

5 Temmuz 333 (5 Temmuz 1917) tarihinde, 7’nci Ordu Kumandanlığına tayin buyrulmuştur. 

23 Eylül 333 (23 Eylül 1917) tarihinde, Muharebe Altın İmtiyaz Madalyası ile taltif buyrulmuştur. 

9 Teşrîn-i evvel 333 (9 Ekim 1917) tarihinde, becayişen 2’nci Ordu Kumandanlığına tayin kılınmıştır. 

11 Teşrîn-i evvel 333 (11 Ekim 1917) tarihinde, bir ay müddetle İstanbul'a me'zûnen (izinli olarak) gitmişler ve rahatsızlıklarına mebnî tedavi edilmek üzere üç ay me'zûniyet verilmiştir. 

7 Teşrîn-i sânî 333 (7 Kasım 1917) tarihinde, Karargâh - ı Umûmî emrine alınarak sene-i mezkûre kânûn-ı evvelinde mülga Veliaht-ı Saltanat refakatinde Almanya Karargâh-ı Umûmîsine azimet etmiştir.

16 Kânûn-ı evvel 333 (16 Aralık 1917) tarihinde, tebdilen Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidî Nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

19 Şubat 334 (19 Şubat 1918) tarihinde, Alman İmparatoru tarafından Birinci Rütbeden Kılıçlı Kron dö Prus Nişanı verilmiştir.

13 Mayıs 334 (13 Mayıs 1918) tarihinde, berây-i tedâvî (tedavi için) Viyana'ya azimet buyurmuştur. 

7 Ağustos 334 (7 Ağustos 1918) tarihinde, 7’nci Ordu Kumandanlığına ve sene-i mezkûre Eylül’ünde fahri yaveran silkine (fahri yaver unvanı) ithal buyrulmuştur. 

31 Teşrîn-i evvel 334 (31 Ekim 1918) tarihinde, Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığını der - uhde buyurmuşlardır. 

Teşrîn-i sânî 334 (Kasım 1918) tarihinde, Yıldırım Ordular Grubunun lağvı üzerine Harbiye Nezareti emrine alınmıştır. 

30 Nisan 335 (30 Nisan 1919) tarihinde, 9’uncu Ordu Kıtaatı Müfettişliğine tayin edilmiş ve sene-i mezkûre Temmuz'unun beşinde İstanbul Hükûmet-i sakıtasınca me'mûriyetine hitâm verilmiştir. 

9 Ağustos 335 (9 Ağustos 1919) tarihinde, Ordu Müfettişliğinden ma'zûl (azledilmiş) ve askerlikten müsta'fî olan (istifa eden) müşârünileyh silk-i askeriden (askerlik mesleğinden) ihracı (çıkarılması) ve haiz olduğu nişanların ref'i ve fahri yaveran unvanının nez'i (kaldırılması) hakkında irade çıkmıştır. 

23 Nisan 336 (23 Nisan 1920) tarihinde, Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesine intihâb buyrulmuşlardır. 

19 Eylül 337 (19 Eylül 1921) tarihinde, Büyük Millet Meclisince ittifakla kendilerine Gazilik Unvanı i'tâ' ve rütbe-i samiye-i müşiri (mareşallik rütbesi) tevcih buyrulmuştur. 

5 Teşrîn-i sânî 337 (5 Kasım 1921) tarihinden itibaren, müşârünileyhin Başkumandanlık müddeti üç ay daha temdîd edilmiştir (uzatılmıştır). 

5 Şubat 338 (5 Şubat 1922) tarihinden itibaren, Başkumandanlık müddeti üç ay daha temdîd edilmiştir. 

27 Mart 339 (27 Mart 1923) tarihinde, Afganistan Emiri (Kralı) tarafından Aliyülâlâ Nişanı irsal kılınmıştır. 

21 Teşrîn-i sânî 339 (21 Kasım 1923) tarihinde, kırmızıyeşil kurdeleli İstiklal Madalyası ta'lîk olunmuştur. 

29 Teşrîn-i evvel 339 (29 Ekim 1923) tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Riyâsetine intihâb buyrulmuştur. 

Parçalanan Saat Kurtulan Kahraman

- Ortalık açıldıktan sonra idi ki, düşman hakikaten Conkbayırı'nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conkbayırı semasında abitmez tükenmez yıldırımlar vücude getiriyordu.

Buraya kadar muhaveremizi, sâkin bir vaziyette dinleyen yüzbaşı Cevat Bey, Paşa'nın yâveri, kalın, sertliği hoşa giden bir sesle:

- Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de Paşa'nın göğsünü okşamıştı!'' dedi.

- Nasıl? dedim.

- Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin (hücum edenlerin) arası idi. Paşa da ilerleyen efradımızı seyrederken, göğsüne bir şeyin gayet kuvvetle çarptığını duymuştu.

- Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm. Yanımda bulunan zabit (şimdi Kütahya Mebusu M. Nuri Bey): 

''Efendim, vuruldunuz'' dedi. 

Ben böyle bir söz şuyu bulursa (yayılırsa) askerlerimizin kuvve-i mâneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm. Elimle zabitin ağzını kapadım.

 - ''Sus'' dedim.

Cevat Bey devamla:

- "Bir şarapnel misketi göğsünün sağ tarafına tam saatinin bulunduğu cebe isabet etmişti. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe Paşa'nın göğsünde hafif bir leke bırakmaktan başka ileri geçememiştir" dedi.

  - Pekiyi, siz bu yaranızla uğraştığınız esnada askerleriniz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor mu idi?

- Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakâr zabitleri olduğu halde gayr-i kabil-i tevkif (durdurulamaz) savletleriyle (saldırışlarıyla) ilk düşman hattını bire kadar boğdular. Bundan başka önlerine tesadüf eden, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler. Hattâ bizim münferit aksamımız (kısımlarımız) boş buldukları istikametlerden denize kadar gitmişlerdir.
 
RUŞEN EŞREF
(Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat'tan: İstanbul Matbaası, 1930).

Hele alkol asla bulundurmazdı.

Ciddi işler konuşulduğu zaman Atatürk'ün yanında kahveden başka birşey içilmezdi! Hele alkol asla bulundurmazdı.

Dr. Tevfik Rüştü Aras
"15'nci Yıldönümünde Atatürk ve Büyük Eserlerine Dair", Zafer Gazetesi, Yıl: 3, Sayı: 1651 , 10 Kasım 1953, s. 2.

ATATÜRK'ÜN SOFRASI NASIL BİR SOFRA?

ATATÜRK'ÜN SOFRASI NASIL BİR SOFRA?
TARİHİ SOFRA

Bugüne kadar yeryüzünde sayısız sofralar kurulup dağılmıştır; Bugünden sonra da  kurulup dağılacak bir hayli sofralar vardır. Biz bunların içinde, edebiyat tarihine rnal olmuş Cemşid'in sofrasıyla felsefe
tarihine geçmiş Eflatun'un sofrasını biliyoruz. Öteki sofralardan, onlarda ne yenilip içildiğinden haberimiz yok.

Ancak hepsinin üstünde bir şöhret taşıyan Gazi'nin sofrasını tanıyoruz ki ettiği geniş mana bakımından, milli ve umumi genel tarihte yer alsa değer. Gazi'nin sofrası Harbiye Mektebi'nden muvakkat (geçici) kabrine kadar, bütün mesleki ve siyasi hayatınca sayısız davetlere, sayısız mevzu ve meselelere bir imaret gibi açıktı.

Yıllarca devam eden bir sofrada elbette nefis içkiler ve müstesna yemekler bulunur; fakat biz Gazi'nin sofrasında yer almış bahtiyarların ağzından: "Dün akşam öyle bir su böreği vardı ki. .. Hele
burma tatlısı ağzımızda dağılıyordu!" gibi alelade davetlerin hatırası olan alalade sözleri işitmiş değiliz.

O sofrada, her halde, içkilerin nefasetini ve yemeklerin lezzetini mağlup eden bambaşka bir iksirin
varlığına şüphe yoktur.

Onun sofrasından ayrılanların dilinde iyi pişmiş bir yemek bakiyesi değil, gönlünde hararetli bir sohbetin devamı yaşardı; ve o sofraya koşanlar mideleriyle değil, dimağlarıyla ziyafete iştirak ederlerdi.

O sofrada kimlerle ve neler konuşulduğunu, uzaktan yakından, herkes işitmiş gibidir:
Vatan müdafaası, bu sofrada hazırlandı. Milli hakimiyet ve onun en bariz şekli olan Cumhuriyet burada esaslarını kurdu. Tek partili, otoriter ve murakabesiz (denetimsiz) bir idarenin sakatlıkları
yine bu sofranın etrafında münakaşa edildi. Tarihe ve lisana milli bir hüviyet vermek için alimlerimiz buraya davet olunmuştu. Her iki sahada fazla ileri gitmenin ilmi rahatsız ettiği anlaşılınca güneşe
ve hakikate doğru istikamet (yön) almak endişesi yine burada hatıra gelmişti. Hulasa, ihtilalden inkılaba, ziraatten sanayie ve ilimden sanata kadar, bütün davaların harp meydanı bu sofra idi . . . Bu sofrada açıkça konuşulmayan hiçbir mesele kaydedilmemiştir.

Onun sofrasında geçmiş hadise ve mevzuları, imkan nispetinde, bir araya toplayabilecek olan röportaj muharriri (yazan) , öyle ümit ediyoruz ki, en canlı bir istiklal ve inkılap tarihini vücuda (meydana) getirmiş olacaktır.

Faruk Nafiz Çamlıbel
"Tarihi Sofra". Hürriyet Gazetesi, Sene: 2. No: 551 , 1 0 Kasın ı 1 949. s. 5.

ATATÜRK'ÜN SEVDİĞİ YEMEKLER

Askeri okulların klasik yemeği kuru fasulyedir, orada alışılan bu yemek ilerde cephelerde de daima karşınıza çıkar. Atatürk mektepten alıştığı kuru fasulyeyi bütün ömrünce diğer yemeklere tercih etti.

Bir bekar yemeği olan yağda kızartılmış yumurta ise , onun ikinci büyük tercihi idi. Meze olarak beyaz peynir, kavun ve leblebi daima sofrada bulunurdu. Rakıdan başka içkiler üzerinde durmazdı.
Alkole çok dayanıklı bir bünyesi vardı.

Kazım Özalp
Atatürk'ten Anılar, Türkiye lş Bankası Kültür Yayınlan, Ankara 1 992, s. 79.

26 Şubat 2025 Çarşamba

Atatürk'ün Kronolojik Hayatı

Atatürk'ün Kronolojik Hayatı

  • 1881 Selanik'te doğdu.
  • 1893 Askeri Rüştiye'ye girdi ve Kemal adını aldı.
  • 1895 Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirdi, Manastır Askeri İdadisi'ne girdi.
  • 13/03/1899 İstanbul Harp Okulu piyade sınıfına girdi.
  • 1902 Harp Akademisi'ne girdi ve burada gazete çıkardı.
  • 11/01/1905 Harp Akademisi'ni yüzbaşı olarak bitirdi. Şam'a 5. Ordu'nun 30. Süvari Alayı'nda staj yapmak için atandı.
  • 10/1905 Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu. Şam'da topçu stajını yaptı ve kolağası oldu.
  • 23/07/1908 Meşrutiyet'in ilan edilmesi için çalışmalar yaptı.
  • 31/03/1909 31 Mart Devrimi'nde, Hareket Ordusu kurmay subayı olarak çalıştı.
  • 13/09/1911 İstanbul'a Genelkurmay'a naklen atandı.
  • 27/11/1911 Binbaşılığa yükseldi.
  • 09/01/1912 Trablusgarp'ta, Tobruk Saldırı'sını yönetti.
  • 27/10/1913 Sofya Ateşemiliterliği'ne atandı.
  • 01/03/1914 Yarbaylığa yükseltildi.
  • 02/02/1915 Tekirdağı'nda, 19. Tümen'i kurdu.
  • 25/02/1915 Maydos'a gitti.
  • 25/04/1915 Arıburnu'nda İtilaf Devletleri'ne karşı koydu.
  • 01/06/1915 Albaylığa yükseldi.
  • 09/08/1915 Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandı.
  • 10/08/1915 Düşmanı Anafartalar'dan geri attı.
  • 01/04/1916 Tuğgeneralliğe yükseldi.
  • 06/08/1916 Bitlis ile Muş'u düşman elinden kurtardı.
  • 20/09/1917 Ülkenin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
  • 10/1917 İstanbul'a döndü.
  • 26/10/1918 Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde düşman saldırılarını durdurdu.
  • 30/10/1918 Mondros Mütarekesi'nin imzalanması.
  • 31/10/1918 Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'na atandı.
  • 13/11/1918 Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırıldı ve Mustafa Kemal İstanbul'a döndü.
  • 30/04/1919 Erzurum'da bulunan 9. Ordu Müfettişliği'ne atandı.
  • 15/05/1919 Yunanlıların İzmir'e asker çıkarması.
  • 16/05/1919 Bandırma gemisiyle İstanbul'dan ayrıldı.
  • 19/05/1919 Samsun'a çıktı.
  • 15/06/1919 3. Ordu Müfettişi sanını aldı.
  • 21/06/1919 Ulusal Güçleri, Sivas Kongresi'ne çağırdı.
  • 08-09/07/1919 Askerlikten çekildi (saat: 20:50).
  • 23/07/1919 Erzurum Kongresi Mustafa Kemal'in başkanlığında toplandı ve bir Temsil Kurulu seçerek dağıldı (07/08/1919).
  • 04/09/1919 Sivas Kongresi Mustafa Kemal'in başkanlığında toplandı ve 11.09.1919'da sona erdi.
  • 11/09/1919 Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyet Temsiliyesi Başkanlığı'na seçildi.
  • 22/10/1919 Amasya Protokolü imzalandı.
  • 07/11/1919 Erzurum'dan milletvekili seçildi.
  • 27/12/1919 Heyeti Temsiliye'yle birlikte Ankara'ya geldi.
  • 20/03/1920 İtilaf Devletlerinin İstanbul'u ele geçirmesi üzerine protestoda bulundu; Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama girişimine başladı.
  • 18/03/1920 İstanbul'da Meclis-i Mebusan'ın son toplantısı.
  • 19/03/1920 Ankara'da, üstün yetki taşıyan bir Millet Meclisi toplanması için illere duyuruda bulundu.
  • 23/04/1920 Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açtı.
  • 24/04/1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
  • 05/05/1920 İlk hükümet, Mustafa Kemal'in başkanlığında toplandı.
  • 11/05/1920 İstanbul Hükümeti'nce ölüm cezasına çarptırıldı.
  • 24/05/1920 Padişah, Mustafa Kemal'in cezasını onayladı.
  • 10/08/1920 Osmanlı İmparatorluğu delegeleri ile İtilaf Devletleri arasında Sevr Antlaşması imzalandı.
  • 09-10/01/1921 Birinci İnönü Savaşı.
  • 20/01/1921 İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun temel maddeleri kabul edildi.
  • 31/03/1921 İkinci İnönü Savaşı (31.03.1921 - 01.04.1921).
  • 10/05/1921 Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nu kurdu ve Grup Başkanlığı'na seçildi.
  • 05/08/1921 Kendisine başkomutanlık görevi verildi.
  • 22/08/1921 Yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı başladı.
  • 13/09/1921 Sakarya Meydan Savaşı kazanıldı.
  • 19/09/1921 Mareşal rütbesini ve Gazi sanını kazandı.
  • 26/08/1922 Kocatepe'den, Büyük Taarruz'u yönetti.
  • 30/08/1922 Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Savaşı'nı kazandı.
  • 01/09/1922 "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir! İleri!" buyruğunu verdi.
  • 09/09/1922 Şanlı Türk Ordusu İzmir'e girdi.
  • 10/09/1922 Gazi Mustafa Kemal İzmir'e geldi.
  • 11/10/1922 Mudanya Mütarekesi imzalandı.
  • 01/11/1922 Önerisi üzerine saltanat kaldırıldı.
  • 17/11/1922 Vahdettin, bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul'dan kaçtı.
  • 29/01/1923 Latife Hanım ile evlendi.
  • 24/07/1923 Lozan Antlaşması imzalandı.
  • 09/08/1923 Halk Fırkası'nı kurdu.
  • 11/08/1923 İkinci kez Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçildi.
  • 29/10/1923 Cumhuriyet ilan edildi; ilk cumhurbaşkanı seçildi.
  • 01/03/1924 Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde halifeliği kaldırdı; öğretimin birleştirilmesi hakkında açılış söylevini verdi.
  • 03/03/1924 Hilafet kaldırıldı; öğretim birleştirildi; Şer'iye ve Evkaf Vekaleti ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti'nin kaldırılması hakkındaki yasalar Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce kabul edildi.
  • 20/04/1924 Türkiye Cumhuriyeti Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu kabul edildi.
  • 17/02/1925 Aşar vergisi kaldırıldı.
  • 24/08/1925 Kastamonu'da ilk kez şapka giydi.
  • 25/11/1925 Şapka Yasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.
  • 30/11/1925 Tekkelerin kapatılması hakkındaki yasa kabul edildi.
  • 26/12/1925 Uluslararası takvim ve saat kabul edildi.
  • 17/02/1926 Türk Medeni Kanunu kabul edildi.
  • 01/07/1927 Cumhurbaşkanı sıfatı ile ilk kez İstanbul'a gitti.
  • 15-20/10/1927 Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı'nda tarihi Büyük Söylev'ini yaptı.
  • 01/11/1927 İkinci kez cumhurbaşkanı seçildi.
  • 09/08/1928 Sarayburnu'nda, Türk harfleri hakkındaki söylevini yaptı.
  • 03/11/1928 Türk Harfleri Yasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.
  • 15/04/1931 Türk Tarih Kurumu'nu kurdu.
  • 04/05/1931 Üçüncü kez cumhurbaşkanı seçildi.
  • 12/07/1932 Türk Dil Kurumu'nu kurdu.
  • 29/10/1933 Cumhuriyetin 10. yıldönümünde tarihi söylevini yaptı.
  • 24/11/1934 Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, Gazi Mustafa Kemal'e Atatürk soyadının verilmesi hakkındaki yasa kabul edildi.
  • 01/03/1935 Dördüncü kez cumhurbaşkanı seçildi.
  • 01/05/1937 Çiftliklerini Hazine'ye, taşınmaz mallarını da Ankara Belediyesi'ne bağışladı.
  • 31/03/1938 Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Atatürk'ün hastalığı hakkında ilk resmi duyurusunu yaptı.
  • 15/09/1938 Vasiyetnamesini yazdı.
  • 16/10/1938 Hastalık durumu hakkında, günlük resmi duyuruların yayınına başlandı.
  • 10/11/1938 Ulu önder Atatürk, vefat etti (perşembe, saat: 09:05)...
  • 11/11/1938 İstanbul Şehir Meclisi olağanüstü toplandı. Saraydaki cumhurbaşkanlığı forsu indirilerek yerine yarıya değin indirilmiş Türk bayrağı çekildi.
  • 12/11/1938 Yüksek öğretim gençliği, Atatürk'ün ölümü dolayısıyla üniversite konferans salonunda toplandı.
  • 13/11/1938 Türk Gençliği, Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk'ün kurduğu cumhuriyeti koruyacağına ant içti.
  • 14/11/1938 Türkiye Büyük Millet Meclisi üzüntü dolu bir toplantı yaptı.
  • 15/11/1938 Hükümet, Atatürk'ün Ankara'da ebedi istirahat yerine konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini, ulusal yas günü olarak duyurdu.
  • 16/11/1938 İstanbullular, Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu'ndaki katafalkı önünde, sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine değin, saygı ve üzüntü içinde son görevlerini yaptılar.
  • 19/11/1938 Atatürk'ün Dolmabahçe'den alınan yüce cenazesi büyük bir törenle önce Sarayburnu'na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına götürüldü. Yavuz zırhlısıyla İzmit'e değin götürülen tabut, oradan Ankara'ya yolcu edildi.
  • 20/11/1938 Atatürk'ün kutlu nâşı Ankara'ya ulaştı ve Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankaralılar da son görevlerini saygıyla yaptılar.
  • 21/11/1938 Cenazesi, Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabre konuldu.
  • 25/11/1938 Vasiyetnamesi açıldı.
  • 26/12/1938 "Ebedi Şef" sanıyla anılması kabul edildi.
  • 04/11/1953 Geçici kabri açıldı.
  • 10/11/1953 Cenazesi Anıtkabir'e nakledildi.

ATATÜRK’ÜN İLK CUMHURBAŞKANLIĞI KONUŞMASI

Saygı değer Milletvekilleri ve değerli arkadaşlar!
Dünyada önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için bugün toplanmış bulunuyoruz.

Kurulan bu özel komisyon tarafından, yüksek heyetinize teklif edilen kanun teklifinin kabulü dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin zaten bütün dünyaca bilinen ve bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası ismiyle adlandırılmıştır.

Bunun doğal bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı'nda bulundurduğunuz arkadaşınıza yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı unvanıyla yine aynı bu aciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz. 

Bu münasebetle, bu zamana kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş bulunmaktasınız. Bundan dolayı yüce heyetinize kalbimin bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi bir borç biliyorum.

Efendiler, asırlardan beri Türk Milleti, Doğuda haksızlığa ve zulme uğramıştır. Türk Milleti gerçekte soyundan beri sahip olduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannedilmiştir.

Son yıllarda milletimizin fiili olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak olduğunu göstermiştir. Bu görünüşe aldanan insanların halen olduğunu pek güzel ispat edilmiştir. 

Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükümetin yeni ismiyle, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir.(tarihin.com) Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere layık olduğunu eserleriyle ispat etmiş ve de etmeye devam edecektir.

Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zaferler, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Şahsım olarak, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı sizlere arz etmek mecburiyetindeyim. 

O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Allah’ın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.

Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmemek üzere çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gitmeye çalışacağız. Türkiye Cumhuriyeti her daim mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.

2 Şubat 2025 Pazar

İÇİMİZDEN BİRİ

 İÇİMİZDEN BİRİ 

Atatürk, özel hayatında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'te İzmir’de Latife Hanım'la evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 "tarihine kadar sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (inan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve Ihsan adlı çocukları himayesine aldı. Hepsine iyi bir gelecek hazırladı. 

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kız kardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Talih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. 

Zeybek oyunlarına, Rumeli türkülerine, güreşe aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan zevk alırdı. Sakarya adlı atıyla köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. 

Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin meselelerini tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Tabiatı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdım. Fransızca ve Almanca biliyordu. 

10 Kasım 1938 saat 9.05'te, yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. Cenazesi geçici istirahatgahı olan Ankara Etnografya Müzesi' ne getirildi. 


28 Ocak 2025 Salı

ATATÜRK'ÜN ÖZLÜK BİLGİLERİ

 ATATÜRK'ÜN ÖZLÜK BİLGİLERİ 

Boyu: 174 cm 

Kilosu: 74-76 kg 

Ayakkabı Numarası: 42 

* ATATÜRK’ün boy, kilo ve ayakkabı numarasına ait bilgiler, uzun yıllar ATATÜRK’ün yanında bulunan ve 1927’de Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü, 1932’den ATATÜRK’ün ölümüne kadar Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olarak görev yapan Hasan Rıza SOYAK’ın “ATATÜRK’ten Hatıralar; C I, Yapı ve Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, 1973, s.3.” adlı eserinden yararlanılarak ve Anıtkabir Komutanlığında yer alan şahsi eşyaları üzerinde yapılan tespitlere dayanılarak hazırlanmıştır. 

Meslek Safahatı: Meslek safahatına ait bilgiler, ATATÜRK’ün şahsi dosyasındaki 21 Kasım 1925 tarihli Müdafaa - i Milliye Vekâleti Muamelat - ı Zatiye Dairesine (Millî Savunma Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı) ait belgeden alınmıştır. Reis-i Cumhur Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri bin (oğlu) Ali Rıza-Selanik 

Duhûlü: 1 Mart 1315 (13 Mart 1899) 

Nasbı: 19 Eylül 1337 (19 Eylül 1921) 

Sicil No. 1317 - P. 8 (1901 - P. 8) 

Müşârünileyh (Adı geçen) 

Hazretleri: 29 Kânûn-ı evvel 320 (11 Ocak 1905) tarihinde, Erkân-ı Harbiye (kurmay) yüzbaşılığı ile mektepten neş'et ederek (mezun olarak) sunûf-ı selâsede (üç sınıfta) bölük idare ve kumanda etmek üzere atik 5’inci Ordu'ya me'mûr buyrulmuştur. 

12 Kânûn-ı evvel 322 (25 Aralık 1906) tarihinde, Beşinci Rütbeden Mecidî Nişanı'yla taltif edilmiştir. 

7 Haziran 323 (20 Haziran 1907) tarihinde, kolağalığa (kıdemli yüzbaşı) terfi etmiştir. 

Sene-i mezkûre (söz konusu sene) Eylül’ü gayesinde (sonunda) arıza-i vücûdiyelerinden nâşî (hastalığından dolayı) atik 3’üncü Orduya nakledilmişlerdir. 

9 Haziran 324 (22 Haziran 1908) tarihinde, Şark Demir Yolu Müfettişliğine ve sene-i mezkûre Kânûn-ı evvel gayesinde (Aralık sonunda) 3’üncü OrRedif 17’nci Selanik Fırkası Erkân-ı Harbiyesine tayin buyrulmuşlardır. 

22 Teşrîn-i evvel 325 (4 Kasım 1909) tarihinde, 3’üncü Ordu Erkân-ı Harbiyesine (Kurmay Başkanlığı) tayin buyrulmuştur. 

24 Ağustos 326 (6 Eylül 1910) tarihinde, 3’üncü Ordu Zabitan Talimgâhı Kumandanlığına ve sene-i mezkûre teşrîn-i evvelinde tekrar mezkûr 3’üncü Ordu Erkân-ı Harbiyesine ve bilahare Kânûn-ı sânî zarfında 5’inci Kolordu Erkân-ı Harbiyesine tayin buyrulmuştur. 

14 Eylül 327 (27 Eylül 1911) tarihinde, muvakkaten (geçici olarak) Trablusgarp Fırkası Erkân-ı Harbiyesine me'mûr edilmişse de Trablusgarp'a gitmeksizin İstanbul'a celbi 5’inci Kolorduya tebliğ edilerek Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Dairesine tayin buyrulmuştur. 

14 Teşrîn-i sânî 327 (27 Kasım 1911) tarihinde, binbaşılığa terfî edilmiştir. 

19 Kânûn-ı sânî 327 (1 Şubat 1912) tarihinde, Bingazi'de bulunan müşârünileyh Derne karşısındaki Şark Gönüllü Kumandanlığını der-uhde etmiştir (üstlenmiştir). 

26 Şubat 327 (10 Mart 1912) tarihinde, Derne Kumandanlığına tayin edilmiştir. 

11 Teşrîn-i evvel 328 (24 Ekim 1912) tarihinde, rahatsızlığına mebnî (dolayı) Dersaadet'e (İstanbul) hareket etmiştir. 

8 Teşrîn-i sânî 328 (21 Kasım 1912) tarihinde, Karargâh-ı Umûmî emrine verilerek mezkûr ay zarfında Bahr-i Sefid (Çanakkale) Boğazı Kuva-yı Mürettebesi Erkân-ı Harbiyesine tayin buyrulmuştur. 

14 Teşrîn-i evvel 329 (27 Ekim 1913) tarihinde, Sofya Ataşemiliterliğine tayin buyrulmuştur. 

24 Teşrîn-i evvel 329 (6 Kasım 1913) tarihinde, Bingazi Muhârebâtı'nda ibrâz-ı şecâat (kahramanlık) ve liyâkat etmesine mebnî kıdemine iki sene zam, Dördüncü Rütbeden Osmanî Nişanı i'tâ' kılınmıştır (verilmiştir). 

29 Kânûn-ı evvel 329 (11 Ocak 1914) tarihinde, Sofya-Belgrat-Çetine Sefaretleri Ataşemiliterliğine tayin buyrulmuştur.

16 Şubat 329 (1 Mart 1914) tarihinde, Balkan Harbi'ndeki hidemât-ı hasenesinden (iyi hizmetlerinden) dolayı kaymakamlığa (yarbaylığa) terfi etmiştir. 

26 Şubat 329 (11 Mart 1914) tarihinde, Fransız Hükûmeti tarafından Şövalye Rütbesinden Legion d'honneur nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

22 Temmuz 330 (4 Ağustos 1914) tarihinde, Sırbistan Ataşemiliterliğine tayin kılınmış ise de Sofya Ataşemiliterliğine ibka' edilmiştir (bırakılmıştır). 

16 Teşrîn-i sânî 330 (29 Kasım 1914) tarihinde, iki sene kıdem zammı verilmiştir. 

7 Kânûn-ı sânî 330 (20 Ocak 1915) tarihinde, 3’üncü Kolorduda yeni teşekkül eden 19’uncu Fırka Kumandanlığına tayin buyrulmuştur. 

19 Mayıs 331 (1 Haziran 1915) tarihinde, miralaylığa (albay) terfi etmiştir. 

2 Temmuz 331 (15 Temmuz 1915) tarihinde Harp Madalyası. 

15 Temmuz 331 (28 Temmuz 1915) tarihinde 15’inci Kolordu Kumandanlığına ve sene-i mezkûrede (aynı yıl) 16’ncı Kolordu Kumandanlığına tayin buyrulmuştur. 

19 Ağustos 331 (1 Eylül 1915) tarihinde Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası. 

28 Kânûn-ı evvel 331 (10 Ocak 1916) tarihinde, Alman Hükûmeti tarafından Demir Salîb Nişanı verilmiştir. 

4 Kânûn-ı sânî 331 (17 Ocak 1916) tarihinde Anafartalar Grubu Kumandanı iken Muharebe Altın Liyakat Madalyası. 

14 Kânûn-ı sânî 331 (27 Ocak 1916) tarihinde tebdil-i hava hitâmına mebnî (hava değişiminden sonra) 16’ncı Kolorduya iltihak buyrulmuştur. 

19 Kânûn-ı sânî 331 (1 Şubat 1916) tarihinde, Üçüncü Rütbeden Osmanî Nişanı, 28 Şubat 331 (12 Mart 1916) Anafartalar'daki hidemât-ı hasenesinden dolayı iki sene seferî kıdem zammı i'tâ' kılınmıştır. 

19 Mart 332 (1 Nisan 1916) tarihinde, hidemât-ı fevkalâdesine mebnî (olağanüstü hizmetlerinden dolayı) bir sene kıdem zammı ile mîrlivâlığa (tümgeneral) terfi etmiştir. 

Teşrîn-i sânî 332 (12 Aralık 1916) tarihinde, müceddeden İkinci Rütbeden Mecidî Nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

11 Kânûn-ı evvel 332 (24 Aralık 1916) Bitlis havalisindeki hidemâtına mükâfaten bir sene seferî kıdem zammı i'tâ' edilmiştir. Sene-i mezkûre zarfında Almanya Hükûmeti tarafından Birinci ve İkinci Demir Salîb ve Avusturya-Macaristan Hükûmeti tarafından Üçüncü Rütbeden Muharebe Liyakat Madalyası ile İkinci Rütbeden Harp Alâmeti Liyâkat-ı Askerî Madalyası i'tâ' kılınmıştır. 

5 Mart 333 (5 Mart 1917) tarihinde, 2’nci Ordu Kumandanlığına tayin buyrulmuştur. 

19 Mart 333 (19 Mart 1917) tarihinde, muharebât-ı vâkıadaki hidemât-ı hasenesinden dolayı tebdîlen İkinci Rütbeden Osmanî Nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

5 Temmuz 333 (5 Temmuz 1917) tarihinde, 7’nci Ordu Kumandanlığına tayin buyrulmuştur. 

23 Eylül 333 (23 Eylül 1917) tarihinde, Muharebe Altın İmtiyaz Madalyası ile taltif buyrulmuştur. 

9 Teşrîn-i evvel 333 (9 Ekim 1917) tarihinde, becayişen 2’nci Ordu Kumandanlığına tayin kılınmıştır. 

11 Teşrîn-i evvel 333 (11 Ekim 1917) tarihinde, bir ay müddetle İstanbul'a me'zûnen (izinli olarak) gitmişler ve rahatsızlıklarına mebnî tedavi edilmek üzere üç ay me'zûniyet verilmiştir. 

7 Teşrîn-i sânî 333 (7 Kasım 1917) tarihinde, Karargâh - ı Umûmî emrine alınarak sene-i mezkûre kânûn-ı evvelinde mülga Veliaht-ı Saltanat refakatinde Almanya Karargâh-ı Umûmîsine azimet etmiştir. 

16 Kânûn-ı evvel 333 (16 Aralık 1917) tarihinde, tebdilen Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidî Nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

19 Şubat 334 (19 Şubat 1918) tarihinde, Alman İmparatoru tarafından Birinci Rütbeden Kılıçlı Kron dö Prus Nişanı verilmiştir. 

13 Mayıs 334 (13 Mayıs 1918) tarihinde, berây-i tedâvî (tedavi için) Viyana'ya azimet buyurmuştur. 

7 Ağustos 334 (7 Ağustos 1918) tarihinde, 7’nci Ordu Kumandanlığına ve sene-i mezkûre Eylül’ünde fahri yaveran silkine (fahri yaver unvanı) ithal buyrulmuştur.

31 Teşrîn-i evvel 334 (31 Ekim 1918) tarihinde, Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığını der - uhde buyurmuşlardır. Teşrîn-i sânî 334 (Kasım 1918) tarihinde, Yıldırım Ordular Grubunun lağvı üzerine Harbiye Nezareti emrine alınmıştır. 

30 Nisan 335 (30 Nisan 1919) tarihinde, 9’uncu Ordu Kıtaatı Müfettişliğine tayin edilmiş ve sene-i mezkûre Temmuz'unun beşinde İstanbul Hükûmet-i sakıtasınca me'mûriyetine hitâm verilmiştir. 

9 Ağustos 335 (9 Ağustos 1919) tarihinde, Ordu Müfettişliğinden ma'zûl (azledilmiş) ve askerlikten müsta'fî olan (istifa eden) müşârünileyh silk-i askeriden (askerlik mesleğinden) ihracı (çıkarılması) ve haiz olduğu nişanların ref'i ve fahri yaveran unvanının nez'i (kaldırılması) hakkında irade çıkmıştır. 

23 Nisan 336 (23 Nisan 1920) tarihinde, Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesine intihâb buyrulmuşlardır. 

19 Eylül 337 (19 Eylül 1921) tarihinde, Büyük Millet Meclisince ittifakla kendilerine Gazilik Unvanı i'tâ' ve rütbe-i samiye-i müşiri (mareşallik rütbesi) tevcih buyrulmuştur.

5 Teşrîn-i sânî 337 (5 Kasım 1921) tarihinden itibaren, müşârünileyhin Başkumandanlık müddeti üç ay daha temdîd edilmiştir (uzatılmıştır). 

5 Şubat 338 (5 Şubat 1922) tarihinden itibaren, Başkumandanlık müddeti üç ay daha temdîd edilmiştir. 

27 Mart 339 (27 Mart 1923) tarihinde, Afganistan Emiri (Kralı) tarafından Aliyülâlâ Nişanı irsal kılınmıştır. 

21 Teşrîn-i sânî 339 (21 Kasım 1923) tarihinde, kırmızı-yeşil kurdeleli İstiklal Madalyası ta'lîk olunmuştur. 

29 Teşrîn-i evvel 339 (29 Ekim 1923) tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Riyâsetine intihâb buyrulmuştur.


GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN HAYATI

 

Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selânik'te doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Ali Rıza Efendi, Selânik yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidin'den ayrılarak Serez'de yerleşmişler, oradan da Selânik'e gelmişlerdi. 

Ali Rıza Efendi, hayatının ilk devirlerinde gümrük memurluğu yapmış, daha sonraları memuriyeti terkederek kereste ticareti ile meşgul olmuştu. 

Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım da Selânik yakınlarında Langaza adı verilen kasabada yerleşmiş eski bir Türk ailesine mensuptu. Bu aile, soy olarak Anadolu'dan Rumeli'ye geçmiş yörüklerdendi ve 'Varyemez oğulları' olarak tanınıyorlardı. Bu ailenin Langaza'da büyük çiftlikleri vardı; tarım yanında hayvancılıkla meşgul idiler. 

1871 yılında Zübeyde Hanım ile evlenen Ali Rıza Efendi'nin henüz elli yaşlarında iken 1888 yılında ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaşlarında yetim kalan küçük Mustafa'nın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük Türk kadını Zübeyde Hanım'a düştü. 

Küçük Mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selânik'te çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. 

Şemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçük Mustafa'nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu. Küçük Mustafa, bu okulda okurken babası öldü. Bu sıralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. 

Babaları öldüğü zaman küçük Mustafa yedi, Makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; Naciye ise kırk günlüktü. Bu en küçük kardeşleri genç kız iken Selânik'te öldü. 

Ali Rıza Efendi'nin ölümü üzerine, Zübeyde Hanım üç çocuğu ile bir süre Selânik yakınlarındaki Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendi'nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nederiyle küçük Mustafa'nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. 

Fakat çok geçmeden Selânik'e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti. Küçük Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu'ndan sonra bir süre Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve 1893 yılında kendi kararı ile Askerî Rüştiye'ye müracaat ederek öğrenimine burada devam etti. 

Yazları, dayısı Hüseyin Efendi'nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Mustafa bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir arkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi. 

Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer Mustafa'larla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ilâve etti. Artık genç öğrenci Mustafa Kemal olmuştu. 

Mustafa Kemal, Selânik Askerî Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî İdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık etti. İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemal'in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. 

Yakın arkadaşlanndan biri olacak olan Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî öğreniminin yanısıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak Selânik'e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu. 

Genç Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisi'ni de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul'da Harp Okulu'na girdi. 3 senelik başarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902'de bu okulu Teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi'nde devam etti.1903 yılında Üsteğmen olmuştu.

11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu. Harp Okulu'nda ve Harp Akademisi'nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına ve hocalarına tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. 

Askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eğilimi vardı. Harbiye'de ve Harp Akademisi'nde, memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. 

Devir istibdat idaresi idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. 

Bununla beraber Harp Akademisi'nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul'da tutuklu kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 Şubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, Şam'a atandı. 

Şam'da 5. Ordu'nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye'nin hemen her yerini görevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. 

Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli olarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de kurdukları cemiyeti genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik'e geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam'a döndü. 

Şam'dan uzaklaşması hükûmetçe duyuldu ise de âmirleri kendisini koruduğundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Şam'da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Şam'daki Ordunun Kurmay Başkanlığında bir göreve getirildi. 

Mustafa Kemal 13 Ekim 1907'de merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı. Bu Karargâhın Selânik'teki şubesinde çalışmak üzere Selânik e geldi. Bu sıralarda Selânik'teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" üyelerini de içine almış olan ittihat ve Terakki Cemiyeti" faaliyet halinde idi. 

Mustafa Kemal de Selânik'e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da baş düşüncesiydi. Selânik'e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Hazıran 1908 de ÜsküpSelânik arasındaki demiryolu müfettişliği de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi.

Bu esnada Rumeli'de büyük faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki Cemiyeti" Abdülhamit'i,1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan'ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. "Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına uzandı. 

23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilân edildiği zaman Mustafa Kemal, Kolağası rütbesiyle Selânik'te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da "İttihat ve Terakki Cemiyeti" içinde çalışarak İstanbul'daki siyasi gelişmeleri yakından izlemektedir. 

O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu. Fakat kendisinin görüşleri "İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna rağmen fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini uyarmaktan da çekinmiyordu. 

II. Meşrutiyet'in ilânı üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki İstanbul'da 13 Nisan 1909'da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti. 

Mustafa Kemal, 31 Mart Vak'ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli de oluşturulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığına getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'a geldi. 

Hareket Ordusu'nun gerek yolda gerekse İstanbul'daki sevk ve idaresinde Kurmay Başkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu'nun İstânbul'a girdiği gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu'nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. 

Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra İstanbul'da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909'da tekrar Selânik'e döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresinde yapılan mânevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunuyor; bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlüğüne sebep oluyordu. 

Kendisi, bir yandan da askerî eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu. O, II. Meşrutiyet'i takiben Ordu'nun "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile sıkı alâkasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909'da Selânik'te toplanan "İttihat ve Terakki Bûyük Kongresi"nde açıkça dile getirmişti.

Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak doğrudan doğruya askeri vazifesine verdi. "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması böyle başladı. 

Mustafa Kemal, Selânik'teki görevini başarı ile yürütürken 1910 yılı Eylül ayında Picardie manevralarını izleme amacıyla Fransa'ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. 

Selânik'e dönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart'ında Arnavutluk'ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında görev aldı. 

Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında, daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayı'nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. 

Ama O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin hoşuna gitmedi. Onu Selânik'teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığında bir göreve tayin ettiler. 

Mustafa Kemal bu atama üzerine İstanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığında çalıştı. 5 Ekim 1911'de İtalyanlar Trablusgarp'a hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. 

Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911'de İstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu.

12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasim 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti. 

1912 yılı Ekiminde Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek İstanbul'a geldi. 

21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selânik düşmüş, 

Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetleri gördü. 

Mustafa Kemal, Balkan Harbinden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine atandı. 

11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrat ve Çetine Ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliğine atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de Sofya Elçiliğine atanmıştı. 

Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterliği esnasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti. 

1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya'da kaldı. Bu sıralarda 1 Ağustos 1914'te Almanya'nın Rusya'ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. 

Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devletini de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kemal bu gelişmeler üzerine Başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. 

Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdağ'da teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlığına tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya dan ayrılarak İstanbul a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. 

Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915'te Tekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi. Mustafa Kemal burada, 19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2. Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı. 

Gelibolu Yarımadasında önemli olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazını geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. 

Donanması ile Boğazı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadasını çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına karar vermiş, Komutanlığına da Alman Generali Liman von Sanders'i atamıştı. 

Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal'in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı'ya geçti. 

Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevketmişti. Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi. 

Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! 

Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!" 25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. 

Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti. Düşman, Çanakkale'de başarı sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir'deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. 

İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos 1915 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal'in aldığı önlemIer sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkânı bulamadı. Arıburnu ve Seddülbahir'deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladı. 

Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders'in emri ile komuta değişikliği yapılarak, "Anafartalar Grubu Komutanlığı'na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal getirildi. 

9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. 

Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu. 

Mustata Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos taarruzlarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret kaynağı olmuştu. 

Conkbayırı'nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. 

Artık o, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale'den çekildiler. 

Düşmanların Çanakkale Boğazı'nı geçememesi, İstanbul'un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. 

Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşının akışını da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü değiştiriyordu. Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi. 

Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebelerinin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde idi. 

Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. 

Mustafa Kemal,10 Aralık 1915'te "Anafartalar Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi (Çakmak) Paşa'ya bırakarak izinli olarak Çanakkale den ayrıldı; İstanbul a döndü. Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916'da karargâhı Edirne'de bulunan Onaltıncı Kolordu Komutanlığına atandı. 

Kısa süre sonra bu Kolordu'nun aynı isimle Diyarbakır'da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak 11 Mart 1916'da DiyarbakırBitlis-Muş Cephesine tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916'da Diyarbakır'a gelerek komutayı ele aldı.

1 Nisan 1916 da Generalliğe yükseltildi. Diyarbakır'a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. 

Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetle rimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916'da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917'de Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı. 

Mustafa Kemal Paşa, Aralık l9l6'da Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak bir süre İstanbul'a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Kumandanlığına tayin edildi.

Karargâhı Diyarbakır'da olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'di. Büyük Kumandanın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı. 

Mustafa Kemal Paşa,14 Şubat 1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığına atanması üzerine Şam'a giderek Sina Cephesini teftiş etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır'da 2. Ordu'ya vekâleten komutan atandı. Tekrar Diyarbakır'a dönen Mustafa Kemal Paşa,16 Mart 1917'de asaleten 2. Ordu Komutanlığına getirildi. 

Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına bağlı olarak Halep'te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu'nun başına getirildi. Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline verilmişti. 

Mustafa Kemal Paşa,15 Ağustos 1917 günü Halep'e gelerek göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralannda askeri görüşler ve uygulanacak harekat bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal Paşa,1917 Ekim başlarında istifa mecburiyetinde kaldı. 

Kendisine tekrar Diyarbakır'daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul'a geldi. 7 Kasım 1917'de Genel Karargâh'ta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Alman Umumî Karargâhını ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine iştirak etti.

15 Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında Mustafa Kemal, Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoşlanmasalar daI. Dünya Harbinin muhtemel sonuçlan hakkındaki görüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu. 

Mustafa Kemal Paşa, 20 gün süren Almanya seyahatinden İstanbul'a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a giderek tedavi gördü. 

13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos 1918 arasını kapsayan bu seyahat dönüşü General Falkenhein'in yerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirilmiş olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya Ağustos 1918'de tekrar komutan oldu ve 15 Ağustos 1918 günü Halep'e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı başarılı müdafaa savaşları yaptı. 

Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında, O'nun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk Ordusu dağılmaktan kurtarılmiş; büyük bir düzen içinde Halep'e kadar çekilme başarısını göstermişti. 

Fakat I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiyordu. 29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul'da Talat Paşa Kabinesi istifa etmiş, yeni Kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa yetkili makamlara, askerî ve siyasî önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. 

Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak l. Dünya Savaşından çekildi. Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi'nin imza edildiği günün ertesi, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirildi ise de artık yapacak birşey kalmamıştı. 

7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı'nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana'dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı idi. Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. 

Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918'de "Mondros Mütarekesi" adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. 

Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar Antalya'ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars'ta İngilizler idareyi ele almıştı. 

Trakya işgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükûmeti İtilâf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah ve hükümet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler. 

Anadolu'nun her şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgal hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilâf Devletlerini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919'da bu gayelerine eriştiler. 

Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana'dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti: "Ciddî olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır. Bu, Atatürk'te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir. Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve· ordunun terhisine sür'atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf Devletlerini gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümetinin görüşü ve davranışı bu idi. 

Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgal ve istilâlara karşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeşitli yörelerinde düşmanla mahalli kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu. 

Diğer taraftan mütecaviz dügmana karşı koymak ve kurtuluş çareleri aramak üzere Anadolu'da yer yer milli teşkilâtlar oluşturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluşlar, ayrı ayn çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardı. 

Mütareke Türkiye'si, aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye'dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul'da güya kurtuluş çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunlann başlıcalarıdır. 

Kurtuluş çareleri değişikti. Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı Amerikan mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereğince padişah ve halife için hükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti'ni sembolik olarak devam ettirme düşüncesinde idiler. 

Memleketin içinde bulunduğu karışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan toprakları üzerinde millî birliği parçalayıcı faaliyetlere girişmişlerdi. Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi.Tarih kültürü çok geniş olan ve tarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. 

O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Atatürk'e göre önemli olan "Türk milleti'nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemezdi. 

Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka birşey değildi. Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi. 

Öyleyse Milli Mücadele'nin parolası "Ya istiklâl ya ölüm!" olacaktı. Artık Anadolu'ya geçerek Millî Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte bu sıralarda, Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul'dan uzaklaştırmak amacıyla, kendisine Dokuzuncu Ordu Müfettişliği teklif edildi. 

Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş salâhiyetler tanıyan bu vazifeyi kabul etti. 16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa,19 Mayıs 1919 sabahı Samsun'da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin Anadolu'ya gönderiliş gerekçesi, "Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir almaktan ibaretti. 

Hükûmete verilen İnqiliz raporlarında, bu bölgede Türklerin, Rumlara karşı gerilla hareketine giriştikleri ve bölgenin asayişini bozdukları bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede, Pontus Rum Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum faaliyeti vardı. 

Baskı gören Rumlar değil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden idare edilen Mavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurduğu çeteler vasıtasıyla Türk köylerini basıyor, katliamlar yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu. Bu girişimlere karşı vatansever Türkler de mukabil çeteler oluşturmuşlar; bölge Rumları ile mücadeleye başlamışlardı. 

Bütün bu gerçeklere rağmen Mustafa Kema1 Paşa'ya verilen talimat gereğince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal Paşa, görevi kabul için Ordu Müfettişliği sıfatı ve geniş salâhiyetler istedi. İstanbul Hükûmeti bu istekleri de kabul etti. 

Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa'nın bu görevi yapacağını zannetmişti. Oysaki Mustafa Kemal'in düşünceleri tamamen başka idi. Ama bu görev, kuşkuları çekmeksizin Anadolu ya geçmek için değerlendirilmesi gereken bir fırsattı. 

Kendisine verilen yetkileri de, geri alınıncaya kadar milletin menfaatleri adına kullanmak vicdanî bir davranış idi. Esasen olayların akışı da kısa zamanda bunu ispatlayacaktı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'dan ayrılmadan önce başta sadrazam olmak üzere kabine azalarının hemen hepsi ile ve en sonunda Padişahla görüşmüştü. 

Fakat bu kişilerin hiçbirinde memleketi içinde bulunduğu badireden kurtaracak bir enerji, bir ümit ışığı görmemiş, görememişti. İstanbul Hükümetinin ve Padişahın davranışlarında İtilâf Devletlerini gücendirmemek görüşünün ağır ezikliğini hissetti. Oysaki onların kararlarına uymak değil, karşı koymak lâzımdı. İşte Anadolu'ya bu gaye ile gidiyordu. 

Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'dan ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: "Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin istiklâli ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum". 

Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya geçer geçmez planını uygulamaya başladı. 21 Mayıs 1919'da Kâzım Karabekir'e çekti. Telgrafta bu davranışını şöyle belirtiyordu: "Umumî durumumuzun aldığı vahim şekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduğum en son vicdani vazifeyi yakından müşterek çalışma ile en iyi şekilde yerine getirmek mümkün olacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim". 

Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs 1919'da Genelkurmay Başkanlığına Samsun ve çevresindeki asayişsizliğin sebeplerini açıklayan ne İstanbul Hükûmetinin ne de İtilâf Devletleri temsilcilerinin hoşlanmadığı şu telgrafı çekti: "Rumlar bu bölgede, Pontus Hükümeti teşkili gibi bir safsata etrafında toplanmış ve Rum çeteleri hemen kâmilen siyasi bir şekle dönüşmüştür". 

22 Mayıs 1919'da Samsun'dan Sadaret'e gönderdiği raporu da şu cümle ile noktaladı: "Millet birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır". Bu anlamlı ifadede Anadolu'da beliren Milli Mücadele azmini sezmemek mümkün değildir. 

İşte bu raporlar İstanbul'a geldikten sonradır ki İtilâf Devletleri temsilcileri İstanbul Hükümetinden sordu: "Tanınmış bir Türk generalinin Anadolu'da ne işi vardır?" Bunun üzerine İstanbul Hükûmeti, Anadolu'ya gönderdiği müfettişi geri çağırma girişimlerine başladı. 

Artık Anadolu'da başlayan Millî Mücadele,liderini bulmuş, dağınık ve bölgesel mukavemetler bir bayrak altında toplanmaya başlamıştı. Bunun ilk örneğini 22 Haziran 1919'da Mustafa Kemal imzasıyla Amasya'dan bütün memlekete duyurulan bir tamimde görüyoruz. 

Bu genelgede kutsal bir ses işitiliyordu: "Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır". Bu cümleler Milli Mücadele'nin örgütlü olarak fiilen başladığının onun imzası ile bütün cihana ılânı idi. 

Bu genelge diğer bir maddesiyle beliren millî tehlike karşısında izlenecek ilk yolu da belirtiyordu: "Her vilâyetten seçilecek milletin güvenini kazanmış delegelerle, Anadolu'nun en emin yeri olan Sivas'ta derhal bir millî kongre toplanacaktır". 

Mustafa Kemal Paşa, Amasya Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonra Erzurum'a geçmek üzere 27 Haziran 1919'da halkın sevinç gösterileri arasında Sivas'a geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük süre içinde, Erzurum Kongresi'ni takiben Sivas'ta yapılacak Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum'a hareket etti. 

Atatürk, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a geldi. Kendisi der ki "Benim Erzurum'a gelişim, bütün milletin ateşten bir çember içine alınmış olduğu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu çemberin içinden nasıl çıkılacağını düşünmekte idi".

15 Ilıca önlerinde Erzurumlular tarafından coşkun bir şekilde karşılandığı zaman Çukurova da muhacir olarak bulunup Erzurum'a dönen ihtiyar Mevlüt Ağa i1e aralarında geçen konuşma, bu ateşten çember içinden mutlaka çıkılması gerektiği fikrini Atatürk'te daha da perçinledi. 

İhtiyar, fakat dinç Mevlüt Ağa'ya Mustafa Kemal Paşa sordu: - Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksa geçinemedin mi? 

Mevlût Ağa derhal cevap verdi: - Hayır Paşam, geçimimiz çok rahattı. Son günlerde işittim ki İstanbul'daki ırzıkırıklar, bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar? Bu sözler, milletle beraber, millet için çalışmak üzere Erzurum' a gelen Mustafa Kemal Paşa'yı çok duygulandırmış, gözlerini yaşarmıştı.

Etrafındakilere döndü ve : -"Bu milletle neler yapılmaz. Atatürk, Erzurum'a gelişinden 5 gün sonra,8/9 Temmuz 1919'da "Sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa etti. Artık bir millet ferdi olarak, milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi vazifesine devam ediyordu. 

Askerlikten istifasını takiben Erzurumluların isteği üzerine Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin Heyet-i Faale başkanlığına getirildi. Cemiyet,o günlerde daha evvelce alınan bir karar gereğince doğu illerini kapsayan bir kongrenin hazırlıkları içinde idi. 

Mustafa Kemal'in Heyet-i Faale reisi olarak bu kongreye iştiraki mümkündü; fakat o, bu kongreye özellikle Erzurum'dan üye olarak iştirak etmek istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelce seçilmişti; ama buna da Bir çözüm bulundu. Erzurum'un iki değerli evlâdı, Kâzım Yurdalan ve Cevat Dursunoğlu Erzurum üyeliğinden istifa etmek suretiyle yerlerini Mustafa Kemal ve Rauf Bey'e bıraktılar. Bu suretle Mustafa Kemal Paşa'nın kongreye girişi meşruluk kazandı. Erzurum Kongresi,23 Temmuz 1919'da tek katlı bir ilkokul salonunda 62 delegenin iştirakiyle toplanmıştı. Kongre bir kurucu meclis gibi çalışarak 14 gün devam etti ve 7 Ağustos 1919 da çalışmalarına son verdi. 

Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış, delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonra başkanlık seçimine geçilmişti. Yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi. Millî Mücadele'ye bayrak olan bir kongrenin Erzurum'da toplanışı bir tesadüfün eseri değildi; Mondros Mütarekesi'nden sonra müdafaa şuurunun en keskin bir şekilde meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi. 

Zira Mütareke hükümlerine göre asırlarca şehit kanıyla sulanmış Erzurum topraklarını da içine almak üzere bir Ermenistan kurulması isteniyordu. Bu durum, bölgedeki millî birlik ve mukavemet şuurunu daha da bileyledi. 

Keza Kongre'ye Doğu Karadeniz il ve kasabalarını temsil etmek üzere 17 delege ile iştirak eden Trabzon'da da Pontus tehlikesi vardı. 

Bölge Rumları, Mondros Mütarekesi'nden faydalanarak Doğu Karadenız şehirlerini kapsayacak bir Pontus Rum Devleti kurma hayali içindeydiler. Bu bakımdan Doğu Anadolu şehirleri ile tehlike müşterekti. Erzurum Kongresi güç şartlar altında toplanıyordu. 

Çünkü Kongre üyelerinin vilâyetlerce gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin Kongre'ye gönderilmesinde büyük güçlükler çıkarılıyordu. Mülkî âmirlerin büyük kısmı, İstanbul Hükûmetinin baskısı ile delegeleri korkutuyorlar, yola çıkmalarını engelliyorlar, hatta bazı vilâyetler kesin olarak delege göndermemekte direniyorlardı. 

Elâzığ, Diyarbakır ve Mardin illerinden seçilen üyeler valilik baskısı sebebiyle yola çıkmaktan alıkonulmuşlar, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edememişlerdi. Bu sebeple Kongre'nin toplanabilmesi için Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin gayretleri yanında Mustafa Kemal Paşa tarafından da ciddî teşebbüslerde bulunmak icap etti. 

Vilâyetlerin herbirine açık telgraflar gönderilmekle beraber, bir taraftan da şifre telgraflarla valilere, komutanlara gerektiği şekilde tebligatta bulunuldu. 

Nihayet yeteri kadar temsilci getirtilip Kongre'yi toplamaya muvaffak olundu. İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleştirilen Erzurum Kongresi, Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti'nin müştereken hazırladığı bir Kongre idi. 

O günkü mülkî taksimatta Trabzon'un kapsadığı Doğu Karadeniz il ve il elerinden 17, Erzurum un kapsadığı il ve ilçelerden 25, Sivas'ın kapsadığı il ve ilçelerden 14, Bitlis'ten 4 ve Van'dan 2 delegenin iştiraki ile toplam 62 üye ile toplanmıştı. Bugünkü idarî taksimat gözönüne alındığı takdirde 30'a yakın Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz illerini ve bunların ilçelerini kapsamaktadır. 

Erzurum Kongresi'nin toplanışı ve çalışmalarına başlamasıyla İstanbul da Saray ve Hükûmet tarafından, Anadolu'da yükselen bu kurtuluş sesini boğmak için yoğun bir faaliyet başladı. Ajanslarla Mustafa Kemal'in devlete başkaldıran bir asi olduğu, Erzurum Kongresi'nin kanunsuz toplandığı ilân edildi. 

Mustafa Kemal Paşayı tutuklamak için her türlü tedbire başvuruldu. İstanbul Hükûmeti, Erzurum Kongresi'nin dağılmasını, Kongre ye katılanların yakalanarak İstanbul Divan-ı Harbine sevklerini emretti ise de millet fertlerini saran o zamanki millî hava içinde hiçbir makam bu emri yerine getirmeye teşebbüs edemedi. İşte bu derece güç şartlar içinde gerçek bir vatan aşkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. 

Türk Kurtuluş Savaşı' nın ilk temelleri bu Kongre'de atılmış, alınan tarihî kararlar Millî Mücadele'nin temel kurallarını oluşturmuştu. Erzurum Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir: 

1. Doğu illeri ile Trabzon ve Canik sancağı hiçbir sebep ve bahane ile Osmanlı topluluğundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür. Bu demekti ki ne doğu illeri Ermenistan sevdasıyla, ne Karadeniz illeri Pontus hulyasıyla anavatandan ayrılamayacaktır. Bu karar, vatanı ve milleti bölmek isteyenlere karşı ilk esaslı ihtardı. 

2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir. Bu madde ile milletin, her türlü işgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettiği, birlik halinde direnecek ği bildiriliyordu. Vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahale, karşılıksız kalmayacaktı. 

Millet işgal ve istilâyı birlik halinde püskürtmeye kararlıydı. 3.Vatanın ve istiklâlin muhafaza ve teminine İstanbul Hükûmeti muktedir olamadığı takdirde, gayeyi temin için Anadolu'da geçici bir hükûmet kurulacaktır. İstanbul Hükûmetinin hali ve tutumu belliydi; güçsüz ve beceriksizdi. Memleketi Mondros Mütarekesi ile kayıtsız şartsız galip devletlere teslim etmişti. Ülkeyi uçurumun kenarından ancak ve ancak millî iradeye dayanan bir hükûmet kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçekleştirilecekti. Esasen Erzurum Kongresi bu amaca yönelik ilk adımdı. 

4. Kuvai Milliyeyi amil ve irade-i mılliyeyi hâkim kılmak esastır. Kuva-yi Milliyeden kasdedilen millî kuvvetler, milletin bağrından çıkacak millî bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal gayesi uğrunda Milletin arzu ve eğilimleri yönünde mutlaka zafere ulaşacaktı. Milli iradeyi hakim kılmak aynı zamanda demokratik bir esastı. Bu esasta Cumhuriyet rejiminin ilk kıvılcımlarını sezmemek mümkün değildi. 

5. Hıristiyan azınlıklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar verilemez. Memleketteki azınlıklar yer yer siyasî egemenlik davasına kalkışmıştı. Memleket bütünlüğünü bozucu, vatanı parçalayıcı bu gibi davranışlara imkân verilmeyecekti. Azınlıklara sosyal dengemizi bozan ekonomik, hukuksal ve kültürel -her ne çeşit olursa olsunayrıcalıklar ve üstünlükler tanınmayacaktı. 

6. Manda ve himaye kabul olunamaz. Türk milleti her şeyi göze alarak istiklâli için silâha sarılmıştı. Hiç kimseden lûtuf ve yardım beklemiyordu; yabancı devletlerden merhamet istemiyordu. Her ne pahasına olursa olsun istiklâl mutlaka gerçekleşecekti. Parola "Ya istiklâl ya ölüm" idi. 

7. Millı Meclis'in derhal toplanmasına ve hükûmet işlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır. MilletılMe evletlerinin baskısı ve Padişah fermanı ile kapatılmış olan clısı derhal toplanmalı, hıikûmetin millet ve memleketin mukadderatı ile ilgili vereceği her türlü karar böyle bir meclisin denetiminden geçirilmeliydi. Hükûmet kararları ancak bu şekilde meşruluk kazanacaktı. 

8. Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil, fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder. 

Bu cümle ile Türk milletinin yeniliklere açık ruhu belirtiliyordu. Denilmek isteniyordır ki Türk milleti insanî ve uygar amaçların değerini bilen ve kavrayan bir millettir. Nitekim Atatürk milletin çehresini değiştiren büyük inkılâplara başladığı zaman "yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, milletimizi her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâplarmızın temel kuralı budur", diyecekti. 

Kararda geçen "Milletimiz fennî. sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder" ifadesinde de harap bir memleketi bayındır hale getirmek için gelecekte gerçekleştirilecek kalkınma hamlelerine işaret edilmekte idi. 

Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren bu tarihî kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemişti. 

Zira Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı Millî'nin esasında Erzurum Kongresi kararları yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu. Mudanya ve Lozan antlaşmalarının bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamını Erzurum Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu, irade-i milliyeyi hâkim kılmak esasında toplandı. 

Ve nihayet "Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil eder" cümlesiyle Atatürk inkılâplarının ilk kıvılcımları Erzurum Kongresi'nde parıldadı. Sonuçları bakımından bu derece önem taşıyan Erzurum Kongresi için Mustafa Kemal Paşa, kapanış konuşmasında "Tarih, bu Kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir" ifadesini kullandı. 

Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1919 günü -kendisi adına bütün yetkileri kullanacak 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına son verdi. Şimdi Heyet-i Temsiliye'yi ve onun başkanını büyük bir görev bekliyordu. Erzurum Kongresi'nde parlayan kıvılcımı söndürmemek, Sivas'ta onu meş'ale haline getirerek millî kurtuluşa daha emin adımlarla yürümek gerekiyordu. 

Bu sebepledir ki Mustafa Kemal Paşa, doğu illerinin mukadderatı için toplanan Erzurum Kongresi'ni -gayesini daha da genişleterek bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki Erzurum Kongresi'ni Sivas Kongresi'ne bağlayarak Millî Mücadele'ye memleket yüzeyinde genişlik kazandırdı. 

Sivas Kongresi günlerinde de memleketin içinde bulunduğu ağır mütareke şartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi'nin milletimiz aleyhirıe haksız ve insafsız bir şekilde uygulanması, İzmir'e çıkmış olan Yunanlıların İtilâf devletlerinden aldığı cüretle Anadolu'nun içine doğru ilerlemesi, çeşitli şehirlerimizin işgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini izledi. 

İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal Paşa, bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi'ne iştirak etmek üzere 2 Eylül 1919'da Erzurum'dan Sivas'a geldi. Sivas, Millî Mücadele liderini emsalsiz sevgi gösterileri ve coşkıın bir sevinçle karşıladı. Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 günü o zamanlar "Mekteb-i Sultanî" olarak kullanılan bir binanın salonunda, 38 delegenin iştiraki ile toplandı. 

Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919'da Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayımlayarak çalışmalarına son verdi. İlk oturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa. başkan seçildi.

Erzurum Kongresi'ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir Kongre'nin özellikle Sivas'ta toplanışı, şehrin stratejik durumu ile ilgili idi. Anadolu'nun ortasında yer alan bu şehrimiz - mütareke şartları gereğince İtilâf devletlerini temsilen bazı subaylar bulunmasına rağmenişgal altında değildi. 

Ulaşım bakırrıından Anadolu yollarının birleştiği bir kavşak durumunda idi: o günkü imkânların elverdiği ölçüde çeşitli Anadolu şehirlerine şu veya bu şekilde bağlanabiliyordu. Her ne kadar Fransızlar Adana üzerinden, İngilizler Samsun'dan şehri işgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal Paşa, böyle bir işgalin düşmana çok pahalıya mal olacağını hesaplıyordu. 

Bütün bu avantajları yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesi ,şehirde oldukça iyi teşkilâtlanmıştı. İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleşen Sivas Kongresi doğrudan doğruya Mustafa Kemal'in çağrısı üzerine toplanmış , bir millî kongredir. 

Kongre nin 38 üyesinden 31'ini Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler, 7'sini ise Doğu Anadolu illerini temsilen Erzurum Kongresi'nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu. Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle Doğu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi'ne memleket çapında bir genişlik ve bütünlük kazandırdı. 

Tarihî bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi'nin toplanışı sırasında da Erzurum Kongresi'nde olduğu gibi İstanbul Hükûmeti ve idarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir ki Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazı vilâyetlerden seçilen delegeler de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edemedi. 

Sivas Kongresi'nin toplanı`ırıaması için Sivas'ta bulunan Fransız Jandarma Müfettişi Brüno da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle bir Kongre gerçekleştiği takdirde Sivas'ın işgal edileceğini ve Kongre'nin dağıtılacağını bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas'ı işgal edecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa Kemal'in her güçlüğü aşan azmi önünde, bütün bu tehditler sonuçsuz kaldı. 

İstanbul Hükûmeti Erzurum Kongresi'nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında da bütün gücüyle Mustafa Kemal'i tevkife yönelmişti. Anadolu'nun hemen her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal'in ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara yeni atamalar yapıldı. 

Fakat hiçbir idareci, şahlanan millî irade ve miUî hava içinde İstanbul Hükûmetinin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi. Sivas Kongresi'nin diğer bir özelliği de delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin mutluluğundan başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlanna hizmet etmeyeceklerine dair Kongre'de yemin etmeleri olmuştu. 

Bu suretle Millî Mücadele'nin hiçbir siyasî parti adına yapılmadığı, tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına yönelik bir hareket olduğu açıkça belirtilmiş oluyordu. Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir: 1. Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz. Evvelce toplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz vilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile anavatandan ayrılamayacağını ilân etmişti. Sivas Kongresi sahip olduğu tam yetki ile bu karara bütün memleketi kapsayan bir genişlik kazandırdı. 

2. Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir. Erzurum Kongresi'ni toplanmaya davet eden başlıca tehlike Doğu Karadeniz Bölgesinde kurulması düşünülen Pontus Rum devleti ile Doğu Anadolu illerini içine kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan gelen Yunan tehlikesini de gözönüne alarak, vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahalenin karşılıksız kalmayacağını mütecaviz düşmana açıkça bildiriyordu. 

3. İstanbul Hükûmeti, haricî bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır. Bu madde ile İstanbul Hükûmetinin millet menfaatlerine aykırı herhangi üir karar veya davranışına milletin kayıtsız kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye dayanan bir hükûmetin derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu.

4. Kuva-yı milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır. Erzurum Kongresi'nde belirlenen bu kural, Sivas Kongresi'nde perçinleştiriliyordu, Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu, milletin iradesi ve eğilimleri yönünde savaşacâk, bağımsızlık mutlaka gerçekleşecekti. Millet artık egemenliğini kendi eline almıştı; kendi hâkimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu. Bu esas gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esasırtı oluşturuyordu. 

5. Manda ve himaye kabul olunamaz. Erzurum Kongresi'nde karar altına alınan bu görüş, Sivas Kongresi'nce de onaylanarak Millî Mücadele'nin temel kuralı haline getiriliyordu. Millî kurtuluş hareketinin parolası hiçbir devletin merhametine sığınmaksızın" Ya istiklal ya ölüm!" dü. 

6. Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanması mecburidir. Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek, artık bir mecburiyet olarak gösteriliyordu. Aksi takdirde hükûmet kararları millî iradeyi yansıtmayacaktı.

7. Aynı gaye ile millî vicdandan doğan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir. Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerindeki millî cemiyetleri "Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla bir merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte -bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine almak üzerememleket çapında bütünlük kazandırdı. 

8. Mukaddes maksadı ve umumî teşkilâtı idare için Kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir. Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçmişti. 

Sivas Kongresi'nce 6 kişi daha seçilmek suretiyle "Heyet-i Temsiliye" genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar memleket mukadderatında yegâne söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu. 

Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütün memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından İnkılâp Tarihimizde büyük öneme sahip bir Kongre'dir. 

Üyelerinin, bütün memlekete şamil olması sebebiyle de Millî Mücadele başlangıcında Türkiye'nin mukadderatını çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir Kongre'dir. Bunun içindir ki tesirleri Erzurum Kongresi'nden daha geniş oldu. Sivas Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal Paşa'nın amacı en kısa zamanda Anadolu'da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracağı hükûmet ile Millî Mücadele'yi bir merkezden idare etmek idi. Dâhi adam, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere Sivas Kongresi'nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla millî teşkilâtın kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aşarakazimle çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye i1e temas temini ve anlaşma zemini arayan İstanbul Hükûmeti, temsilcileri vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da onunla görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. 

Bu görüşme İnkılâp Tarihimizde "Amasya Mülâkatı" olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu'da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. 

Fakat İngilizlerin ve gerekse onlara âlet durumunda olan hükûmet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını "Misak-ı Millî" halinde kabul ve ilân etti. Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919'da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri i1e beraber Ankara'ya gelmişti. Artık Millî Mücadele Ankara'dan yönetiliyor, İstanbul'daki asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşında görev almak üzere Ankara'ya geliyordu. 

Bir süre sonra,16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilâf devletleri tarafından fülen işgal edildi; şehir yabancılar tarafından tamamen askerî kontrol altına alınmıştı. Bu şartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu. 

Mustafa Kemal, İstanbul'un işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek Ankara'da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler sür'atle sonuçlandi. 

Nihayet 23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. 

Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulunduğu şartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalım savaşının,. istiklâl mücadelesinin Iiderliğini yapıyordu. 

Ankara'da Millet Meclisi'nin açılması, milli bir hükûmetin kurulması üzerine Padişah ve İstanbul Hükûmeti de millî mücadeleyi daha geniş ölçüde baltalama yollarına sapmıştı. Anadolu'da binbir fedakârlıkla oluşturulan millî kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları kuruluyor, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele kahramanları, âsi sayılarak idama mahkûm edilmiş bulunuyordu. 

Diğer taraftan İzmir'e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza hazırlânıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silâhları alınmış olduğundan, işgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahallî kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. 

Bu düşman saldırılarının yanı sıra Anadolu'nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu. Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. 

Doğu cephesinde XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede Oltu, Sarıkamış ve Kars'ı işgal suretiyle sınır şehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920'de taarruza geçilerek, merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış, 30 Ekim 1920'de Kars tekrar geri alındı. 

Ermenilerin barış isteği üzerine 2-3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi. Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi. Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgelerirıde Fransız birlikleriyle mahallî kuvve'tler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. 

Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim 1921'de Fransızlarla yapılan "Ankara Antlaşması" Adana, Mersin, Gaziantep ve diğer bazı hirlerimizin kurtuluşuna uzandı. 

Yunanlılar 1920 Haziranında, Ankara'da kurulan iki aylık yeni hükûmetin içinde bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesinde umumî taarruza geçmişler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan kuvay-ı milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa'yı, 29 Ağustos 1920 günü de Uşak'ı işgal etmişlerdi.

Bu olaylar seyrederken Padişah ve İstanbul Hükûmeti de 10 Ağustos 1920'de İtilâf devletleriyle Sevr Antlaşmasını imzalamak suretiyle dış düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu. Yunanlıların Batı cephesinde ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. 

Çünkü olaylar gösteriyordu ki, millî mücadelenin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otnrite altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teşkilâtların ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu. 

Çete halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve eğitime tabi tutulacaktı. Artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kema1 Paşa, Millî Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu aylar, millî mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin aylarıdır. 

Şimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız. Bir çok millî müfreze, gönüllü örgüt sür'atle millî ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir kısım kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri, Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak istememişler, başlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmişlerdi. 

Bunlar, Millî Mücadele'nin güç zamanlarında başardıkları bazı işlerin verdiği şımarıklıkla bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi azlediyor, değiştiriyor, kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. 

Batı Cephesi, tek komuta altında örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin huzurları daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında Ankara Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. 

Artık tutumları, millî hükûmete karşı bir isyan halini almıştı. Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve fedakârlıkla kurulan düzenli orduda emir ve komuta birliğini temin bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi gerekiyordu. 

Zira Ethem müfrezesi ordu içinde kaldıkça hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine bu âsi kuvvetler her başarıda orduya ayakbağı olacaktı. Bu sebeple hükûmet Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına karar verdi. 29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey'le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Çerke.z Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete geçtiler. 

Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetlerin Kütahya'yı işgali üzerine Gediz'e çekildi. Millî kuvvetler, âsileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz'i de işgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldı. 

İşte şimdi Millî Mücadele'nin en dramatik anları yaşanmaktadır. Batı Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklaşmışlar, Gediz'e kadar ulaşmışlardır. 

Çerkez Ethem'i takip sebebiyle cephelerin boşaltıldığını, askerlerin mevzilerden uzaklaştığını haber alan Yunanlılar, içinde bulunduğumuz bu iç buhranı, Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve zor ânını kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem Uşak cephelerinden sür'atle ileri yürüyüşe geçtiler. 

Amaçları, Türk kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde âniden bastırıp mağlup etmek, bu suretle Eskişehir ve Afyon'u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plan gerçekleştirildiği takdirde, henüz sekiz aylık millî hükûmeti doğduğu yerde boğmak, kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı. 

Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiği Eskişehir de, Afyon da askerî yönden önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı, önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve Uşak Cephelerinden ilerleyen düşman kolları, Kütahya önlerinde birleşme imkânı bulursa, Çerkez Ethem'e karşı geride bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. 

İşte mağlubiyetimiz halinde ortaya çıkacak korkunç tablo bu idi. Düşman taarruzu i1e gelişen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek, ister istemez Çerkez Ethem'in takibine ara vermeyi ve Kütahya ve Gediz'e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevketmeyi kararlaştırdılar. 

Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer Yunanlılar, bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse mukavemetsiz, Eskişehir'e kadar yol almış olacaklardı. 

O halde yapılacak iş, son sür'atle İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeşlerine karşı bir kısım kuvvet, Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü mevzilerini daha da takviye etmek üzere, Ankara'da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çağrıldı. Ethem'in takibine ara vererek Kütahya'dan hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı. 

Öte yandan Yunanlılar sür'âtle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık'ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü işgal ettiler. Fakat bütün bu işgallere, güç şartlara, iki ayrı düşmanla savaş mecburiyetine rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda başta Atatüxk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. 

Atatürk, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şunları söylüyordu: "Efendiler! Dahilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun, kesin başarı, son başarı meşru bir ama izleyenlerde olacaktır." 

I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü, şimdi Türk Kurtuluş Savaşında dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından "İnönü" soyadı verilecekti. Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar oldu. 

Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan düşman, umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları, onlar gerçekten şaşırtmıştı.

Muharebe,10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz'den muharebe meydanına gelmiş, savaşı bizzat ateş hattında idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti, mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesinin karargâhı bulunan İnönü istasyonunun kuzevine kadar sokulmaya muvaffak oldu. 

Bu kritik vaziyet karşısında cephe karargâhı istasyondan alınarak sür'atle İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi. Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman taarruzlarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı. 

Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında ağır zayiat veriyor; ama canından aziz bildiği kutsal vatan topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. En nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. 

Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar. Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey'e şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının, mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını Allah'tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer dolayısıyla tebrik ederim".

Gerçekten I. İnönü zaferi, Atatürk'ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmuş, onu II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos ve 30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izlemiştir. Artık sıra, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bırakılan yerden takibine gelmişti. Sür'atle ileri harekata geçilerek bu âsi kuvvetlerde tamamen ortadan kaldırıldı. 

Çerkez Ethem ve kardeşleri son çare olarak Yunanlılara sığındılar. Bu isyanın bastırılması ile artık millî orduda emir ve komuta birliği de tam olarak sağlanmış oldu. I. İnönü zaferi içerde ve dışarda büyük etkiler yarattı; büyük siyasî gelişmelere sebep oldu. 

Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler boğulmuş, yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine oturmaya başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle içerde asayiş ve güven sağlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları daha da kolaylaşmıştı. 

I. İnönü zaferinin dışardaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman karşısında ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı devletlere de artık, millî hükûmetin hatırı sayılıx bir varlık olduğunu gösteriyordu. Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilâf devletleri, 21 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na İstanbul Hükûmeti i1e beraber Ankara Hükûmeti'ni de çağırdılar. 

Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri, Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar ki Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa, konferansta söz hakkını Ankara Hükûmeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı. 

İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf devletleri yeni bir barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I. İnönü zaferinin millî hükûmete kazandırdığı dış itibar sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlaşması" imzalandı. Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda bazı müzakereler oldu. 

Ancak Yunanlılar, bu mağlubiyetten ders almayarak kısa süre sonra 23 Mart 1921 günü aynı cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921 günü Yunanlıların İnönü mevzilerine taarruzu ile başlayan,II. İnönü muharebesinde de düşman taarruzları birincisinde olduğu gibi durduruldu. 

31 Mart 1921'de Batı cephesi kuvvetlerinin karşı taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye başladılar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları muharebe meydanını tekrar silâhlanmıza terk zorunda kaldılar. Bu suretle Batı cephesinde düşmana karşı II. İnöntı Zaferi adını alan bir büyük başarı daha kazanıldı. 

Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği kutlama telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters talihini de yendiniz!" diyordu. Şimdi 1921 yılının Temmuz başlarındayız. Yunanlılar Ankara Hükûmetinin reddettiği Sevr Antlaşmasını gerçekleştirmek amacıyla Anadolu topraklarına durmadan kuvvet çıkararak Türklere karşı yeni bir taarruza hazırlanmaktadırlar. 

Nihayet bu genel düşman taarruzu,10 Temmuz 1921 günü, bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli kuvvetlerle başladı. Harekât ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasında yer yer şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönün ; den Türk kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar birçok yerleri işgal ettiler. 

Afyon, Eskişehir, Kütahya, Bilecik art arda düşman eline geçti. Cepheden gelen bu kaygı verici haberler üzerine 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Ankara'dan Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargâhına geldi. 

Takviyeli kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi karşısında, o günkü şartlar altında imkânları sınırlı Türk ordusu için daha da ileri kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tesbitine gerek gördü ve Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi verdi: "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lâzımdır ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. 

Bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir!" Müteakiben bu strateji uygulandı ve Batı Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu karar, Harp yönetimi bakımından isabetli bir davranıştı; zira kayba uğrayan, azalan kuvvetlerimizin, tutunduğu mevzilerde tazelenen taarruz gücünp karşı çekilmeksizin uzun sure direıımesı daha büyük kayıpların sebebi olacaktı. 

İnkılâp Tarihimizde "Kütahya-Eskişehir Savaşları" adını alan ve Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle sonuçlanan bu çaıpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca 2 misli fazla düşman kuvvetleri karşısında oldukça ağır zayiat vermiş, gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliş esnasında şehit, yaralı ve kayıp olmak üzere 40.000'e yakın silâhlı kuvvetimiz yok olmuştu. 

Ayrıca araç ve gereç kaybımız da büyüktü. Ordumuzun bu, Sakarya'nın doğusuna çekiliş günlerinde Bakanlar Kurulu, tekrar gelişebilecek yeni bir Yunan taarruzuna karşı tedbir olmak üzere Hükûmet Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar verdi; ancak Meclis'ten onay almak gerekiyordu. 

Hükûmet kararı, Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya kaçmaya mı ,geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye mi?" Millet temsilcileri, Ankara'yı harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüşmekti. 

Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis, tahliyenin aksine Ankara'nın müdafaasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verdi. Bütün bu zor şartlara, geçici çekilişe rağmen sonunda düşmana kati darbe indirileceğine dair, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. 

Mustafa Kemal Paşa'ya göre "Pek uzak olmayan bir gelecekte karşımızdaki Yunan ordusu tükenecek, sonunda imhası mümkün hale gelecekti." Ancak başarının en önemli şartı, herkesin bu sonuca candan inanması ve bu uğurda maddî ve manevî tüm güçlerini memleket savunmasına yöneltmesi idi. 

Ayrıca unutulmaması gereken nokta, ordumuz, düşmanın arzu ettiği yerde değil, bizim arzu ettiğimiz yerde kesin muharebeye girecek ve ona, orada kati darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan gerektiğinde geri çekilişin, bazı yerleri düşmana terk edişin büyük bir önemi yoktu. 

Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulamak gerekiyordu. Ne çare ki liderlerin bu inancına rağmen Sakarya'nın doğusuna çekilmenin yarattığı maneviyat bozukluğu Meclis'e de aksetmişti. 

Yeni bir ordu oluşturulurken meydana geleıi bu ağır kayıp, bu çekilme ister istemez sarsıntılara sebep olmuş; bazı çevreleri haklı oTarak endişe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu hava içinde 4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda askerî durum ve Başkomutanlık teşkili üzerinde heyecanlı görüşmeler oldu. 

Milletvekilleri, yorgun orduyu yeniden canlandıracak, memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi aramaktadırlar. Bu çare, Mustafa Kemal'in fülen ordunun başına geçmesidir. Çünkü O, katıldığı bütün savaşlarda yenilmemiş, yenmiş bir kumandandır. Bu sebepledir ki konuşmalar onun başkomutanlığı üzerine alması görüşünde birleşti. 

Taraftarları gibi muhalifleri de kendisinden, ordunun başına geçmesini istemektedirler. Meclis'in büyük çoğunluğu, taraftarları kurtuluş için tek çarenin bu olduğu, başka çıkar yol bulunmadığı fikrindedirler. Bazı milletvekilleri içtenlikle haykırırlar: "Sen mühim bir kumandansın! Büyük bir askersin ve bunu da Çanakkale Muharebesinde ispat ettin. Şimdi kendini hangi güne saklıyorsun? 

Sakarya'ya kadar geldi düşman, kendini hangi güne saklıyorsun?" Bu haykırışlar, gerçekten millî iradenin sesi idi ve büyük kahramanı, fiilen ordunun başına davet ediyordu. 

Muhaliflere gelince, onlar da Başkomutanlığı Mustafa Kemal Paşa'ya vermekle zaten Kurtuluş ümidi kalmadığını kabul ettikleri bir ortamda, gelişecek tüm sorumluluğu onun ,omuzlarına yüklemeyi amaçlıyorlardı. 

Meclis'te 4 Ağustos 1921 günü başlayan bu görüşmeler, ertesi gün de aynı heyecanla devam etti. Mustafa Kemal Paşa, önce tartışmaların dışında kaldı. Ancak konuşmamasının, tavrını açıkça ortaya koymamasının, onun da gelecekten ümitsiz olduğu şeklinde yorumlanması ihtimaline karşı, kendisini Başkomutan görmek isteyen millî iradenin bu ısrarı karşısında, Meclis Baş kanlığına şu önergeyi sundu: "Meclis'in sayın üyelerinin umumî surette beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. 

Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan doğacak yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu yetkileri fülen kullanmak şartiyle üzerime alıyorum. Hayatım boyunca millî hâkimiyetin en sadık bir hizmetkârı olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca istiyorum". 

Bu önerge Meclis'in yetkilerini kullanma isteği sebebiyle bazı itirazlara sebep oldu. Ancak durum, olağanüstü bir durumdu ve ölüm kalım mücadelesi gibi olağanüstü şartlar konuşuyordu. Bu şartlar içinde Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilen görev gerçekten çok büyük ve önemli, diğer bir ifade ile Türk milletinin mukadderatı ile ilgili idi. 

Düşman karşısındaki cephede vakit geçirmeksizin en seri, en doğru kararları verebilmek, ancak Meclis'in yetkilerini anında kullanmakla mümkündü. Esasen Atatürk de bu olağanüstü şartlara rağmen, söz konusu yetkinin 3 ayla sınırlı kalmasını istemekle, millî iradeye olan sarsılmaz saygısını gösteriyordu. 

Nihayet Meclis, bu isteğinde kendisini haklı gördü. Görüşmeler sonucu, 5 Ağustos 1921 günü, "Mustafa Kemal Paşa'ya 3 ay süre ile askerliğe ait hususlarda Meclis'in yetkilerini kullanmak koşuluyla Başkomutanlık tevcih eden Kanun, Büyük Millet Meclisi'nde oybirliği ile kabul edildi. 

Kanunda şu sözlere yer veriliyordu: "Millet ve memleketin mukadderatına bilfiil el koyan yegane yüce kuvvet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık füli vazifesine kendi reisi Mustafa Kemal Paşa'yı memur etmiştir. 

Başkomutan, ordunun maddî ve manevî kuvvetini artırma ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin buna ait salâhiyetini Meclis namına fülen kullanmaya yetkilidir. Bu sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle sınırlıdır. 

Meclis lüzum gördüğü takdirde bu müddetin bitiminden evvel dahi bu sıfat ve salâhiyeti kaldırabilir." Başkomutanlık verilişinden sonra Mustafa Kemal Paşa kürsüye geldi. Memleketin düşman istilâsından kurtarılacağına dair sarsılmaz inancını bir kere daha ifade ederek Meclis'e şu teminatı verdi: "Efendiler! Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allahın yardımıyla behemehal mağlûp edeceğimize dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır. 

Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim." Başkomutan aynı gün ordu ve millete de bir bildiri yayımladı. Bu bildiride de şu cümleler yer alıyordu: ".... 

Bana bu vazifeyi tevdi etmiş olan Meclis ve bu Meclis'te beliren milletin kesin iradesi, hareket tarzımın mihrakını teşkil edecektir. Hiçbir sebep ve suretle değiştirilmesine imkân omayan bu kesin irade, her ne olursa olsun düşman ordusunu imha etmek ve bütün Yunanistan'ın silâhlı kuvvetlerinden oluşan bu orduyu,anayurdumuzun mukaddes ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşmaktır. " 

Başkomutan, artık plânını yapmış ve kesin şekilde uygulamaya başlamıştır. Hedef, muvaffakiyete götürecek bütün tedbirleri en kısa zamanda almaktır. Bu amaçla 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri, kendi imzasıyla 10 adet "Tekâlif-i Milliye" yani "Millî Vergi" emri yayımladı. Bu emirler gereği her ilçede bir "Millî Vergi Komisyonu" kuruluyordu. Her evden ordunun ihtiyacı için bir kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık isteniyordu. 

Ordunun malzeme ihtiyacı için tüccarın elinde bulunan stoklardarı yüzde kırkına parası zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu. Herkes hububat, hayvan ve yem bakımından stoklarının yüzde 40'ını yine parası sonradan ödenmek üzere orduya verecekti. Halkın elinde bulunan savaşa elverişli bütün silâh ve cephane, 3 gün içinde ordu ambarına teslim edecekti. 

Memleketteki demircilerin, dökümcülerin, marangozların, sanayi imalâthanelerinin listesi çıkacak ve sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket, gelecekteki zafer için olağanüstü bir seferberliğe davet edilmişti. 

Artık millet ve ordu el eleidi ve topyekûn bix harp başlatılmıştı. Başkomutan bu acil tedbirleri aldıktan sonra 12 Ağustos 1921 günü Ankara'dan hareketle Polatlı'daki Cephe Karargâhına geldi. Artık Mustafa Kemal Paşa, cephede ve fülen Türk ordusunun başında idi. Şimdi 1921 yılı Ağustos başlarındayız. 

Yunan ordusu 13 Ağustos 1921 günü Sakarya'daki Türk mevzilerine doğru yeniden ileri harekâta başladı. 15 Ağustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin, ordularına "Ankara'ya!" emrini verdi. Durmaksızın ilerleyen Yunanlılar, birçok şehir ve kasabalarımızı işgal ederek sonunda Sakarya'daki savunma hattımıza dayandılar. 

23 Ağustos 1921 günü, Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Bütün cephe boyunca taarruz ve karşı taarruzlarla çok şiddetli muharebeler oldu. Yunan taarruzu, bir çok yerde kıtalarımız tarafından düşmana ağır zayiat verdirilerek durduruldu. Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi ele geçirdikleri, Poiatlı'ya kadar yaklaştıkları, top seslerinin Ankara'dan duyulduğu zamanlar oldu. 

Türk mevzileri bir çok noktada yarılmasına rağmen, her nokta inatla savunuluyor, kaybedilen her hattın gerisinde yeni bir savunma hattı oluşturuluyor, böylece düşmanın mesine imkân verilmiyordu. 

Zira Başkomutan, savaş stratejisi için şu formülü koymuştu: "Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. 

Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, oria tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmağa ve mukavemete mecburdur". 

Başkomutanın ortaya koyduğu, harp yönetimi bakımından büyük önem taşıyan bu kural, Sakarya'da aynen uygulanmış ve mukaddes vatan toprakları, her kaybedilen hattın gerisinde vakit geçirmeksizin yeniden bir hat teşkili suretiyle sonuna kadar savunulmuştur. 

Düşman aştığı her tepenin ardında "Ankara var!" hulyasıyla harp ediyor, Mustafa Kemal Paşa ise Yunan kuvvetlerini, son darbeyi indireceği yere, memleketin harim-i ismetine çekiyordu. Nihayet düşmanın taarruz gücü, ilerleme kuvvet ve kudreti gittikçe tükenmeye başladı. 

Yunan birlikleri ana mevzilerinden çök uzaklaşmış, gerçekten Türklerin harim-i ismetine düşmüştü. Artık taarruz sırası Türklerindi. 

10 Eylül 1921 günü başlayan karşı taarruzumuzla düşmana ağır zayiat verdirilmiş, bu taarruz sonucu Yunanlılar batıya doğru çekilmeye başlamıştı. Bütün savaş boyunca cepheden ayrılmayan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, zaman zaman da en ileri meyzilerde görürimüş, hatta ateş hattına girmişti. 

Başkomutanın en ileri hatta, taarruz eden kıtaların yanında görülmesi ve muharebeyi ateş hattında bizzat takip edişi şüphesiz ki subay ve erlerimizin maneviyatları üzerinde büyük tesir yaptı. 

"Sakarya Meydan Muharebesi" adını alan bu büyük ve kanlı savaş, 22 gün 22 gece devam etmiş ve nihayet 13 Eylül 1921 günü, düşman Sakarya Nehri'nin doğusunda tamamen imha edilerek büyük bir zafer kazanılmıştı. 

Bu anlamlı ve büyük başarı üzerine 19 Eylül 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'ya Kanunla Müşir (Mareşal) rütbesi ve "Gazi" unvanı verildi. Sakarya Zaferinin sonuçları siyasî alanda da kendisini gösterdi. 

13 Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20 Ekim 1921'de Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı.

Sakarya Meydan Muharebesinden sonra mağlup Yunanlılar, Afyon-Eskişehir hattına kadar çekilmişler, bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek, önemli yerleri tel örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada kalmışlardi. 

Düşmanın bu geniş hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu. Yunanlıların, tutundukları bu son mevzilerden de atılmaları, Türk ordusunun kesin sonuçlu bir muharebeyi kazanmasına gerek gösteriyordu. 

Ancak bu suretle düşmanın Anadolu'dan tamamen çıkartılması mümkün olabilecekti. Diğer taraftan gerek Yunanlılar gerekse İngilizler, mevsimin ilerlemiş olduğu, Türk hükûmetinin içinde bulunduğu güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun ağırlığı sebebiyle Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkânsız görüyorlar; ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez barış isteğinde bulunacağını hesaplıyorlardı. 

Bu sebeple kendileri barışa yanaşmıyorlar, işgal ettikleri toprakları ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha kârlı çıkmayı amaçlıyorlardı. 

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ise düşmanın hayal ürünü bu hesaplarının dışında taarruz hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve şeklini son derece gizli tutuyordu. 

Çünkü Atatürk'e göre, "Yarım hazırlıkla , yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha kötü idi". Nihayet eldeki bütün imkânlar kullanılarak, memleketin maddî ve mânevî bütün güçleri seferber edilerek taarruz zamanının geldiğine karar verildi. 

Ama yine de Yunanlılar asker sayısı, araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumakta idiler. Başkomutan tarafından en ince ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi planı, 27/28 Temmuz 1922 gecesi, Akşehir'e çağrılan ordu komutanlarına açıklandı. 

Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına 6 Ağustos 1922'de gizli olarak "taarruza hazırlık" emri verildi. Büyük taarruz planı gerçekten dâhiyane, dâhiyane olduğu kadar da cüretli ve tehlikeli idi. 

Zira ku.vvetlerimizin hemen tamamı, taarruzun siklet merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine kaydırılmış, başka cephelere kuvvet ayırma hususu ister istemez ikinci planda düşünülmüştü. 

Bunun sonucu olarak Eskişehir-Ankara istikameti açık denecek bir durumda bırakılmıştı. 

Keza cephenin ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin arkası da göller bölgesine dayanıyordu. Başarısızlık halinde, bu bölgede savaşan l. Ordu'nun akıbeti kritikleşebilirdi.29/2 Bu plan, ancak büyük komutanların sevk ve idaresinde başarıya ulaşabilirdi ve bütün riskleri etkisiz kılacak faktör, ne pahasına olursa olsun mağlup olmamak kararı idi. Gerçekten de öyle oldu. 

26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30 da topçularımızın ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu başladı. Başkomutan da bu esnada Kocatepe'de bulunııyordu. Taarruz, kısa sürede Afyon Konya demiryolu hattı boyunca başarılı bir şekilde gelişti. Bu hattın güneyinden I. Ordu, kuzeyinden II. Ordu taarruz ediyordu. 

Ancak cephenin ağırlık merkezi, I. Ordu bölgesinde toplanmıştı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın büyük bir basiretle ateş hattında yönettiği bu taarruzda ordumuzun Genelkurmay Başkanlığını Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet Paşa üstlenmişti. 

I. Ordu'ya Nurettin Paşa, II. Ordu'ya Yakup Şevki Paşa Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Paşa komuta ediyordu.

Süratli taarruz sonucu, 26/27 Ağustos gecesi Yunan ordusunun bir çok mevzü düşürüldü. Ani baskın şeklinde gelişen bu taarruz karşısında şaşıran Yunanlılar çekilmeye başladı. 27 Ağustos 1922'de ordumuz düşman işgalindeki Afyon'a girdi. 

Türk ordusunun bu ilerleyişi karşısında Yunan ordusu, Dumlupınar mevzilerine çekilme kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29 Ağustos günü de Dumlupınar mevzilerine taarruza başladı. 

30 Ağustos günü Dumlupınar bölgesinde 200.000 kişilik Yunan ordusu tamamen kuşatılmıştı. "Başkomutan Meydan Muharebesi" adını alan bugünkü savaşta, düşmanın büyük kısmı imha edildi. Bu gece Kütahya da ordumuz tarafından kurtarılmış bulunuyordu. 

Ancak, mağlup düşmanın çekilme yollarının da kesilmesi ve İzmir doğrultusunda aralıksız takibi gerekiyordu. Başkomutan,1 Eylül 1922 günü komutası altındaki kuvvetlere: "Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir, ileri!" emrini verdi. 

Son süratle İzmir yönünde ilerleyen kuvvetlerimiz, 1 Eylül' de Uşak'ı, 2 Eylül'de Eskişehir'i, 3 EyIül'de Nazilli, Simav, Salihli, Alaşehir ve Gördes'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i, 7 Eylül' de Aydın'ı, 8 Eylül'de de Manisa'yı kurtardılar. 

Bu takip esnasında l. Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis ile 2. Yunan Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım yüksek rütbeli Yunan subayları esir alındılar. 

Nihayet Türk birlikleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e ulaştılar. Bu sabah Kadifekale'de Türk bayrağı dalgalanıyordu. Artık Anadolu, 4 yıl süren düşman istilâsından, düşman işgalinden kurtarılmış, "Türkiye Türklerindir!" gerçeği bir kere daha gözler önüne serilmişti. 

Mondros Mütarekesiyle başlatılan ve Sevr Antlaşmasıyla gerçekleştirildiği zannedilen Türk milletini Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek isteyen korkunç ve hain zihniyete karşı, milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber ederek kazandığı bu büyük zaferler Atatürk'ün ifadesi ile tek bir amaca yönelikti: "Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!" Atatürk diyor ki: "Hiç bir zafer, gaye değildir. 

Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken vasıtadır. Gaye, fikirdir. Zafer bir fikrin elde edilişine hizmeti nispetinde kıymet ifade eder. Bir fikrin elde edilişine dayannıayan bir zafer, ömürlü olamaz. O, boş bir gayrettir. 

Her biiyült meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına zafer, boşa gitmiş bir gayret olur". Büyük Türk zaferinden sonra da Türk milleti için yeni bir âlem doğmuş; çağdaş, demokratik ve lâik Türk devletinin kuruluşuna uzanacak olan bütün yollar açılmıştı. 

Bu sebepledir ki memleketi düşman istilâsından temizleyen büyük askerî zaferleri takiben bu başarıların semerelerini toplamak üzere siyasî faaliyetlere önem verildi. 

11 Ekim 1922'de İtilâf devletleriy:e imzalanan Mudanya Mütarekesi ile silâhlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki çarpışma(lara son verildi. Yine bu anlaşmaya göre Edirne'yi de içine almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından tahliyesi kabul edildi; İstanbul ve boğazlar bazı kayıtlarla idaremize bırakıldı. 

1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kcararı ile saltanatla hilâfet birbirinden ayrılarak saltanat kaldırıldı. O gün Mustafa Kemal Paşa, Meclis kürsüsünden şunları söylemişti: "Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hâkimiyetini bir şâhısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Âli'de temsil etti. İşte o Meclis, Meclis-i Âli'nizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir". Meclis'in bu tarihî kararı üzerine Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle yurt dışına kaçtı. Artık sıra barış görüşmelerine gelmişti. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922 günü toplandı. Aylarca süren, zaman zaman da çok çetinleşen bu görüşmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini - Mudanya görüşmelerinde olduğu gibiİsmet (İnönü) Paşa temsil ediyordu. 

Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı bütün dünyaca onaylanıyor, millî sınırlarımız çiziliyor, Ekonomik alanda Osmanlılar devrinden kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar kaldırılıyordu. 

Diplomasi alanında kazanılan bu sonuç gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlaşma Atatürk'ün ifadesiyle "Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesika" idi. 

"Bu sebeple Osmanlı devrine ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseri idi".

13 Ekim 1923'de Ankara, Büyük Millet Meclisi kararı ile, Türkiye Devleti'nin Hükûmet Merkezi oldu. Artık mevcut yönetimin isminin de açıkça ifadesi ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923 akşamı, -yapıları bir Anayasa değişikliği ile - Cumhuriyet ilân olundu. Milletvekilleri bu büyük olayı ayakta "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleriyle kutladılar. Bu sonucu takiben Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. 

Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa, oybirliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhuriyetin ilânı i1e gerçekleşen bu büyük inkılâbın yanı sıra devlet örgütü ve toplum yönetiminin de çağdaş devlet anlayışına uygun olarak lâikleşmesi gerekiyordu. Böyle bir anlayış içinde halifeli Cumhuriyet söz konusu olamazdı. 

Bu sebeple 3 Mart 1924'te artık hiçbir lüzumu kalmayan, aksine zararlı bir kuruluş halini almış bulunan halifelik de kaldırıldı ve son halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı. 

Artık devletin modern bir şekil alması ve milletin çağdaş uygarlık seviyesine en kısa zamanda erişebilmesi yolunda büyük inkılâplar birbirini takibe başladı. Bu devre esnasında şapka ve kıyafet inkılâplari yapıldı. Halkı uyuşukluğa sevkederek her türlü hayat enerjisini yokeden tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı; Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldirıldı. 

Lâik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında, şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok yeni kânunlar kabul edildi. İlim ve kültür işlerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. 

Medreseler kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları açıldı. Eğitim ve öğretimde, lâik ve millî bir yol takip edildi. Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkılâbı meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversite'de de büyük bir reform gerçekleştirilerek ona çağdaş bir görünüm kazandırıldı; bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı. 

Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda reform yapıÎarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem.verildi. 1923 yılında Türkiye'de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Ziraî faaliyetler genişletildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi. Sağlık işlerine önem verildi. 

Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu inkılâplara "Atatürk İnkılâpları" adı verildi. İnkılâpların memlekette daha süratle ve daha sağlam yerleşmesi için bütün Türk halkını içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi tegkil edildi. 

Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve inkılâpçılık Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi. Milleti çağdaş uygarlığa götüren bu zorunlu gidiş karşısında, muhalefeti teşkil eden, fakat bir kolu da tutuculuğa ve gericiliğe dayanan bir grup tedirgin oldu. 

Politik sahada da kendilerine temsilciler bulan bu grup, bütün bu gidişten Atatürk'ü sorumlu tuttukları için ona birkaç suikast girişiminde bulundularsa da muvaffak olamadılar ve millet tarafından tel'in edildiler. 

Mustafa Kemal, inkılâpların büyük kısmını başardıktan sonra Türk bağımsızlık mücadelesini ve yeni Türkiye'nin kuruluşunu anlatan büyük Nutkunu yazdı. Bunu 1927 yılında, Parti Kongresinde altı gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. 

Değerli tahlil ve tenkitlerle dolu olan bu eser, Türk tarihinin olduğu kadar Türk edebiyatının da ölmez eserleri arasında yer aldı. Büyük Önder, kurtuluştan sonra memleketi baştan başa dolaşarak halka inkılâpların ve yeni Türk Devleti'nin ideolojisini anlattı. 

1934 senesinde Meclis, özel bir kanunla kendisine "ATATÜRK" soyadını verdi. Son senelerinde bitmeyen bir heyecanla Hatay' ın anavatana ilhakına galıştı. Kendisinde mevcut karaciğer kifayetsizliği zamanla ağırlaştı; son günlprini hasta ve rahatsız olarak geçirdi. 

10 Kasım 1938 perşembe güxıü saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü bütün dünyada derin akisler yaptı ve büyük üzüntü yarattı. Atatürk'ün na'şı, tahnit edilerek Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir katafalk'a yerleştirildi. 

Türk bayrağına sarılı ve başında silâh arkadaşlarının nöbet tuttuğu mukaddes tabut, üç gün müddetle milletin ziyaretine bırakıldı. Na'şı, bilâhere 20 Kasım'da Ankara'ya getirildi. 21 Kasım'da büyük törenle Etnoğrafya müzesindeki geçici kabrine kondu. 

Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Çanakkale'de ve diğer muharebelerde ona karşı savaşmış yabancı generaller törende bilhassa dikkati çekiyordu.10 Kasım 1953'te na'şı, Etnografya müzesinden alınarak muhteşem bir törenle Anıtkabir'e nakledildi.


İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....