29 Eylül 2025 Pazartesi

Makbule Atadan

Makbule Atadan (1885, Selanik - 18 Ocak 1956, Ankara), Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün kız kardeşidir. Atatürk'ün Selanik, İstanbul ve Ankara'daki yaşamına tanıklık etmiş bir tarihsel kişiliktir.


Hayatı

Selanik dönemi

Makbule Atadan, 1885 yılında Selanik'te doğdu. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi'dir. Fatma, Ahmet, Ömer ve Mustafa'dan sonra ailenin beşinci çocuğu olarak doğdu. O doğduğunda ağabeyi Mustafa dört yaşındaydı; Fatma, Ahmet ve Ömer ise küçük yaşlarda ölmüştü. Ağabeyi Mustafa ve kendisinden dört yıl sonra doğan kız kardeşi Naciye ile büyüdü.

Üç kardeş, babalarını erken yaşta kaybetti ve anneleri tarafından büyütüldü. Naciye'nin 12 yaşında vereme yakalanıp ölmesi üzerine Makbule ile ağabeyi Mustafa iki kardeş kaldılar.

Babalarının ölümünden sonra aile bir süre Zübeyde Hanım'ın kardeşi Hüseyin Efendi'nin Langaza'da kâhyalık yapmakta olduğu çiftlikte yaşadı. Ağabeyi Mustafa'nın okulu nedeniyle Mustafa, Naciye ve anneleri Zübeyde Hanım yeniden Selanik'e dönerken, Makbule bir süre daha dayısı ve anneannesi çiftlikte kalmaya devam etti; sonra Selanik'e dönen ailesinin yanına katıldı. 

Selanik'teki koşulların uygun olmamasından dolayı Makbule Hanım okula gidemedi, evde özel ders alarak eğitim gördü. Annesinin ikinci evliliğini yapmasından sonra üvey babası Ragıp Bey ve annesi Zübeyde Hanım ile yaşadı.

Makbule Hanım, Selanik'te yaşadığı dönemde Lütfü Bey adında biri ile evlenmiştir. Bu evliliğin hangi tarihte gerçekleştiği, Makbule Hanım'ın Lütfü Bey'den hangi tarihte boşandığı veya eşinin ölümü hakkında bilgi yoktur. [not 1]

İstanbul dönemi

Atatürk ve Makbule Hanım

Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşları'nda yenilmesi ve Selanik'in Yunanistan'a bırakılmasından sonra yaşamını bir süre daha bu şehirde sürdüren Makbule Hanım, I. Dünya Savaşı sırasında annesi ve üvey kızkardeşi ile birlikte Selanik'i terk edip İstanbul'a yerleşti. [not 2]

Makbule Hanım ile Zübeyde Hanım, Ragıp Bey'in daha önce İstanbul'a gelip yerleşen kardeşi Albay Memduh Hayrettin Bey'in eşi Vasfiye ve kızı Fikriye ile yaşadığı evde bir süre misafir olduktan sonra Mustafa Kemal'in Haziran 1915'te kiraladığı Akaretler'deki 76 numaralı eve yerleştiler. 

I. Dünya Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde görevlendirilerek Mart 1916'da Diyarbakır'a varan Mustafa Kemal, Diyarbakır'daki görevi sırasında Abdürrahim adında bir yetim çocuğu evlat edinerek İstanbul'daki annesi ve kız kardeşinin yanına göndermiş ve Makbule Hanım'a "abla" diyen Abdurrahim de evin bir ferdi olarak yaşamıştır.

Düşman donanmalarının İstanbul Boğazı'na demir attıkları 13 Kasım 1918 günü Mustafa Kemal cepheden İstanbul'a geldi. Birkaç gün Pera Palas'ta kaldıktan sonra Şişli'deki Halaskargazi Caddesi'nde bulunan Oseb Kasabyan'a ait üç katlı evi kiraladı. Makbule Hanım, 28 Kasım 1918'den itibaren annesi ile evin üst katına yerleşti. 

Orta katta Mustafa Kemal, alt katta yaverleri yaşadı. Makbule Hanım Şişli'deki bu evde yaşadığı sırada sıklıkla ağabeyinin misafirlerini ağırladı. Millî mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu'ya geçen Mustafa Kemal'i 16 Mayıs 1919 günü uğurladı.

Mustafa Kemal Paşa'nın 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıkarak Kurtuluş Savaşı'nı başladığı dönemde Makbule Hanım, o sırada ticaretle uğraşan Mustafa Mecdi Bey (Boysan) ile evlendi. Evliliğinin kesin tarihi bilinmez.

Aile, Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından sonra Şişli'deki evden ayrılıp yeniden Akaretler'deki eve döndü. Anadolu'daki bağımsızlık savaşında başarılar elde edilikçe aile, işgal kuvvetlerinin baskılarına maruz kaldı; eve baskın yapılması korkusu ile devamlı tetikte yaşadı.

1922'de Türk ordusunun Başkomutanlık Meydan Savaşı için hazırlık yaptığı dönemde, Fransız gazeteci ve yazar Claude Farrére ile görüşme yapmak için İzmit'e geldiği sırada Mustafa Kemal ile görüşmek üzere Makbule Hanım, annesi ile 13 Haziran 1922'de İzmit'e gitti. Bu buluşmadan sonra Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal ile Ankara'ya giderken, Makbule Hanım İstanbul'a döndü.

Ankara dönemi

Makbule Hanım'ın Ankara'ya ilk defa ne zaman gittiği hakkında kesin bilgi yoktur; 1922 yılı yaz aylarında gittiği düşünülür. Eşi Mecdi Bey ile Çankaya Köşkü'ne konuk oldu. Mecdi Bey işi için çeşitli illerde bulunduğu sırada Makbule Hanım, Çankaya'da kalmaya devam etti.

Annesi Zübeyde Hanım 15 Ocak 1923 akşamında İzmir'de öldü. O sırada İstanbul'da olan Makbule Hanım, annesinin ölümünde yanında olamadı ve 16 Ocak'taki cenazesine katılamadı. Orduların denetlenmesini ve basın toplantıları için yurt gezisine çıkmış olan ağabeyini 19 Ocak 1923'te İzmit'te ziyaret edip baş sağlığı diledi.

Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yurt gezisini tamamladıktan sonra İzmir'de Latife Hanım ile evlenmesi ve eşi ile Ankara'ya dönmesinden sonra Makbule Hanım ve eşi Ankara'dan ayrılarak evlerine İstanbul'a geçtiler.

Mustafa Kemal Paşa'nın evliliği 920 gün sonra boşanma ile sonuçlandı. Makbule Hanım, boşanmadan sonra Mustafa Kemal'in yanında daha uzun kalmaya başladı. Cumhurbaşkanının artık bekâr olması nedeniyle birçok davette ve törende protokolde onun yanında yer aldı.

1930'da Atatürk'ün isteğiyle Fethi Okyar'ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası'na giren Makbule Hanım, birkaç ay sonra parti kapatılınca siyasetten çekildi.

Eşi Mustafa Mecdi Bey, 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu ile "Boysan" soyadını aldı; böylece Makbule Hanım "Boysan" soyadını taşımaya başladı.

Sık sık İstanbul ile Ankara arasında gidip gelerek yaşayan Makbule Hanım, 1935'te Çankaya Köşkü arazisi içinde kendisi ve eşi için inşa edilen Camlı Köşk'e yerleşti. Mustafa Kemal, Çankaya Köşkü Nöbet Defterlerine göre Camlı Köşk'e 15 defa gitmiş; bu ziyaretlerin beşinde akşam yemeğini orada yemiştir.

Makbule Hanım, 1938'de ağabeyinin rahatsızlandığı dönemde İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda kaldı ve doktorlar tarafından izin verildiği müddetçe Mustafa Kemal Atatürk ile görüşebildi. Nöbet defterlerine göre dokuz defa Atatürk ile görüştürüldü. Anılarında son ziyaretini ölümünden 13 dakika önce yaptığını ve doktorlar ona müdahale ederken odadan çıkarıldığını anlatır.

Makbule Atadan Atatürk'ün cenaze töreninde


Atatürk'ün cenaze töreni sırasında O'nun naaşını taşıyan top arabasının tam arkasında eşi Mustafa Mecdi Bey ile birlikte Makbule Hanım yer aldı.

Atatürk'ün ölümünden sonra

Ağabeyinin ölümünden sonra daha çok İstanbul'da yaşadı. Çeşitli hastalıklar geçirdi, maddi sıkıntılar yaşadı. 1946'da eşinden boşandı.

Mustafa Kemal Atatürk, kendisine “yaşamını onurlu olarak sürdürmek” şartıyla İş Bankası'ndaki payının gelirlerinden ayda 1000 lira ödenmesini ve hayatta olduğu müddetçe Camlı Köşk'te oturabileceğini vasiyet etmişti. Ağabeyinin ölümünden sonra geçim sıkıntısı çeken Makbule Hanım, sağlığında Atatürk'e sembolik olarak hediye edilmiş olan gayrimenkulleri mahkeme yolu ile üzerine alıp sattı. 

Makbule Hanım ve İsmet İnönü Atatürk'ün cenaze töreninde.

Bu gayrimenkuller, Atatürk'ün İstanbul'da vasiyetini yazdığı sırada vasiyeti dışı bıraktığı, Ankara'ya döner dönmez bağışlamayı düşündüğü arazi, köşk ve evlerdi. Ancak Atatürk, durumu ağırlaşınca Ankara'ya dönememişti. Makbule Hanım'ın Atatürk'ten kalan bu gayrimenkulleri satması çok fazla tepki topladı. 

Camlı Köşk'ü kiraya vereceği iddiası üzerine Camlı Köşk'ün kullanım hakkını Cumhuriyet Halk Partisi, bu ihtimali ortadan kaldırmak için Makbule Hanım'dan satın aldı.

Satılan gayrimenkule rağmen Makbule Hanım ekonomik zorluk yaşamaya devam etti. Atatürk'ün kişisel mirasından kendisine bıraktığı aylık 1.000 lira ile geçinmekteydi. 

1947 ve 1948'de Cumhuriyet Halk Partisi'ne, Meclis Başkanlığına, Cumhurbaşkanlığı'na, Başbakanlığa, Demokrat Parti Başkanlığına gönderdiği mektuplarda geçim sıkıntısı yaşadığını belirterek vatana hizmet tertibinden kendisine bir maaş bağlanmasını talep etti. 

18 Şubat 1948'de yapılan meclis oylaması sonucu hayatta olduğu müddetçe ve zam yapılmamak koşuluyla kendisine 1.000 lira maaş verilmiştir. Böylece Makbule Hanım'a, vefatına kadar toplamda aylık 2.000 lira maaş ödendi.

Makbule Hanım'ın ağabeyi ile ilgili anıları Büyük Kardeşim Atatürk (1952) ve Ağabeyim Mustafa Kemal (1952) adlarıyla yayımlandı.

1953'te Anıtkabir'in inşasının tamamlanmasından sonra Atatürk'ün cenazesinin Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrinden alınıp Anıtkabir'e defnedilmesi sırasında Makbule Hanım, ağabeyinin geleneklere uygun olarak defnedilmesini istedi. Atatürk'e ölümünden sonra uygulanmış olan tahnit onun isteği üzerine bozuldu, naaş, İslami geleneğe göre kefenle sarılarak naaş mezar odasına defnedildi.

Makbule Atadan'ın Cebeci Asri Mezarlığı'nda yer alan kabri, Ankara
Makbule Hanım, hayatının son döneminde yalnız yaşadı. Abdürrahim Tuncak'ın eşi Mualla Tuncak'ı, kamuoyunun "Sığırtmaç Mustafa" olarak tanıdığı Mustafa Demir'i, Haymana doğumlu olması dışında hakkında bilgi bulunmayan Fikret Avcı ile Hatay'ın Dörtyol ilçesi nüfusuna kayıtlı Zeynelabidin adlı kişi bir kişiyi 1954 yılında evlat edindi. Son yıllarını İstanbul, Ankara, İzmir, Hatay gibi illerde kalarak geçirdi.

1954 yılı Temmuz'unda kanser sebebiyle durumu ağırlaşınca Ankara'ya gitti, devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar onun Gülhane Hastanesi'nde tedavi görmesini sağladı. Biraz iyileştikten sonra tekrar İstanbul'a döndü. 

1955'te durumu kötüleşince, Cumhurbaşkanı'nın daveti ile yeniden Ankara'ya gitti. 9 ay boyunca hastanede yatılı tedavi gördü. 

18 Ocak 1956 tarihinde saat 12:55'te 71 yaşında öldü. 19 Ocak 1956'da düzenlenen resmî bir cenaze töreni ile Cebeci Asri Mezarlığında toprağa verildi.

Notlar

^ Makbule Hanım'ın ilk evliliği hakkındaki bilgiler; Mustafa Kemal'in askeri ataşe olarak Sofya'da bulunduğu dönemde arkadaşlarına yazdığı ve Kuleli Hastanesi'nde kâtip olan enişte Lütfü Bey'den bahsettiği mektuplar ile İzzet (Çalışlar) Bey'in Çanakkale Savaşı sırasında tuttuğu günlüğünde, eniştesinin Mustafa Kemal'i ziyaretine dair notlarından öğrenilir.
^ Makbule ve Zübeyde Hanımların hangi tarihte Selanik'i terk ettikleri tarih konusunda kaynaklarda farklı bilgiler vardır. Mart 1912, 1913 ve Mart 1915 tarihleri ortaya atılmıştır. Ancak Makbule ve Zübeyde Hanımlar, İstanbul'a gelmek üzere olduklarını Mart 1915'te mektup ile Çanakkale'deki Mustafa Kemal'e haber vermişlerdir.

Amasya Genelgesi (Amasya Tamimi)

Amasya Genelgesi veya Amasya Tamimi, ulusal egemenliğe dayanan, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini oluşturan ilk kuruluş belgesi olması nedeniyle Türk tarihinde önemi olan metin.


Genelgenin orijinal metni.

Genelgenin hazırlanması


İlk kez ulusal egemenlikten bahsedilmiştir. Bir ihtilal bildirisi niteliği taşımaktadır, çünkü İstanbul Hükümeti'ni hiçe saymakta; hükûmetin düşman devletlerin esiri olduğunu söylemekte ve milleti yine milletin kendisinin azmi ve kararlılığının kurtaracağını söylemektedir. 

Maddenin yorumu Türk Kurtuluş Savaşının amacı ve yönetim şeklinin halk tarafından yapılması ve seçilmesidir. Mustafa Kemal kendisinin hazırladığı Amasya Tamimi'ni, 9. Ordu Müfettişi sıfatı ile imzalamıştır.

Sivas'ta bir kongrenin toplanacağı, Amasya Genelgesi'nde belirtilmiştir.

Esaslar, Mustafa Kemal tarafından yaveri Cevat Abbas Bey'e 21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya'da yazdırılmıştır.

Mustafa Kemal tarafından Cevat Abbas Bey'e yazdırılan temel esaslar şunlardır:

  • Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir.
  • İstanbul hükûmeti aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gösteriyor.
  • Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
  • Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların gereğini yerine getirmek ve haklarını gür sesle cihana duyurmak için, her türlü baskı ve kontrolden uzak millî bir heyetin varlığı zaruridir.
  • Anadolu'nun her bakımdan en güvenilir yeri olan Sivas'ta hemen millî bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır.
  • Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olan en kısa zamanda yetişmek üzere yola çıkılması gerekmektedir.
  • Her ihtimale karşı bu mesele millî bir sır olarak tutulmalı ve temsilciler gereğinde yolculuklarını kendilerini tanıtmadan yapmalıdırlar.
  • Doğu illeri adına 10 Temmuz'da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. O tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sivas'a gelebilirlerse Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket ederler.
Nutuk'un aynı bölümünde ifade edilir ki aslında bu taslak, dört maddelik bir müsvedde olarak dikte edilmiştir. Amasya Genelgesi'nin sonuç bildirgesi bu taslak doğrultusunda gerçekleşmiştir. Bu taslak metnin sonunda, Mustafa Kemal'in, Kurmay Başkanı Albay Kâzım Bey'in, kurmay heyetinden tebliğ işlerinden sorumlu memur Hüsrev Bey'in, askeri makamlara şifre yayan diğer bir yaver Muzaffer Bey'in ve sivil makamlara şifreleyen fakat Nutuk'ta adı açıklanmayan bir sivil memurun imzaları vardır ve Nutuk'ta ifade edildiğine göre bunlardan başka imzalar da vardır.

Hazırlanan bildirideki bu diğer imzalar, bahsi geçen ilk imzalardan sonra müsveddede yerini almıştır. Atatürk'ün Nutuk'ta, isimlerinden bahsetmediği bu imzaların sahipleri; İstiklal Savaşı'nı başlatan diğer komutanlar olan fakat Millî Mücadele sonrasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adlı muhalefet partisi kurmak istedikleri için "gözden düşen" Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Paşa'dır.

Bildiri, Erzurum'da 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir'e ve Cemal Mersinli Paşalar'a da sunuldu. Onların onayının alınmasından sonra, bildiri, 22 Haziran 1919'da ülkenin en batısındakinden en doğusundakine kadar tüm mülki amir ve askeri komutanlara telgrafla Abdurrahman Rahmi Efendi tarafından ulaştırıldı.

Amasya Genelgesi'nin hazırlanarak telgraf yolu ile tüm Türkiye'ye iletildiği Amasya Saraydüzü Kışlası

Amasya Genelgesi'nin sonuçları

  • Türk inkılabının ihtilâl safhası başlamıştır.
  • Kurtuluş Savaşı'nın gerekçesi, amacı ve yöntemi belirlenmiştir.
  • İlk kez millî egemenliğe dayalı bir yönetimden bahsedilmiştir.
  • İstanbul Hükûmeti ilk kez yok sayılmıştır.
  • Türk milleti, hem İstanbul'a hem de işgalci güçlere karşı mücadeleye çağrılmıştır.
  • Kurtarıcı olarak görülen padişah, Hilâfet, manda ve himaye düşüncesinin yerini millet ve milliyetçilik düşüncesi almıştır.
  • Üstü kapalı olarak Heyet-i Temsiliye'nin (Temsil Kurulu) oluşturulmasından bahsedilmiştir.
  • Mustafa Kemal padişah tarafından kendisine verilen 9. Ordu Müfettişliği yetkilerini aşmış, kendi sorumluluğunda olmayan batı bölgelerine de bir tamim yayınlamıştır.
  • Direniş esasları ilk defa Amasya'da yazılı bir ilke haline getirilmiştir.
  • Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır oluşumu sağlamlaşmıştır.
  • İlk kez ulusal egemenlikten bahsedilmiş olduğundan evrensel bir maddedir.


ATATÜRK'ÜN SÖZLERİ

 ATATÜRK'ÜN SÖZLERİ

Atatürk'ün Filistin Açıklaması

1937

Açıklama şu şekildedir;

"Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerini musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve islamiyet'e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ve kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."

27 Temmuz 1937 - Hakimiyeti Milliye Mecmuası

24 Eylül 2025 Çarşamba

DEVLET ADAMI ATATÜRK

DEVLET ADAMI ATATÜRK 

Ulu Önder Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi Devlet ve Hükümet Başkanlığı seviyesindeydi. 

29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 

1927, 1931, 1935 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk' ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti. Atatürk, sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde kontrol etti. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. 

Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, komutanlarını ağırladı. 15–20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu.


23 Eylül 2025 Salı

Saltanatın Kaldırılması (Padişahlığın Kaldırılması)

Saltanatın kaldırılması veya padişahlığın kaldırılması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Kasım 1922'de kabul ettiği 308 numaralı "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, hukuku hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna dair" adlı kararnamesi ile gerçekleşmiştir. Saltanatın kaldırılmasıyla beraber Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermiştir.

VI. Mehmed'in Dolmabahçe Sarayı'ndan ayrılması, 1922

Saltanatın kaldırılmasına doğrudan doğruya yol açan olay, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başarı ile sonuçlanmasından sonra toplanması öngörülen barış konferansına Ankara ve İstanbul hükûmetlerinin birlikte davet edilmeleridir.

17 Ekim tarihli bir telgrafla sadrazam Tevfik Paşa barış konferansında ortak bir tavır belirlemek amacıyla Mustafa Kemal'e başvurmuştur. 20 Ekim tarihli, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına hitap eden ikinci bir telgrafta Tevfik Paşa Babıali ile Büyük Millet Meclisi arasında amaç bakımından tam bir birlik olduğunu, Sevr Antlaşmasını iptal ettirmek ve işgalin sonuçlarını ortadan kaldırmak için beraberce mücadele edildiğini belirterek ulusal birliğin önemini vurgulamış ve vatan uğruna kişisel hırslardan vazgeçilmesi gerektiğini belirtmiştir.

28 Ekim'de İtilaf Devletleri İsviçre'nin Lozan kentinde toplanacak olan konferansa İstanbul ve Ankara hükûmetlerini resmen davet etmiştir. Bunun üzerine iki gün sonra toplanan TBMM, İstanbul hükûmetinin tasfiyesine yönelik 82 imzalı karar tasarısını görüşmüşse de aynı gün sonuç alamamış, ancak 1 Kasım tarihli toplantıda Mustafa Kemal'in sert müdahalesi üzerine saltanatın kaldırılmasına karar vermiştir. 

Kararname, ilga hükmünü geriye yürüterek "İstanbul'daki şeklî hükûmetin 16 Mart 1920'de tarihe intikal ettiğini" bildirmiştir. Aynı gün alınan bir başka Meclis kararıyla 1 ve 2 Kasım günleri milli bayram ilan edilmiştir. 

Mustafa Kemal'in ifadesine göre milletvekillerinin birçoğu saltanatın kaldırılması kararına karşı çıkmışlardır. Bakanlar kurulu başkanı Rauf Bey (Orbay) başta karşı çıktığı karara 29 Ekim'de Mustafa Kemal ile görüştükten sonra taraftar olmuştur. Buna karşılık liberal görüşleriyle tanınan Mersin vekili Selahattin Bey (Köseoğlu) sonuna kadar karara muhalif kalmıştır.

Gerek Rauf gerek Selahattin Beyler daha sonra kaleme aldıkları anılarında, cumhuriyete prensip olarak karşı olmadıklarını, ancak padişahlığı kişisel diktatörlük eğilimlerine karşı bir engel olarak gördükleri için kaldırılmasına muhalif olduklarını anlatırlar.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda 15 Nisan 1923'te yapılan bir değişiklikle, saltanatın lağvına dair kararnameye karşı sözle ve basın yoluyla muhalefet etmek vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmıştır.

Kararnamenin ilanından sonra sadrazam Tevfik Paşa başkanlığında 4 Kasım günü son toplantısını yapan Osmanlı hükûmeti istifasını padişaha sunmuştur. 5 Kasım'da Ankara hükûmetinin İstanbul'daki temsilcisi Refet Paşa (Bele) tüm bakanlık danışmanlarını Divanyolu'ndaki Şark Mahfilinde toplayarak her türlü etkinliğe son vermelerini bildirilmiştir. 7 Kasım'da Babıali'deki başbakanlık dairesi devletçe boşaltılmış ve Osmanlı Devleti'nin resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayi'nin yayınına son verilmiştir.

Sonuçları

VI. Mehmed, İngiliz savaş gemisiyle Malta'ya geliyor. 

9 Aralık 1922

Şeklen "halife" unvanını koruyan VI. Mehmed (Vahideddin) 10 Kasım'da son cuma selamlığına katılmış, ancak yaşamına ve özgürlüğüne yönelik tehditleri gerekçe göstererek 17 Kasım sabahı Boğaziçi'nde demirli bulunan İngiliz zırhlısı HMS Malaya aracılığıyla Malta'ya sığınmıştır.

19 Kasım'da TBMM, veliaht Abdülmecid Efendi'yi halife ilan etmiştir. 3 Mart 1924'te çıkarılan 431 sayılı Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani'nin Türkiye Cumhuriyeti Memalik-i Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun ile halifelik de lağvedilmiş ve tüm Osmanlı Hanedanı mensupları yurt dışına sürgün edilmiştir.

Görüşler

Atatürk

Mustafa Kemal Paşa, saltanatın kaldırılması müzakerelerinde şunları söyler:

"Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. 

Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. 

Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir."

Atatürk, Nutuk'un hadiseyi anlatan bölümünde millî harekete mâni olmaya çalışmış padişah ve sadrazamı bir dizi sert ifade ile tenkit eder ve aynı zamanda saltanat rejiminin miadını doldurduğunu ima eder: 

"Bütün menfaatlerini mülevves bir tahtın, çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta gören...", 

"idrakten mahrum, vicdandan mahrum, birtakım insanlar...", 

"ahmakça teklifat...", 

"sefil... adi bir mahluk... alçak...", 

"Aciz, adi, his ve idrakten mahrum...", 

''padişah ve halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta".


18 Eylül 2025 Perşembe

Atatürk'ün Filistin Açıklaması

Atatürk'ün Filistin Açıklaması

Atatürk, vefatından bir yıl önce yaptığı açıklamada Filistin'e göç eden ve Batı tarafın desteklenen bu göçlerle ortaya çıkan çatışmalar hakkında uluslar arası camiaya yaptığı açıklama..

1929 yılından itibaren yükselen Alman Faşizmi münasebetiyle yüzbinlerce Yahudi, Filistin'e göç etmiş, bu göçlerle çatışmalar meydana gelmiş, ortaya çıkan bu keşmekeş batı tarafından Yahudi yanlısı bir politika gütmesine ön ayak olmuştu. Artan çatışmalarla kitleler halinde Filistin'e yerleşen Yahudiler, satın aldıkları arsa, ev ve gayrimenkullerle özellikle kutsal bölgelere yerleşiyor, Nazi Soykırımını bir fırsata dönüştürmek gayretiyle ileride kendilerine tanınması muhtemel bir özel statü için özellikle Kudüs'ü hedef alıyorlardı.

İlerleyen yıllarda Yahudiler burada kurmak istedikleri devletin ön hazırlıklarını yapmaya başlamış, batı da bu teşebbüse destek verebileceğini, hatta askeri bir müdahalenin gerekebileceğini mevzu bahis ediyorlardı.

Mustafa Kemal Atatürk, hastalığı münasebetiyle siyaset ile yeteri kadar ilgilenemiyor olsa da bu gelişmeleri yakından takip ediyordu. Hakimiyeti Milliye mecmuası vasıtasıyla uluslararası camiaya seslenen Atatürk, Filistin'de mukim bulunan Araplar üzerine yapılacak bir tecavüzü kabullenmeyeceğini açık ve net ifadelerle beyan ediyor.

Açıklama şu şekildedir;

"Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerini musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve islamiyet'e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ve kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."

27 Temmuz 1937 - Hakimiyeti Milliye Mecmuası

Balkanlardan Türkiye'ye Göçler

Balkanlardan (Bulgaristan) Türkiye'ye Göçler

Türk azınlığın en yoğun olduğu Balkan ülkesi Bulgaristan'dır. Cumhuriyet döneminde Türk-Bulgar ikamet sözleşmesiyle göçler bir süre düzene girmiş, dostluk anlaşmasıyla da Türklerin hakları güvence altına alınmıştır. İkamet sözleşmesiyle Bulgaristan'dan gelmek isteyenler Türkiye'ye serbestçe göç etmişler ve mallarını tasfiye etmişlerdir. 1923-1939 döneminde toplam 198.688 göçmen soydaş gelmiştir.

II.Dünya savaşını izleyen yıllarda da göçler devam etmiş ancak Bulgaristan'ın yurtdışına çıkışları hemen hemen yasaklamasından dolayı yıllık ortalama ancak 2100 göçmen gelebilmiş, gelenlerin çoğu da pasaportsuz olarak kaçmıştır. 

Aslında göç talebi çok yüksek olsa da1939-1949 arasında sadece 21.353 kişi Türkiye'ye gelmiştir. Bu dönemdeki göç talebinin nedeni Bulgaristan'daki iktidar partisi Komünist Partinin Türkler üzerindeki politik, kültürel ve dinsel baskısıdır. Köylü Türklere ağır vergiler getirilmiş, ürünlerinin büyük bölümünü devlete vermeleri için baskı yapılmıştır.

Bulgaristan'dan Türkiye'ye en yoğun göç olayı 1950'lerin başlarında yaşanmıştır. 10 Ağustos 1950 de Bulgaristan Türkiye'ye nota vererek 250 bin Türkün gönderileceğinin 1925 tarihli anlaşmaya dayanarak bunların 3 ay içerisinde kabul edilmesi gerektiğini bildirmiştir. İki ay içerisinde 150.000-155.000 Türk, Bulgaristan'dan ayrılmış, Türkiye ikinci ayın sonunda sınırı kapatmak zorunda kalmış, ancak aradan iki ay geçtikten sonra vizesi olanlar için sınırı yeniden açma kararı almıştır. 30 Kasım 1951'e kadar 154, 393 kişi Türkiye'ye gelmiştir. 

Bulgaristan'ın Türk azınlığı göçe zorlamasının nedeni Türkiye'nin Batıya yakınlaşmasının Bulgaristan'ın saflarında olduğu Rusya'yı rahatsız etmesi ve Bulgaristan aracılığıyla Ankara'ya baskı uygulama politikasıdır. Görüldüğü üzere Balkanlardan Türkiye'ye yönelen zorunlu göçler tamamen siyasi konjonktürün ürünüdür.

1951 de Stalin'in ölümüyle de bağlantılı olarak, Bulgaristan'da bir yumuşama görülmüş, bu sürede göçler yavaşlamış, 1952-60 yılları arasında sadece 93 kişi göç etmiştir.

1950-51 döneminde Bulgaristan'dan gelenlerin yakınları orda kalmış ve parçalanmış aileler oluşmuştur. Bu ailelerin birleştirilmesi amacıyla 21 Ağustos 1966'da Türk-Bulgar ikili bildirisi yayımlanmış, Mart 1968'de "Türkiye-Bulgaristan Yakın Akraba Göçü Anlaşması" imzalanmıştır. Bu kapsamda 1968'den 1979'a kadar 120.000 soydaş Türkiye'ye gelmiştir.

Bulgaristan'ın "sosyalist tek ulus devlet" kurma projeleri dahilinde 1980'lere gelindiğinde asimilasyon kampanyaları hız ve şiddet kazanmıştır. Asimilasyon politikası geleneksel Türk kıyafetlerinin giyilmesinin yasaklanması, kamuoyuna açık yerlerde Türkçe konuşulmasının yasaklanmasıyla başlayıp, 1984-85 arasında Türklerin isimlerinin zorla Bulgar isimleriyle değiştirilmesi, Türklerin dini ibadethanelerine gitmelerine izin verilmemesi, bazılarının kapatılması, çeşitli baskı uygulamaları şeklinde devam etmiştir. Verilen demeçlerde Bulgaristan'da Türk olmadığı iddia edilmeye başlanmıştır.

Bulgaristan'ın asimilasyon politikası uygulamasının nedenleri olarak demografik nedenler; Türk nüfusunun Bulgar nüfusundan daha hızlı artması, Kıbrıs sendromu; ülkedeki Türklerin Sofya'ya karşı kullanılması korkusu, stratejik nedenler; Türkiye'ye yakın yerlere Bulgarları yerleştirme isteği, Bulgaristan'daki iç nedenler, Bulgar ulusunun oluşum süreci, muhtemel Sovyet etkisi sayılabilir.

20-21 Mayıs 1989'dan itibaren, Bulgaristan'daki Türklerin direnme hareketleri yoğunlaşmıştır. Kuzey Bulgaristan'dan başlayarak, Türkler kendi aralarında örgütlenerek uygulanan baskı rejimine karşı açıktan direnişe geçmişlerdir. 2 Haziran 1989'da Devlet Başkanı Todor Jivkov eğer Türkiye kapıları açarsa, pasaport verileceğini Türklerin gidebileceğini söylemiştir. 500 bine yakın Türk pasaport için başvurmuştur. 

Bunun üzerine II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'daki en büyük göç olayı yaşanmıştır. Vize uygulamasının kalktığı 2 Haziran - 22 Ağustos 1989 arasında toplam 311.862 Türk, Türkiye'ye gelmiştir. Vize uygulamasının başladığı 22 Ağustos 1989-Mayıs 1990 arasında 34.098 soydaş vize alarak Türkiye'ye geçmiştir.

Bulgaristan pasaport almadıkları takdirde, 6 ay içerisinde geri dönerlerse Türklerin Bulgar vatandaşı olarak kalacaklarını, istediklerinde geri gelip gidebileceklerini, ailelerini gönderebileceklerini, mal-mülk ve paralar ile sosyal haklara sahip olabileceklerini bildirdi. Böylece Haziran 1989 dan, Mayıs 1990 a kadar geri dönenlerin sayısı 133,272 olmuştur. Böylece Türkiye'de kalanlar 212,688'dir.

Todor Jivkov'dan sonra Bulgaristan, Türk azınlığın haklarını yeniden tanımıştır. Böylece ilişkiler daha sıcak bir döneme girmiş, yasadışı olarak gelenler ve aile birleşmeleri dahilinde gelenler dışında göç olayı durmuştur.

Balkanlardan (Romanya) Türkiye'ye Göçler

1930 sayımlarına göre Romanya'da 176.931 Türk ve Tatar, 105.750 Gagavuz, Hıristiyan Ortodoks Türk yaşamaktaydı. Bunların çoğu Bessarabi ve Dobruca'da yaşıyordu. 1930'larda, Romanya ve Türkiye arasındaki anlaşmaya göre 117.095 Türk ve Tatar Türkiye'ye göç etti. II. Dünya Savaşı sırasında da 4201 kişi daha göç etti.

1992 sayımlarında Türk nüfusunun 54.181 olduğu belirlenmiştir. Romanya'dan göçü daha az olmasının sebebi Türk toplumuna göreceli olarak daha özgürlükçü bir ortamın sağlanıp, kültürel ve azınlık haklarının tanınmasıdır.

Doğu bloğunun çöküşüyle Romanya'dan göçün de şekli değişmiş, Türk göçünün yerini ticaret yapmak ve çalışmak için Türkiye'ye Romanya vatandaşlarının yasadışı göçü almıştır. Romen vatandaşlar tekstilden, turizme, ev işlerine, fuhuşça kadar çeşitli sektörlerde izinli veya izinsiz çalışmaktadırlar. Türkiye'yi seçmelerindeki en önemli faktörler hem Türkiye'nin vize uygulamasının olmaması hem de Türkiye'ye ulaşımın kolay olmasıdır.

Balkanlardan (Yugoslavya) Türkiye'ye Göçler

1920'lerde yaklaşık 150 bin Türkçe konuşan Müslüman, çoğunluğu Makedonya'da olmak üzere Eski Yugoslavya'da yaşamaktaydı. 1923-1933 yılları arasında yaklaşık 110 bin göçmen Türkiye'ye gelmiştir. II. Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında göç durmuş hatta yönetim tarafından engellenmiştir.

1950'lerde Yugoslavya'dan serbest göç başlamış, 1952-67 yılları arasında tamamı serbest göçmen olarak yaklaşık 175,392 kişi gelmiştir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Yugoslavya'daki Türklerin tam nüfusunu belirlemek güç olmuştur, çünkü politik atmosfere göre Türkler kendilerini Pomak veya Arnavut olarak tanımlamışlardır. 1970 ve 80'lerde 4500 den daha az göçmen gelmiştir.

Eski Yugoslavya'dan en yoğun göç Bosna-Hersek savaşı sırasında yaşanmıştır. Fakat Balkanlardan gelenlerle karşılaştırdığımızda farklı bir nitelik arz etmektedir. Çünkü Bosna-Hersekli Müslümanlar yani Boşnaklar, Slav asıllı olup sonradan Müslümanlaşmış bir topluluktur. Fakat bir süre Osmanlı hakimiyetinde yaşadıkları için Türkleri tanımaktadırlar.

1991 yılı ortalarından sonra çeşitli Avrupa ülkelerine Bosna-Hersek'ten göç etmek zorunda kalan savaş mağduru veya tehdit altında kalan insanlar olmuştur. 1992 den bu yana Türkiye, ortak kültürel geçmişin varlığı ve "Müslüman ülke" olması nedeniyle Boşnakların "güvenli yer" olarak sığınma talebinde bulundukları ülkeler arasında yer almaktadırlar. 

Türkiye'ye yaklaşık 20.000 kişi gelmiştir. Avrupa ülkelerine kıyasla Türkiye'deki sığınmacı sayısı çok yüksek olmamakla birlikte "geçici sığınma statüsü" içinde yerleştirilmeleri sağlanan Bosnalı göçmenlerin bir kısmı Türkiye'de kalmayı ve vatandaş olabilmeyi istemektedirler. Savaşın bitiminden sonra Türkiye'deki Boşnaklar Mayıs 1996 dan itibaren ülkelerine dönmeye başladılar. 121 kişilik ilk grubu kısa sürede 2000 kişilik bir grup izledi.

Görüldüğü gibi daha önceden Balkan ülkelerinden gelenlerden farklı olarak Boşnakların hem geliş nedenleri (savaş), hem nitelikleri(Müslüman oluşları ama Türk olmamaları), hem değerlendirildikleri statü (sığınmacı), hem de beklentileri (Türkiye'yi nihai hedef olarak değil, başka ülkelere geçmek için bir basamak olarak görmüşlerdir.) farklılık arz etmektedir.

Balkanlardan (Yunanistan) Türkiye'ye Göçler

Cumhuriyet döneminde Yunanistan'dan Anadolu'ya en büyük göç, 1923'te Yunanistan'daki Türklerle, Anadolu'daki Rum halkının mübadelesidir

Her ne kadar iki hükümetin rızalarıyla gerçekleşmiş olsa da mübadele olayında halk tarafından bakacak olursak, bu bir tür zorunlu göçtür. İnsan hakları ve mülkiyet hakları bir ölçüde askıya alınmış, mübadele sırasında bir çok gerginlik yaşanmıştır.

Lozan Barış antlaşması kapsamında kurulan Muhtelit Mübadele Komisyonun hazırladığı antlaşma metni, 10 Kasım 1923'te yürürlüğe girmiştir. Bu değişim sonucunda 100 bin Rum Yunanistan'a gitmiş, yaklaşık 100 bin aileye mensup 400 bin Türk'te Anadolu'ya göç etmiştir.

Mübadele hakkındaki tartışmalar ve suçlamalar hala devam etmektedir. Rumların bu konudaki iddiaları şu şekildedir: göç sırasında çok fazla ölüm olduğu, göçün zorunlu oluşu ve göç edecekleri belirlerken tek ölçütün din oluşu bu yüzden de istem dışı bir şekilde İslamiyet'e yönelerek din değiştirme yoluna gidenlerin olmasıdır.

Lozan Barış Antlaşması'yla ayrıca Batı Trakya resmen Yunanistan'a bırakılırken burada kalan Türk azınlığında hakları garanti altına alınmıştır. Batı Trakya Türk toplumunun hakları Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan 1926 Atina, 1930 ve 1933 Ankara, 1952 Türk-Yunan Kültür, 1968 Türk-Yunan Kültür Protokolü anlaşmalarıyla da pekiştirilmiştir.

Tüm bunlara rağmen mübadeleden sonra Yunanistan etnik olarak homojen bir ülke olduğunu iddia etmektedir. Tek bir azınlığı tanımaktadır ki bu da etnik kökene değil, dini farklılığa göre yapılmakta olup, Müslüman bir azınlıktan bahsedilmektedir. Ülkedeki Müslümanlar Türkler ve Pomaklardır. Bu tür bir politika izlenmesinin amacı azınlık tanımlamasının getireceği hak ve özgürlükler taleplerinin önünü kesmektir. Yunanistan 1923 ten bu yana Türkleri göçe zorlama, bu sağlanamadığı takdirde de onları asimile etme politikaları izlemektedir.

Mübadeleden sonra en yoğun göç, Kıbrıs krizi sonrasında baskıların artmasıyla olmuştur. Aslında bu konuda çok değişik kaynaklar farklı rakamlar gösteriyor olsa da yaklaşık olarak 1934-1960 yılları arasında 23,788 göçmenin Türkiye'ye geldiği söylenmektedir. Bu tarihten sonra daha çok iltica etmek suretiyle Türkiye'ye gelenler veya Türkiye'de ikamet etmekte iken Yunan yönetimince Türk oldukları için vatandaşlıktan çıkarılanlar olmuştur. 

1960-1980 döneminde iltica veya vatandaşlıktan çıkmak suretiyle Türkiye'ye gelen Batı Trakya Türk'ünün 20.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. 1980'den sonra 1200 civarında iltica olmuş, birkaç binde pasaportla ikamet ederken Yunan vatandaşlığından silinmiştir.

1982 sonrası Türk azınlık daha bilinçli ve örgütlü şekilde haklarını aramaya başlamıştır. Yapılan tahminlere göre bugün Yunanistan'da yaşayan Türklerin sayısı 300 bin dolayında olup, 250 bine yakını Batı Trakya'da ikamet etmektedir. 

Batı Cephesi

Batı Cephesi

Birinci Dünya savaşının sonunda Osmanlı devleti Mondros ateşkes antlaşmasını imzalayarak savaştan yenik ayrılmıştı. Mondros ateşkes antlaşmasının maddeleri gereğince Türk ordusunun silah ve cephanesi elinden alınacak, tüm askeri personeli 50.000 ile sınırlandırılacak.

Bu durum karşısından Osmanlı Genelkurmay Başkanı ordunun yeniden düzenlenmesi gerektiğini söyledi ve 9 kolordu ve 20 tümen halinde örgütlenmeyi kabul ettirdi. 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edildi ve Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması ve Osmanlı devletinin genel kurmayın kurduğu kolordu ve tümenin önemi kalmamıştır.

Yunanlılar, Ege de ilerlemeye başlayınca  bazı askeri birliklerden karşılık geldi. Yunanlılar karşısında 17. kolordunun 56. Tümeni hiç karşı koymadı.bir kısmı Yunanlılar tarafından esir alınmış bir kısmı ise terhis edilerek bırakılmıştır. Yunan ordusuna karşı Kuvayi Milliye harekatı kurulmuştur. Kuvayi Milliye harekatı zayıf askeri birliklerden oluşmaktadır.

Kuvayi Milliye ruhu belli bir süre sonra yayılmaya başladı ve halk hep birlikte savaşmaya karar verdi. Müdafaa-i hukuk örgütleri Kuvayi Milliye ye asker ve para sağlama işini üstlendiler. 

Böylece Ayvalık, Salihli, Denizli'ye kadar yunanlılara karşı Kuvayi Milliye cephesi  kuruldu.

Mustafa Kemal o sırada Havza'da idi ve Kuvayi Milliye ile ilgilenerek birliklere gönderdiği emirlerde her işgal eylemine karşı halkın silahlandırılarak karşı konulmasını bildirmişti. Kuvayi Miliye'nin büyük bir kısmını efeler ve Ethem'in emrindeki askerler oluşturuyordu.

Mustafa Kemal Sivas kongresinde Kuvayi Milliye'nin örgütlenmesi gerektiğini söylemiş ve 9 eylül 1919'da Ali Fuat Paşa'ya "Batı Anadolu Genel Kuvayi Milliye Komutanlığı" görevini vermiştir.

Ali Fuat Paşa başarılı olamadığı için 23 ekimde Albay Refet bey gönderildi ve bir rapor hazırlayarak uzun süre batı Anadolu cephesinin komuta altına alınamayacağını bildirdi ve batı cephesi Albay Rafet bey komutasına verildi.
22 haziran 1920'de Yunanlıların saldırısı üzerine Balıkesir ve Bursa düştü.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde büyük tepkiler oluştu ve komutanların cezalandırılması istendi. Mustafa Kemal komutanlar yüzünden değil asker, silah ve mühimmat olmadığı için düştüğünü söylemiştir. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi gerçek bir ordunun kurulması ve Kuvayi Milliye'nin düzenli ordu haline dönüştürülmesini söyledi. Meclisin kararı ile düzenli ordu kuruldu.

Fakat batı cephesinde düzenli ordunun kurulmasını engelleyen 2 sebep vardı. 

1. Firar olayları 

2. Kuvayi Milliye örgütleri ve Ethem'in kuvvetleriydi. 

1. Dünya Savaşında 300 bin civarında asker kaçmıştır. Savaşın doğurdu ekonomik çöküntü, bunalım, açlık ve sefalet savaş başlamasında engelleyici bir durumdu. Asker kaçakları olduğu için düzenli ordu kurulmakta güçlük çekti ve firariler hakkından kanunun kabulüyle İstiklal Mahkemeleri kuruldu.

Batı cephesi sonuçları

  • TBMM hükümeti varlığını tüm Avrupa devletlerine resmen kabul ettirdi ve saygınlığı arttı
  • Avrupa ülkelerinde İngiliz ve Yunan politikasına karşı güvensizlik ve muhalefet başladı.
  • Ordunun kendine güveni geldi
  • Fransızlar, Zonguldak'tan, İtalyanlar, Güney Anadolu'dan çekildiler
  • 2. İnönü Muharebesinin kazanılmasından sonra Sovyet Rusya ve Afganistan gibi dost devletlerde büyük bir memnuniyet duymuş ve Ankara Hükümetine bildirilmiştir.


Çanakkale Cephesi

Çanakkale Cephesi

Çanakkale Cephesi, Ekonomik açıdan büyük sıkıntı çeken Rusya müttefiklerin den yardım istemiştir. İngiltere ve Fransa, Rusya ya boğazlar yoluyla yardım sözü vererek Çanakkale cephesi açılmıştır. 

Bu cephe ile itilaf devletleri başarı elde edip Osmanlı devletinin başkentini ele geçirip Süveyş kanalı il Hint deniz yolu üzerindeki Türk baskısını kaldıracak Trakya üzerinden ittifak devletlerine karşı yeni bir cephe açıp Osmanlı devletini barışa mecbur zorlamış olacaklardı.

İngiliz ve Fransız donanmaları 19 şubat 1915'ten itibaren Çanakkale boğazının iki tarafındaki Türk savunma yerlerini bombalamaya başlamışlardır. Çok şiddetli geçen bu savaş 18 Mart'a kadar sürmüştür.

İngilizler ve Fransızlar donanma çıkarma girişiminde başarılı olamadılar ve büyük bir yenilgiye uğradılar. Çanakkale boğazının geçilmeyeceğini anlayan İngilizler 25 Nisan 1915'de General Hamilton komutasında Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerlerinde katılımıyla Gelibolu yarım adasına çıkarma yaptılar. Bu bölgede 19. Tümen kumandanı olarak Mustafa Kemal, Arıburnu, Anafartalar ve Conkbayır'da düşman kuvvetlerinin yenilgiye uğrattı ve Anafartalar'da ki üstün başarısından dolayı kendine Anafartalar kahramanı unvanı verildi.

Çanakkale'nin karadan da geçilemeyeceğini anlayan itilaf devletleri Ocak 1916 yılında Gelibolu'yu boşalttı. 

Çanakkale savaşı başarılı komutanların sayesinde düşmana Çanakkale'nin geçilemeyeceğini  bütün dünyaya göstermiş oldu.
Çanakkale’nin karadan da geçilemeyeceğini anlayan İtilaf Devletleri, Ocak 1916’da Gelibolu’yu boşaltmak zorunda kaldılar. Çanakkale Savaşları, iyi komutanların yönetimindeki Türk askerlerinin, üstün düşman kuvvetleri tarafından bile yenilemeyeceğini bütün dünyaya göstermiştir.

Çanakkale savaşının sonuçları

  • Savaşın başından beri tarafsızlığını koruyan Bulgaristan ittifak devletlerinin yanına geçip Almanyanın yardım etmesi gereken adımı atmıştır
  • Yunanistan itilaf devletlerine geçmemişken yaklaşan Bulgaristan tehlikesi yüzünden müttefiklerine Selanik'i üs olarak verdi ve kurtuluş savaşına giden yolda bir ortaklık başlatmış oldu
  • 9 ekim de Almanya ve Avusturya orduları kuzeyden, Bulgar orduları ise doğudan girip Belgradı almışlardır
  • Askeri mühimmat yardımı alamayan Rusya da çarlık rejimi ve Bolşevik devrimi yıkılıp Rusya Batı Avrupa dan tamamen uzaklaşmıştır.
  • Bolşevik devrimi ile Rusya savaştan çekilince Osmanlı devleti Rus işgali altındaki topraklarını kurtarmıştır.
  • Amerika Rusya'nın savaştan çekilmesiyle yeni Rus rejimi tehlikesine karşı Batı Avrupa ile hem ilgilenmek hemde destek olmak zorunda kalmıştır.
  • Savaş sonrası İngiltere de büyük bir işsizlik meydana gelmiştir
  • Çanakkale savaşı Osmanlı devletinin 30 yıl gerilemesine sebep olmuştur.
  • Osmanlı devleti yerli sanayi ve tarıma ağırlık vermiştir. Ulusal ekonomi bakanlığı adını "Milli vekaleti" olarak değiştirmiştir. Milliyetçi yasalar çıkarılmıştır.
  • Çanakkale savaşlarında toplam 500 bin insan ölmüş , 1. Ve 2. Dünya savaşlarının 2 yıl uzamasında etkili olmuştur.
  • Osmanlı devletinin başarılı olduğu tek cephe Çanakkale cephesidir.
  • Mustafa Kemal Çanakkale savaşıyla tüm dünyaya adını duyurmuştur.
  • Morali bozulan ve sürekli yenilgiye uğrayan Osmanlı devleti Çanakkale savaşıyla milli bir ruha bürünmüştür.

Çanakkale savaşından 100 binden fazla okumuş askerleri kaybettik ve Osmanlı uzun senelerce bu okumuş askerlerin yokluğunu çekmiştir. Mustafa Kemal bu sözüyle bunu çok güzel özetlemiştir. “Biz Çanakkale’de bir Dar-ül fünun (Üniversite) gömdük."


Ermeni Sorunu

Ermeni Sorunu

Günümüzde içinden çıkılması güç bir durum haline gelmiş olan bir sorundur. Ermeni Sorunu. Tıpkı geçmişte Osmanlı’ya yapıldığı gibi günümüzde de Türkiye üzerine oynanan bir oyundur.

Dünya üzerinde, Asya ve Avrupa kıtalarını birleştirmesi münasebetiyle, çok zengin yer altı kaynaklarının olması sebebiyle ve dünyanın sayılı turizm merkezlerinin bulunması sebebiyle birçok asalak geçinen ülkenin gözü üstünde olan bir ülkedir Türkiye. Üç kıtaya yayıldığı dönemde fethettiği ülkelere hoşgörü ve insanlığı götüren Osmanlı’ya devşirme olarak giren Ermeniler hanedan da vezirliğe kadar yükselmişler, memleket idaresinde söz sahibi olmuşlardır.

Tamamı Türk ismiyle anılır olmuş, Türklerden fazla Türk olmuşlardır.

Kısaca asırladır Ermeniler ve Türkler bu topraklarda kardeşçe yaşamışlardır. Fakat başta söylediğimiz gibi; Osmanlıyı yaptığı savaşlarda yenemeyen dış mihraklar, ülkeyi işgal etmiş, kendi arasında paylaşmış, fakat yapılan istiklal savaşı neticesinde, bozguna uğrayarak terk bu toprakları terk etmek zorunda kalmıştır. Ama faşizan duygularından vazgeçmeyerek, Türkiye topraklarından almak istedikleri payın hesabını yapmaya devam etmişlerdir.

Sırf bu sebepten dolayı Ermeni halkıyla Türk halkını yaptıkları entrikalarla birbirine düşürmeyi başarmışlardır. Daha kısa bir zaman öncesine kadar sofrasını paylaştığı komşusuna düşmanlık besler hale getirmişlerdir. Tabi bu konuda Ermeni insanının şiddete yatkın tavrı da tetikleyici olmuştur.

Dış güçler tarafından; sizin hakkınız özgürlük, siz başka bir milletsiniz, Türkler sizi sömürüyor, propagandalarına kanan, adına; “Komitacılar” denilen bir grup. 

I. Dünya savaşı sırasında, Türk askeri cephede çarpışırken, yerleşim yerlerini işgal edip, kadın çocuk demeden katletmeye başlamışlardır.

Devlet tarafından bu olayları bastırma hareketleri provoke edilip;

"Soykırım" olarak adlandırılmıştır. Bu durum daha sonraki yıllarda tırmanış gösterip, Türkiye’nin 70’li yıllarda yaşadığı buhranı fırsat bilip Avrupa’da bir takım faaliyetler gösterip "Asala Militanlarınca" Büyük Elçi ve Ataşelere suikastlar düzenlemişlerdir. 

Bu durum diplomatik kanallarca yapılan girişimler sonucu bastırılmıştır. Fakat 80’li yılarda kurulan PKK terör örgütü ekmeklerine yağ sürmüş ve örgüte açık destek vermişlerdir. Öldürülen birçok teröristin üzerinden Ermenistan kimliği çıktığı bilinmektedir.

Bütün bu yaşanan olayların sebebi; Türkiye’den pay koparmaya çalışan dış güçlerin işidir. Fakat Ermenilerin çıkarları da yabana atılmamalıdır. Dünya üzerinde ülkelerin meclislerinden Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığına dair kararlar geçirtmeye çalışmaktadırlar. 

Dünya ülkelerinin yarısından fazlası tarafından soykırım olmuştur şeklinde bir karar alınırsa, büyük paralar kazanacaklardır. Bugüne kadar bu teklif 20 ülkede ve Amerika’da 41 eyalette kabul edilmiştir.


Kurtuluş Savaşı Nedenleri

Kurtuluş Savaşı Nedenleri

Kurtuluş savaşı bir işgale uğramış yurt topraklarını savunma ve işgal kuvvetlerine karşı verilen mücadelenin ifade edilmesidir. Kısacası Kurtuluş savaşı'nın temel nedeni yada gerekçesi İşgal edilen ve düşman elinde olan toprakların tekrar kazanılmasıdır. 

Ayrıntılı olarak Kurtuluş savaşı'nın yada mücadele edilmesinin nedenleri Amasya genelgesi ile Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından kaleme alınmış ve resmen 22 Haziran 1919 tarihinde gerekli kişi ve kurumlara duyurulmuştur.

Amasya genelgesinde Kurtuluş savaşı'nın nedenleri (Gerekçeler) şöyledir:

1. Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. (Gerekçe)

2. İstanbul Hükümeti, üzerine düşen görevi yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok durumuna düşürmektedir.

3. Milletin geleceğini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. (Amaç ve yöntem)

4. Her türlü etki ve denetimden uzak bir kurul oluşturulmalıdır. (Temsil Kurulu)

5. Anadolu’nun en güvenilir yeri olan Sivas’ta milli bir kongre düzenlenmeli, bunun için de her bölgeden üç delege Sivas’ta olacak şekilde yola çıkmalıdır.

6. Delegelerin seçimlerini Redd-i İlhak, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri ve belediyeler yapacaktır.

7. Doğu illeri için 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır.

8. Mevcut askeri ve milli örgütler kesinlikle dağıtılmayacak, komuta bırakılmayacak ve başkalarına teslim edilmeyecek.

9. Bu genelge sır olarak tutulmalı ve delegeler kimliklerini gizli tutarak seyahat etmelidirler.

Kurtuluş Savaşı Öncesi Durum

Kurtuluş Savaşı Öncesi Durum

Osmanlı Devleti ’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini belirleyen Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918) ile Anadolu ve Trakya her türlü işgale açık bir duruma geliyordu. Çünkü Mondros ateşkes hükümleri galip devletlere gerekli gördükleri her yeri işgal etme hakkı tanıyordu. Ülke işgale uğrarken Padişah için önemli olan; saltanatın, halifeliğin ve hanedanın selameti idi.

Bu antlaşma çok ağır koşulları içerirken, İstanbul Hükümeti ileride yapılacak barış görüşmelerinde bu koşulları hafifletebileceğini umuyordu. Mondros Ateşkes antlaşmasının hemen ardından işgaller başladı. Bu antlaşmanın 7 inci maddesine göre, İtilaf devletleri güvenliklerini tehdit eden bir durumu bahane ederek istedikleri bölgeleri işgal edebileceklerdi.

Boğazlar İngilizlerin kontrolüne geçti. İngilizler Çanakkale, Musul, Batum, Antep, Konya, Maraş, Samsun, Bilecik, Merzifon, Urla ve Kars’ı işgal ettiler. Fransızlar ise; Trakya’daki demiryolunun önemli istasyonlarını, Dörtyol, Mersin, Adana ve Afyon istasyonunu işgal ettiler. İngilizler tarafından işgal edilen, Güney Doğu’daki bazı iller daha sonradan Fransızlara terk edilmiştir.

İtalyanlar ise Antalya, Kuşadası, Bodrum, Fethiye ve Marmaris’i işgal ettiler. Konya ve Akşehir’e de asker yolladılar. Mondros Mütarekesi’nin Doğu Anadolu’da 6 vilayetin Ermenilere bırakılacağına ilişkin maddesi Ermenileri harekete geçirdi.

Ermeniler kurdukları Alaylarla Doğu Anadolu’da yayılmaya ve bölgedeki Türklere zulüm ve baskı yapmaya başladılar. Kozan, Osmaniye, Mersin ve Adana’ya Fransızlarla birlikte Ermeni çetecileri de geldi. Yunanlılar kendilerine vaat edilen Ege Bölgesi’ni ele geçirmek üzere, İngiliz, Amerikan ve Fransız savaş gemilerinin koruması altında, 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgale başladılar.

İzmir’in işgaline tepki olarak gazeteci Hasan Tahsin tarafından düşmana atılan ilk kurşun Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı olmuştur. Daha sonra Yunanlılar 3 koldan Ege Bölgesi’ni işgale başladılar. Mondros ateşkes antlaşmasından sonra işgallerin başlamasına karşılık Padişah ve Osmanlı Hükümeti işgallere karşı ses çıkarmamışlar, orduyu geliştirip güçlendirmeye yönelmemişler, sadece kendi çıkarlarını düşünmüşler, çekingen ve korkak davranmışlar, ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için hiçbir tedbir almamışlardır.

Kurtuluş savaşımızda işgallere karşı ilk silahlı direniş Güneydoğu Anadolu’da Fransızlara karşı başlamışsa da, ilk Kuvayı Milliye hareketi Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı oluşturulmuştur. Yunan birliklerinin İzmir’i işgal etmesi ve Anadolu içlerine ilerlemeye başlamasına seyirci kalan Osmanlı Hükümeti’nden artık hiçbir şey beklenemezdi. Bu durum, Kuvayı Milliye’nin doğuşunu ve Milli Mücadele’nin başlamasını kolaylaştırıcı etkenler olmuştu.

MUSTAFA KEMAL’İN SAMSUN’A ÇIKIŞI VE KONGRELER

Gelişmeleri yakından takip eden Mustafa Kemal Paşa, Türk Halkının ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız ve şartsız olarak bağımsız, yeni bir Türk devleti kuracak güçte olduğunu inanıyordu. Padişahın ve İstanbul Hükümeti’nin teslimiyetçi tutumu karşısında kurtuluş yolunun Milli Mücadele olduğunu anlamıştı. Düşman işgallerine karşı bazı bölgelerde gösterilen direniş ve milli teşekküllerin kurulması da onu umutlandırmıştı.

Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmek için bir fırsat aradığı sırada, Karadeniz’deki Pontus Rum çetelerinin bölgedeki Türklere karşı saldırıları artmıştı. İngiltere asayiş ve sükunun sağlanmaması durumunda bölgeyi işgal edeceğini bir nota ile İstanbul Hükümeti’ne bildirdi. Padişah bölgedeki güvenliğin sağlanması için Mustafa Kemal Paşa’yı 9.Ordu Müfettişliğine atamıştır. Güvendiği arkadaşlarını yanına alan Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Bu tarih aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın fiilen başladığı tarihtir.

Mustafa Kemal, askeri örgütlenmeyi sağlamak için Havza’dan Anadolu’daki tüm komutanlarla temasa geçmiştir. Komutanlara ve Valilere yayınladığı genelgelerle (Havza Genelgesi) halka felaketin büyüklüğünün anlatılmasını ve işgallere karşı da mitinglerin yapılmasını istemiştir. İlk miting 30 Mayıs 1919’da Havza’da yapılmıştır.

Kurtuluş Savaşı Nedenleri
Kurtuluş savaşı bir işgale uğramış yurt topraklarını savunma ve işgal kuvvetlerine karşı verilen mücadelenin ifade edilmesidir. Kısacası Kurtuluş savaşı'nın temel nedeni yada gerekçesi İşgal edilen ve düşman elinde olan toprakların tekrar kazanılmasıdır. 

Ayrıntılı olarak Kurtuluş savaşı'nın yada mücadele edilmesinin nedenleri Amasya genelgesi ile Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından kaleme alınmış ve resmen 22 Haziran 1919 tarihinde gerekli kişi ve kurumlara duyurulmuştur.

Amasya genelgesinde Kurtuluş savaşı'nın nedenleri (Gerekçeler) şöyledir:

1. Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. (Gerekçe)

2. İstanbul Hükümeti, üzerine düşen görevi yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok durumuna düşürmektedir.

3. Milletin geleceğini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. (Amaç ve yöntem)

4. Her türlü etki ve denetimden uzak bir kurul oluşturulmalıdır. (Temsil Kurulu)

5. Anadolu’nun en güvenilir yeri olan Sivas’ta milli bir kongre düzenlenmeli, bunun için de her bölgeden üç delege Sivas’ta olacak şekilde yola çıkmalıdır.

6. Delegelerin seçimlerini Redd-i İlhak, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri ve belediyeler yapacaktır.

7. Doğu illeri için 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır.

8. Mevcut askeri ve milli örgütler kesinlikle dağıtılmayacak, komuta bırakılmayacak ve başkalarına teslim edilmeyecek.

9. Bu genelge sır olarak tutulmalı ve delegeler kimliklerini gizli tutarak seyahat etmelidirler.

Mısak-ı Milli (Misak-ı Millî)

Mısak-ı Milli, Türklerin Kurtuluş Savaşının siyasi manifestosu olan altı maddelik bir bildiri adıdır. İstanbul'da toplanan son Osmanlı Meclisi tarafından bu bildiri 28 Ocak 1920 yılında oybirliği ile kabul edilmiştir ve kabul edildikten sonraki 17 Şubat'ta kamuoyuna açıklanmıştır.

Bildiri, I. Dünya Savaşı'nı sona erdirecek olan barış antlaşmasından Türkiye'nin kabul ettiği askeri şartları içerir. Bildiri Mebusan Meclisinde "Ahd-ı Milli Beyannamesi" adıyla kabul edilmiş, daha sonradan " Mısak-ı Milli" olarak adlandırılmıştır. Her iki deyimle Ulusal Yemin anlamına gelir. Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları, tabi bazı ayrıntılar hariç, Mısak-ı Milli ilkeleri doğrultusunda gerçekleşmiştir.

Misak-ı Milli' de Alınan Kararlar

Erzurum ve Sivas civarlarında oluşan kongrelerinde saptanıp ve ardından olgunlaştırılan ilkeler doğrultusunda son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından gizli oturumda oy birliği ile 28 Ocak 1920 tarihinde alınan ve Türkiye' nin kabul edebileceği barış koşullarını açıklayan 6 maddelik bildiridir. Mısak-ı Milli temelinde Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık savaşlarının bir programı niteliğindedir.

6 Maddeden Oluşan Misak-ı Milli Kararları Özetle Şunlardır :

Arap kökenli halkın oturuduğu aynı zaman da Mondros Mütakeresi imzalandığı tarihte yabancı devletlerin işgal ettikleri bölgelerin gelecekleri, halkın serbest ve kendi oyuyla belirlenecektir;  Mütakere sınırları içerisinde Osmanlı - İslam çoğunluğunun çoğunluk olarak yerleşmiş bulunduğu kısımların tümü, gerçekte ya da hükmen hiç bir neden ile birbirinden ayrılmayacak bir bütündürler.

Mısak-ı Milli Nedir? 

İlk serbest bırakıldıkları anda tekrardan kendi istekleri doğrultusunda anavatana katılan Kars, Ardahan ve Batum' da gerekirse tekrardan bir halk oylaması yapılabilecektir.

Batı Trakyanın hukuki durumuda, hakın kendi özgürlüğü içinde verecekleri oylarla saptanacaktır. 

İsstanbul ve Marmara Denizinin her türlü güvenliği, tehlikeden uzak tutulması, Boğazların ise ticaret gemilerine açılması ilgili devletler aralarındaki anlaşma ile sağlanmalıdır.

Misak-ı Milli kararları doğrultusunda belirlenen ilkeler çerçevesinde azınlıkların hukuki hakları, komşu ülkelerde yer alan müslümanlarında aynı haklardan yararlanması koşuluyla azınlıklar güvence altında olucaktır.

Türkiye' nin siyasal, adli ve mali olarak tam bvağımsızlığı kabul edilecektir ; bu konularda hiç bir kayıt ve kısıtlama getirilmeyecektir.


Sakarya Meydan Muharebesi

Sakarya Meydan Muharebesi


23 Ağustos – 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan. Türk milleti için bir ölüm kalım savaşı olan Sakarya Meydan Muharebesi; Kurtuluş Savaşı içinde kader tayin edici olmuştur.

Bu savaştan önce Yunanlıların başlıca hedefi; Ankara yönünde ilerleyerek, Türk Ordusunu yok etmek ve Kurtuluş Savaşı’nın sembolü ve direniş merkezi haline gelen Ankara’yı ele geçirmekti. 

Böylece Türk azim ve direnme gücü yok edilmiş olacaktı. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün emir ve komutasında, Türk ulusunun kanıyla yapılan ve dünya harp tarihine en uzun meydan muharebesi; Türk Kurtuluş Savaş’ı tarihine de subay muharebesi diye geçen Sakarya Destanı 21 gün 21 gece devam etmiş ve 13 Eylül günü Yunanlıların Sakarya Nehri’nin doğusunu tamamen terk etmesiyle son bulmuştur.

Başkomutan Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesi sırasında ülke savunmasını şu şekilde ifade etmiştir. 

"Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O sathı bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça bırakılamaz. Onun için küçük, büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir; fakat, küçük büyük her birlik durabildiği noktadan yeniden düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, ona uymaz; bulunduğu mevzide sonuna kadar durmaya ve direnmeye mecburdur."

Taarruz inisiyatifinin Türk Ordusu’na geçmesini sağlayan Sakarya Zaferi, TBMM hükümetine siyasi başarı kapılarını aralamış Türk milletinin özgürlüğünü ve vatanını kurtaracağı inancını da kuvvetlendirmiştir.

Sakarya Meydan Muharebesi

Sakarya Savaşı sonunda; Türk Ordusu’nun 1683 yılındaki 2.Viyana Kuşatmasındaki yenilgisinden beri süregelen çekilmesi sona ermiştir. Bu savaş, Türk ordusu’nun son savunma savaşıdır.
Düşman 10 Eylül’de karşı taarruzla Afyon-Kütahya hattına kadar atılmıştır. Savaş Türk ordusunun üstün zaferiyle sonuçlanmıştır.

Sonuçları:

  • Ulusal Kurtuluş Savaşının son savunma savaşıdır.
  • Düşmanın saldırı gücü tükenmiş, Türk topraklarını ele geçirme istek ve umudu yok olmuş, savunmaya geçmişlerdir.
  • Bu savaşa Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü Paşalar katılmıştır. Subaylar savaşıdır.
  • M. Kemal’e mareşallik rütbesi ve Gazi ünvanı ( 19 Eylül 1921) verilmiştir.
  • Sovyetler Birliği ile Kars, Fransızlarla Ankara Antlaşmaları imzalanmıştır.
  • TBMM Anadolu’da kesin egemenlik sağlamıştır.
  • TBMM’nin yaşama ve varolma mücadelesindeki en büyük başarısıdır.


8 Eylül 2025 Pazartesi

Lozan Barış Konferansı (11 Kasım 1922–24 Temmuz 1923)

Lozan Barış Konferansı (11 Kasım 1922–24 Temmuz 1923), İsviçre'nin Lozan (Lausanne) şehrinde 8 ay süren, Kurtuluş Savaşı sonrasında tamamen geçersiz kalmış olan Sevr Antlaşması'nın yerine geçecek Lozan Antlaşması'nın görüşüldüğü konferanstır. 

Konferansa Türkiye, Britanya, Fransa, İtalya, Yunanistan, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı ve Japonya katılmıştır. ABD gözlemci olarak katılmıştır. Boğazların görüşüldüğü komisyona ise Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgarisan da katılmıştır.

Lozan Antlaşması'na ilişkin sınırlar; Türkiye-Yunanistan-Bulgaristan

İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon'un koordinatörlük ettiği konferansa Türk heyeti başdelegesi olarak İsmet İnönü seçilmiştir. İsmet İnönü'nün Misak-ı Milli'den ödün vermemesi ve itilaf devletlerinin taleplerinden vazgeçmemesi sebebiyle konferans zorlu geçmiş ve 3 Şubat 1923'te konferansa ara verilmiştir. 23 Nisan 1923'te ikinci oturum başlamış ve 23 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalanmıştır.

Delege Heyeti Seçimi

Başdelege olarak dönemin başbakanı Rauf Orbay ve dışişleri bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk gibi isimler konuşulurken Mustafa Kemal Atatürk, Mudanya mütarekesindeki başarısı ve askeri geçmişinden gelen disiplininden dolayı İsmet İnönü'yü önermiştir. 

TBMM'de İsmet İnönü'nün başvekil olarak kabul edilmesiyle Atatürk, Tengirşenk'ten görevinden istifa etmesini rica etmiş ve konferans süresince dışişleri bakanı İsmet İnönü olmuştur. İnönü'nün kendi deyimiyle bir amatör diplomat olması, konferansta bazı sorunlara neden olurken Türkiye heyetinin lehine sonuçlar da doğurmuştur.

Türk Heyetine Lozan'a gitmeden önce kesin olarak izlemeleri istenen 14 maddelik bir yönerge verilmiştir. Misak-i milli esaslarına dayanan bu yönergede doğu bölgelerinde bir ermeni yurdunun kurulmasının ve kapitülasyonların kesin reddi ve ısrar halinde görüşmelerin kesilmesi; 

Süleymaniye, Musul ve Kerkük'ün talep edilmesi, Suriye sınırının güney ve güneydoğuya çekilmesi, Anadolu kıyılarına yakın adaların talep edilmesi, Trakya'da 1914 sınırının elde edilmesi, Batı Trakya'da plebisit talep edilmesi, Boğazlarda yabancı varlıkların reddi, azınlıklar sorununda mübadele uygulanması, Osmanlının borçlarının Osmanlıdan ayrılan devletlerce paylaştırılması, Türk ordusuna herhangi bir sınırlamanın reddedilmesi ve Türkiyedeki yabancı şirket ve okul gibi kurumların Türk kanunlarına tabi olması vardı.

Lozan Konferansına katılacak Türk Delege Heyeti 8 Kasım 1922 günü doğu ekspresiyle İstanbul'dan hareket etmiş ve 11 Kasım 1922 akşamı Lozan'a vardı. Türk Delege Heyeti Başkanı, Lozan yolculuğu sırasında heyet mensuplarına ilk Başkanlık Genel Bildirisini 11 Kasım 1922'de tebliğ etti.

Konferansın Arka Planı

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletleri tarafından Mondros Mütarekesi'ne zorla imzaya zorlanmıştır. Mütareke hükümlerine göre, İtilaf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını işgal etme ve yönetimini ele geçirme hakkına sahipti.

Osmanlı İmparatorluğu'nun işgali karşısında Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki Milli Mücadele hareketi başlamıştır. Yunanistan ve Ermenistan ile de savaşan Milli Mücadele hareketi, İtilaf Devletleri'nin işgaline karşı başarılı olmuş ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarak itilaf devletleri ile Mudanya Mütarekesini imzalamıştır.

Konferansın Amaçları ve Komisyonlar

Lozan Barış Konferansı'nın amaçları, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yıkılan Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını, sınırlarını ve diğer sorunlarını çözmekti. Konferans, İngiltere, Fransa ve İtalya'nın başkanlık ettiği üç komisyondan oluşmaktaydı. Türk heyeti bir komisyon kurmayı talep etse de diğer devletler tarafından reddedildi. 

Sınırlar, uyrukluk ve boğazların görüşüldüğü birinci komisyona İngiltere, Türkiye'de yabancılara uygulanacak kanunlar ve kapitülasyonların görüşüldüğü ikinci komisyona İtalya, ekonomik ve mali işler ve borçların görüşüldüğü üçüncü komisyona ise Fransa başkanlık etmiştir.

Konferansın Katılımcıları

Lozan Barış Konferansı'na Türkiye Cumhuriyeti, Britanya İmparatorluğu, Fransız Cumhuriyeti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yunanistan Krallığı, Romanya Krallığı ve Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı (Yugoslavya) temsilcileri katıldı. Türkiyeyi İsmet İnönü, İngiltereyi Lord Curzon, Fransa'yı Mösyö Bareré, İtalya'yı Marki Garroni, Japonya'yı Baron Hayashi, Yunanistanı Venizelos, Romanya'yı Duca ve Yugoslavyayı Nintchitch, Sovyetleri ise Çiçerin'in başdelegeliğindeki heyetler temsil etmiştir.

Lozan konferansına katılan Türk delege kurulu

Delegeler

  • İsmet Paşa (İnönü): Dışişleri Bakanı, Delegasyon Başkanı
  • Dr. Rıza Nur Bey: Sağlık Bakanı
  • Hasan Bey (Saka): Eski Maliye Bakanı

Danışmanlar

  • Münir Bey (Ertegün): Dışişleri Bakanlığı Hukuk danışmanı
  • Muhtar Bey (Cilli): Eski Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarı
  • Veli Bey (Saltıkgil): Burdur Mebusu
  • Zülfü Bey (Tigrel): Diyarbakır Mebusu
  • Zekai Bey (Apaydın): Adana Mebusu
  • Celâl Bey (Bayar): Eski Ekonomi Bakanı ve İzmir Mebusu
  • Şefik Bey (Başman): Maliye Denetleme Kurulu Başkanı
  • Semiyettin Bey (Başak): İstanbul Evkaf Hukuk Danışmanı
  • Şevket Bey (Doruker): Yarbay, Milli Savunma Bakanlığı Deniz Dairesi Müdürü
  • Tevfik Bey (Bıyıklıoğlu): Kurmay Yarbay
  • Tahir Bey (Taner): Adliye Bakanlığı Müsteşarı
  • Nusret Bey (Metya): Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Danışmanı
  • Yusuf Hikmet Bey (Bayur): Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müdürü
  • Zühtü Bey (İnhan): Üniversite öğretim üyesi
  • Fuat Bey (Ağralı): Maliye Bakanlığı Hesap İşleri Genel Müdürü
  • Mustafa Şeref Bey (Özkan): Dışişleri Bakanlığı Müşaviri
  • Şükrü Bey (Kaya): Mülkiye Müfettişi
  • Hamit Bey (Hasancan): Kızılay İkinci Başkanı
  • Cavit Bey: Eski Maliye Bakanı
  • Haim Nahum: Türkiye Musevileri Hahambaşı, Yüksek Mühendis Mektebi (İTÜ) Fransızca öğretmeni
  • Baha Bey: Adliye Bakanlığı Mezhep İşleri Müdürü
  • Feyzi (Fevzi) Pirinççioğlu: Bayındırlık Bakanı

Basın Danışmanları

  • Ruşen Eşref (Ünaydın): Yazar
  • Yahya Kemal Bey (Beyatlı): İstanbul Darülfünunu Müderrisi

Genel Sekreter ve Danışman

  • Reşit Saffet Bey (Atabinen): Devlet Şurası Azası

Tercüman

  • Hüseyin Bey (Pektaş): Robert Koleji İkinci Müdürü

Katipler

  • Nanemolla Hafız Mehmet Efendi (Ercan)
  • Hesapçı Mehmet Ali Efendi (?)

Sekreterler

  • Ali Bey (Türkgeldi): Dışişleri Bakanlığında görevli
  • Mehmet Ali Bey (Balin): Dışişleri Bakanlığında görevli
  • Cevat Bey (Açıkalın): Dışişleri Bakanlığında görevli
  • Celâl Hazım Bey (Arar): Dışişleri Bakanlığında görevli
  • Saffet Bey (Sav): Kızılay Genel Müdürlüğünde görevli
  • Süleyman Saip Bey (Kıran): Dışişleri Bakanlığında görevli
  • Rıfat Bey: Dışişleri Bakanlığının eski memuru
  • Dr. Nihat Reşet Bey (Belger): Paris basın temsilcisi

İsmet Paşa'nın yaverleri

  • Atıf Bey (Esenbel): Süvari Binbaşı
  • Sabri Bey (Artuç): Süvari Binbaşı

Konferansın Süreci

Lozan Barış Konferansı, 11 Kasım 1922 tarihinde başladı. Konferans, Türkiye'nin bağımsızlık talebi nedeniyle çetin geçmiştir. Türkiye, kayıtsız şartsız bağımsızlığını elde etmek için İtilaf Devletleri ile uzun ve zorlu görüşmeler yürütmüştür.

Konferans, 24 Temmuz 1923 tarihinde sona erdi. Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalandı.

Konferansın Sonuçları

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını ve egemenliğini uluslararası alanda tanıyan ilk antlaşmadır. Antlaşma, Türkiye'nin topraklarını, sınırlarını ve diğer sorunlarını çözüme kavuşturmuştur.

Lozan Barış Antlaşması'nın başlıca sonuçları şunlardır:

Türkiye Cumhuriyeti, bağımsız ve egemen bir devlet olarak tanınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları, Karadeniz'den Ege Denizi'ne kadar uzanmıştır.

Doğu Anadolu'nun statüsü, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği altında kalmıştır.

Boğazlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği altında uluslararası bir statüye kavuşmuştur.

Rumların mübadelesi gerçekleştirilmiştir.


7 Eylül 2025 Pazar

Lozan Antlaşması

Lozan Antlaşması (Dönemin Türkçesi ile Lozan Sulh Muâhedenâmesi), Lozan Barış Konferansı sonrasında 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Britanya İmparatorluğu, Fransız Cumhuriyeti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yunanistan Krallığı, Romanya Krallığı ve Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı (Yugoslavya) temsilcileri tarafından, Leman Gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace'ta imzalanmış bir barış antlaşmasıdır.

Sevr Antlaşması'na göre Osmanlı topraklarının paylaşımını gösteren harita.

1920 yazına gelindiğinde I. Dünya Savaşı'nın galipleri mağluplar ile hesaplaşmalarını bitirmiş, savaşı kaybeden ülkelere barış antlaşmalarının kabul ettirilmesi süreci tamamlanmıştı. 

Almanya'ya 28 Haziran 1919'da Versay'da, Bulgaristan'a 27 Kasım 1919'da Neuilly'de, Avusturya'ya 10 Eylül 1919'da Saint-Germain'de, Macaristan'a da 4 Haziran 1920'de Trianon'da anlaşmalar imzalatılmış ancak hesaplaşılmayan tek mağlup Osmanlı İmparatorluğu ile 10 Ağustos 1920'de Sevr'de Fransa'nın başkenti Paris'in 3 km batısındaki Sevr banliyösünde bulunan Seramik Müzesi'nde anlaşma imzalanmıştır. 

Ankara'da TBMM'nin Sevr Antlaşması'na tepkisi çok sert oldu. Ankara İstiklâl Mahkemesinin 1 numaralı kararı ile anlaşmaya imza koyan 3 kişiyi ve Sadrazam Damat Ferit Paşa'yı idama mahkûm etti ve vatan haini ilan etti. 

Yunanistan dışında Sevr'i hiçbir ülkenin meclislerinde onaylamaması nedeni ile Sevr bir antlaşma taslağı olarak kaldı. Onaylanmamış olmasının yanı sıra Anadolu'daki mücadelenin de başarıya ulaşması ve zaferle sonuçlanması neticesinde Sevr Antlaşması hiçbir zaman uygulanamadı. 

Buna karşın, İzmir'in Kurtuluşu ile Lozan Antlaşması'na giden süreçte Birleşik Krallık içinde 2 uçak gemisinin de bulunduğu donanmayı İstanbul'a göndermiştir. 

Aynı süreçte ABD de 13 yeni savaş gemisini Türkiye sularına göndermiştir. Ayrıca, Amiral Bristol komutasındaki USS Scorpion gemisinin istihbarat görevi de yapmak suretiyle 1908-1923 arası sürekli olarak İstanbul'da bulunduğu bilinmektedir.

İlk görüşmeler

TBMM Hükûmeti'nin Yunan kuvvetlerine karşı elde ettiği zaferin ardından Mudanya Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından sonra İtilaf Devletleri 28 Ekim 1922'de TBMM Hükûmeti'ni Lozan'da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler. 

Barış şartlarını görüşmek için konferansa önce Başvekil Rauf Orbay katılmak istemiştir. Fakat Mustafa Kemal Atatürk, İsmet Paşa'nın katılmasını uygun görmüştür. Mustafa Kemal Paşa Mudanya görüşmelerine de katılan İsmet Paşa'nın Lozan'a baş temsilci olarak gönderilmesini uygun buldu. 

İsmet Paşa Dışişleri Bakanlığına getirildi ve çalışmalar hızlandırıldı. İtilaf Devletleri Lozan'a TBMM Hükûmeti üzerinde baskı kurmak için İstanbul Hükûmeti'ni de davet ettiler. Bu duruma tepki gösteren TBMM Hükûmeti, 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırdı.

TBMM Hükûmeti, Lozan Konferansı'na katılarak Misak-ı Milli'yi gerçekleştirmeyi, Türkiye'de bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemeyi, kapitülasyonları kaldırmayı, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunları (Batı Trakya, Ege adaları, nüfus değişimi, savaş tazminatı) çözmeyi ve Türkiye ile Avrupa devletleri arasındaki sorunları (ekonomik, siyasal, hukuksal) çözmeyi amaçlamış Ermeni yurdu ve kapitülasyonlar hakkında anlaşma sağlanamazsa görüşmeleri kesme kararı almıştır.

Lozan'da TBMM Hükûmeti, sadece Anadolu'ya saldıran ve orada yendiği Yunanlarla değil I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ni mağlup eden devletlerle de karşılaşıp hesaplaştı ve artık tarihe karışmış olan bu imparatorluğun tüm tasfiye davaları ile yüzleşmek zorunda kaldı. 

20 Kasım 1922'de Lozan görüşmeleri başlamıştır. Osmanlı borçları, Türk-Yunan sınırı, boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapitülasyonlar üzerinde uzun görüşmeler yapılmıştır. Ancak kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul'un boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştır.

İkinci görüşmeler

Amerikan Dayton News gazetesinin Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından sonra Türkiye'nin Ermeni Kırımı'nın sorumluluğunu üstlenmemesini eleştiren bir karikatürü. (1924)

Temel konularda tarafların tavize yanaşmaması ve önemli görüş ayrılıkları çıkması üzerine 4 Şubat 1923'te görüşmelerin kesilmesi savaş ihtimalini yeniden gündeme getirmiştir. Başkomutan Müşîr Mustafa Kemal Paşa Türk Ordusu'na savaş hazırlıklarının başlamasını emretmiştir. 

Sovyetler Birliği eğer tekrar savaş çıkarsa bu sefer Türkiye'nin yanında savaşa gireceğini duyurmuştur. Haim Nahum Efendi öncülüğündeki azınlık temsilcileri de Türkiye'yi destekleyerek arabulucu olmuşlardır. Yeni bir savaşı ve kendi kamuoyunun tepkisini göze alamayan İtilaf Devletleri barış görüşmelerini tekrar başlatmak için Türkiye'yi tekrar Lozan'a çağırmıştır.

Taraflar arasında karşılıklı verilen tavizler ile görüşmeler 23 Nisan 1923'te tekrar başlamış, 23 Nisan'da başlayan görüşmeler 24 Temmuz 1923'e kadar devam etmiş ve bu süreç Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanması ile sonuçlanmıştır. Taraf ülkelerin temsilcileri arasında imzalanan anlaşma, uluslararası anlaşmaların ülke meclislerince onaylanmasını gerektiren yasalar gereğince taraf ülkelerin meclislerinde görüşülmüş ve Türkiye tarafından 23 Ağustos 1923'te, Yunanistan tarafından 25 Ağustos 1923'te, İtalya tarafından 12 Mart 1924'te, Japonya tarafından 15 Mayıs 1924'te imzalanmıştır. 

Birleşik Krallık'ın anlaşmayı onaylaması ise 16 Temmuz 1924 tarihinde olmuştur. Anlaşma, tüm tarafların onayladığına dair belgeler resmi olarak Paris'e iletildikten sonra, 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Görüşülen konular ve alınan kararlar

Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından 1 hafta sonra İsviçre'de yayımlanan L'Illustré dergisinin 2 Ağustos 1923 tarihli sayısının kapağında İsmet İnönü ve Rıza Nur görülüyor.

Türkiye-Suriye Sınırı: 

Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'nda çizilen sınırlar kabul edilmiştir.

Irak Sınırı: 

Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için, bu konuda Birleşik Krallık ve Türkiye Hükûmeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı. Bu anlaşmazlık Musul Sorunu'na dönüşmüştür.

Türk-Yunan Sınırı: 

Mudanya Ateşkes Antlaşması'nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Meriç Nehri'nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy, Yunanistan'ın Batı Anadolu'da yaptığı tahribata karşılık savaş tazminatı olarak Türkiye'ye verildi.

Adalar: 

Midilli, Limni, Sakız, Semadirek, Sisam ve Ahikerya adaları üzerinde Yunan hakimiyeti hususunda Osmanlı Devleti'nin imzalamış olduğu 1913 tarihli Londra Antlaşması ve 1913 tarihli Atina Antlaşması'nın adalar hakkındaki hükümleri ve 13 Şubat 1914 tarihinde Yunanistan'a bildirilen karar, adaların askeri gayelerle kullanılmaması şartıyla aynen kabul edilmiştir. 

Anadolu kıyısına 3 milden az mesafede bulunan adaların ve Bozcaada, Gökçeada ile Tavşan Adaları üzerindeki Türk hakimiyeti kabul edilmiştir. 

Osmanlı Devleti tarafından Uşi Antlaşması ile 1912 yılında İtalya'ya geçici olarak bırakılan On İki Ada üzerindeki bütün haklardan on beşinci maddeyle İtalya lehine feragat edilmiştir.

Türkiye-İran Sınırı: 

Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na göre belirlenmiştir.

Kapitülasyonlar

Tamamı kaldırıldı.

Azınlıklar

Lozan Barış Antlaşması'nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmiştir. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. 

Antlaşmanın 40. maddesinde şu hüküm yer almıştır: 

"Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapma konularında eşit hakka sahip olacaklardır.

Batı Trakya'daki Türklerle, İstanbul'daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.

Savaş tazminatları: 

İtilaf Devletleri, I. Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Türkiye, tamirat bedeli olarak Yunanistan'dan 4 milyon altın talep etti ancak bu istek kabul edilmedi. Bunun üzerine 59. maddeyle Yunanistan savaş suçu işlediğini kabul etti ve Türkiye tazminat hakkından feragat etti ve sadece savaş tazminatı olarak Yunanistan, Karaağaç bölgesini verdi.

Osmanlı'nın borçları: 

Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye'ye düşen bölümün taksitlendirme ile Fransız frangı olarak ödenmesine karar verildi. Düyun-u Umumiye idare heyetinde bulunan yenik Alman İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu devletlerinin temsilcileri idare kurulundan çıkartılmış ve kurumun faaliyeti devam ettirilerek antlaşmayla birlikte yeni görevler verilmiştir. (Lozan Barış Antlaşması madde 45,46,47...55, 56).

24 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Lozan Antlaşması'nın yıl dönümüne dair bir çizim.

Boğazlar

Boğazlar, görüşmeler boyunca üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturuldu ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altında sürdürülmesine karar verildi. Böylece Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklandı. Bu hüküm, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmiştir.

Yabancı okullar: 

Eğitimlerine Türkiye'nin koyacağı kanunlar doğrultusunda devam etmesi kararlaştırıldı.

Patrikhaneler

Dünya Ortodokslarının dini lideri durumundaki patrikhanenin Osmanlı Devleti zamanındaki bütün ayrıcalıklarının kaldırılarak sadece dinî işleri yerine getirmek şartıyla ve bu hususta verilen sözlere güvenilerek İstanbul'da kalmasına izin verildi. Ancak antlaşma metnine patrikhanenin statüsü hususunda tek bir hüküm konulmadı.

Kıbrıs

Osmanlı Devleti Ruslara karşı İngilizleri yanına çekebilmek için 1878 yılında Kıbrıs'taki hakları saklı olmak şartıyla geçici olarak Kıbrıs'ı Birleşik Krallık idaresine vermişti. Birleşik Krallık I. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine 5 Kasım 1914'te Kıbrıs'ı topraklarına kattığını resmen açıkladı. Osmanlı Devleti bu kararı tanımadı. Türkiye Lozan Antlaşması'nın 20. maddesiyle Kıbrıs'taki Birleşik Krallık egemenliğini kabul etti.

David Lloyd George antlaşmayı Birleşik Krallık için "alçakça, korkakça ve rezilce bir teslimiyet" olarak nitelendirdi.

Tarihçi Norman Naimark, "Lozan Antlaşması, yirminci yüzyıl boyunca halkların kendi istekleri dışında nakledilmeleri konusunda önemli bir uluslararası emsal teşkil etmiştir" dedi.

Tarihçi Ronald Grigor Suny, antlaşmanın "nüfus sorunlarına potansiyel bir çözüm olarak tehcirin ve hatta öldürücü etnik temizliğin etkinliğini esasen teyit ettiğini" belirtti.

Tarihçi Hans-Lukas Kieser, "Lozan, Alman revizyonistleri ve diğer pek çok milliyetçi için ölümcül bir cazibeye sahip olan, hetero-etnik ve hetero-dinsel gruplara yönelik kapsamlı sınır dışı etme ve imha politikalarını zımnen onaylamıştır" dedi.

Komplo teorileri

İslamcı çevrelerce Lozan Antlaşması ile ilgili pek çok komplo teorisi ortaya atılmıştır. Antlaşmanın 100 yıl süreli yapıldığı iddiası bunlardan biridir. Antlaşmaya ekli gizli maddelerde, Türkiye'nin bor ve petrol başta olmak üzere madenlerini çıkarmasının yasaklandığı iddia edilmiştir. İddiaya göre antlaşmanın süresi 2023 yılında dolacak, dolayısıyla 2023'ten itibaren Türkiye madenleri yer üstüne çıkarıp kullanarak ve ihraç ederek hızla gelişmiş ülke statüsüne geçecektir.

2023 yılının geçmesi ve maden çıkarma hakları konusunda hiçbir değişiklik olmaması dolayısıyla, iddialar boşa çıkmıştır.

Ayrıca bakınız

  • Lozan Sulh Antlaşması anma pulları
  • Lozan Anıtı


İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....