27 Şubat 2025 Perşembe

SELANİK 1394’TE FETHEDİLDİ

SELANİK 1394’TE FETHEDİLDİ

Bazı anlatılara göre; Mustafa Kemâl Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın Baraklı köyünde doğmuş olduğu söylenir.

Selanik ve çevresindeki şehirler, Osmanlı devleti tarafından ilk olarak 1394 yılında Yıldırım Bayezıd (1389 - 1402) tarafından fethedildi. 

Selanik’in fethinin ardından Batı Trakya’da irili ufaklı şehir ve kasabaları ele geçirildi ve Yenişehir (Larissa)’i aldılar. Teselya’ya doğru yaptıkları akınlarla, buradaki irili ufaklı fethedildi ve bu yerlere Türkler İskân olundular.

Bu bilgilere göre, "Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün annesi ve babası tarafı soyu I. Murat Hüdevandigar zamanında Balkanlar’a iskân edilen Türklerden, Selanik ve çevresine yerleştirilmiş Türkmen-Yörüklerdendir." 

Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün hem baba, hem de anne tarafından soyu “Evlad-ı Fatihan”, yani Rumeli’nin fethinden sonra buraların Türkleştirilmesi için Anadolu’dan göçülerek, iskân edilen Yörük ve Türkmenlerdendir.

Manastır Vilayeti’nin Debrey-i Bâlâ Sancağına bağlı Vodina kazasının batısında yer alan Sarıgöl nahiyesi ve köyleri ahalisi, Makedonya ve Tesalya’nın fethinden sonra Konya civarı ahalisinden Osmanlı Hükümetinin sevk ve iskân ettiği Türklerdendir

Atatürk’ün ataları Anadolu’dan gelerek Selanik’in batısında Arnavutluk sınırına yakın Manastır Vilayeti’nin Debrey-i Bâlâ Sancağına bağlı (Selanik ile Manastır’ın arasında bulunan “suyu bol olan yer” anlamına gelen Vodina Sancağı’nın “Sarıgöl” bölgesinde “Kayalar” (diğer adı “Kocacık”) nahiyesine yerleştiler. Osmanlı arşivi kayıtlarında “Kapucular (Kapucuzadeler) karyesi” olarak da geçmektedir.

Kocacık’ta yaşayanlar kendilerini, Konyarlar olarak tanımlamaktadırlar. Kocacık’ın nüfusu tamamen Türk’tür. Hepsi de Yörük Türkmenleridir. Atatürk’ün ataları Kocacık Yörüklerindendir. Bulgaristan’ın Deliorman yöresindeki Şumnu İli’ne bağlı Kocacık diye bir köy vardır. Bunların da aynı soydan geldikleri anlaşılıyor. Kocacık Yörükleri ile ilgili özel olarak tutulmuş kayıt defterleri Osmanlı arşivinde bulunuyor.

Selanik vilayeti Lankaza Kayalar (Kocacık) kazası, Kocacık Yörüklerinin adını taşıyor. Bölgede Kocacık Yörükleri; Tanrıdağ Yörükleri, Karagöz Yörükleri, Kosava’ya doğru “Aktav” ve “Naldöken” Yörükleri iskân edilmişlerdir. Bu Yörüklerin isimleri yapmış oldukları faaliyetleri “950 tarihli ve 82 numaralı defter” ve “1051 tarihli 469 numaralı defter”de kayıtlıdır. 

Anadolu’dan Selanik ve çevresine ilk Türk nüfus nakli, Osmanlılar döneminden önce de yapılmıştır. Bizanslılar tarafından Anadolu’dan Konya civarından getirilen ve kendilerine “Konyarlar” adı verilen Selçuklu Türklerinden bir kısmı, Selanik, Teselya ve civar bölgelere iskân edilmişlerdi.”

Atatürk’ün annesi ve babası tarafının mensubu bulunduğu Konyarlar dâhil Balkanlar’da iskân olunan Yörüklerin tamamı, Anadolu’dan geldikleri yerlerin, çeşitli tarihi, kültürel ve coğrafi nedenlere bağlı olan isimler almışlardır. 

Örneğin Konyarlar; Konya vilayeti Karaman ve havalisinden geldikleri için “Konyarlar” adıyla biliniyor.


ATATÜRK'ÜN ÖZLÜK BİLGİLERİ

ATATÜRK'ÜN ÖZLÜK BİLGİLERİ 

Boyu: 174 cm 

Kilosu: 74-76 kg 

Ayakkabı Numarası: 42 

* ATATÜRK’ün boy, kilo ve ayakkabı numarasına ait bilgiler, uzun yıllar ATATÜRK’ün yanında bulunan ve 1927’de Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü, 1932’den ATATÜRK’ün ölümüne kadar Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olarak görev yapan Hasan Rıza SOYAK’ın “ATATÜRK’ten Hatıralar; C I, Yapı ve Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, 1973, s.3.” adlı eserinden yararlanılarak ve Anıtkabir Komutanlığında yer alan şahsi eşyaları üzerinde yapılan tespitlere dayanılarak hazırlanmıştır. 

Meslek Safahatı: 

Meslek safahatına ait bilgiler, ATATÜRK’ün şahsi dosyasındaki 21 Kasım 1925 tarihli Müdafaa - i Milliye Vekâleti Muamelat - ı Zatiye Dairesine (Millî Savunma Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı) ait belgeden alınmıştır.

Reis-i Cumhur Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri bin (oğlu)

Ali Rıza-Selanik Duhûlü: 1 Mart 1315 (13 Mart 1899) 

Nasbı: 19 Eylül 1337 (19 Eylül 1921) 

Sicil No. 1317 - P. 8 (1901 - P. 8) 

Müşârünileyh (Adı geçen) Hazretleri: 

29 Kânûn-ı evvel 320 (11 Ocak 1905) tarihinde, Erkân-ı Harbiye (kurmay) yüzbaşılığı ile mektepten neş'et ederek (mezun olarak) sunûf-ı selâsede (üç sınıfta) bölük idare ve kumanda etmek üzere atik 5’inci Ordu'ya me'mûr buyrulmuştur. 

12 Kânûn-ı evvel 322 (25 Aralık 1906) tarihinde, Beşinci Rütbeden Mecidî Nişanı'yla taltif edilmiştir. 

7 Haziran 323 (20 Haziran 1907) tarihinde, kolağalığa (kıdemli yüzbaşı) terfi etmiştir. Sene-i mezkûre (söz konusu sene) Eylül’ü gayesinde (sonunda) arıza-i vücûdiyelerinden nâşî (hastalığından dolayı) atik 3’üncü Orduya nakledilmişlerdir. 

9 Haziran 324 (22 Haziran 1908) tarihinde, Şark Demir Yolu Müfettişliğine ve sene-i mezkûre Kânûn-ı evvel gayesinde (Aralık sonunda) 3’üncü Ordu Redif 17’nci Selanik Fırkası Erkân-ı Harbiyesine tayin buyrulmuşlardır. 

22 Teşrîn-i evvel 325 (4 Kasım 1909) tarihinde, 3’üncü Ordu Erkân-ı Harbiyesine (Kurmay Başkanlığı) tayin buyrulmuştur. 

24 Ağustos 326 (6 Eylül 1910) tarihinde, 3’üncü Ordu Zabitan Talimgâhı Kumandanlığına ve sene-i mezkûre teşrîn-i evvelinde tekrar mezkûr 3’üncü Ordu Erkân-ı Harbiyesine ve bilahare Kânûn-ı sânî zarfında 5’inci Kolordu Erkân-ı Harbiyesine tayin buyrulmuştur. 

14 Eylül 327 (27 Eylül 1911) tarihinde, muvakkaten (geçici olarak) Trablusgarp Fırkası Erkân-ı Harbiyesine me'mûr edilmişse de Trablusgarp'a gitmeksizin İstanbul'a celbi 5’inci Kolorduya tebliğ edilerek Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Dairesine tayin buyrulmuştur.

14 Teşrîn-i sânî 327 (27 Kasım 1911) tarihinde, binbaşılığa terfî edilmiştir. 

19 Kânûn-ı sânî 327 (1 Şubat 1912) tarihinde, Bingazi'de bulunan müşârünileyh Derne karşısındaki Şark Gönüllü Kumandanlığını der-uhde etmiştir (üstlenmiştir). 

26 Şubat 327 (10 Mart 1912) tarihinde, Derne Kumandanlığına tayin edilmiştir. 11 Teşrîn-i evvel 328 (24 Ekim 1912) tarihinde, rahatsızlığına mebnî (dolayı) Dersaadet'e (İstanbul) hareket etmiştir.

8 Teşrîn-i sânî 328 (21 Kasım 1912) tarihinde, Karargâhı Umûmî emrine verilerek mezkûr ay zarfında Bahr-i Sefid (Çanakkale) Boğazı Kuva-yı Mürettebesi Erkân-ı Harbiyesine tayin buyrulmuştur. 

14 Teşrîn-i evvel 329 (27 Ekim 1913) tarihinde, Sofya Ataşemiliterliğine tayin buyrulmuştur. 

24 Teşrîn-i evvel 329 (6 Kasım 1913) tarihinde, Bingazi Muhârebâtı'nda ibrâz-ı şecâat (kahramanlık) ve liyâkat etmesine mebnî kıdemine iki sene zam, Dördüncü Rütbeden Osmanî Nişanı i'tâ' kılınmıştır (verilmiştir). 

29 Kânûn-ı evvel 329 (11 Ocak 1914) tarihinde, Sofya-Belgrat-Çetine Sefaretleri Ataşemiliterliğine tayin buyrulmuştur. 

16 Şubat 329 (1 Mart 1914) tarihinde, Balkan Harbi'ndeki hidemât-ı hasenesinden (iyi hizmetlerinden) dolayı kaymakamlığa (yarbaylığa) terfi etmiştir.

26 Şubat 329 (11 Mart 1914) tarihinde, Fransız Hükûmeti tarafından Şövalye Rütbesinden Legion d'honneur nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

22 Temmuz 330 (4 Ağustos 1914) tarihinde, Sırbistan Ataşemiliterliğine tayin kılınmış ise de Sofya Ataşemiliterliğine ibka' edilmiştir (bırakılmıştır). 

16 Teşrîn-i sânî 330 (29 Kasım 1914) tarihinde, iki sene kıdem zammı verilmiştir. 

7 Kânûn-ı sânî 330 (20 Ocak 1915) tarihinde, 3’üncü Kolorduda yeni teşekkül eden 19’uncu Fırka Kumandanlığına tayin buyrulmuştur.

19 Mayıs 331 (1 Haziran 1915) tarihinde, miralaylığa (albay) terfi etmiştir. 

2 Temmuz 331 (15 Temmuz 1915) tarihinde Harp Madalyası. 

15 Temmuz 331 (28 Temmuz 1915) tarihinde 15’inci Kolordu Kumandanlığına ve sene-i mezkûrede (aynı yıl) 16’ncı Kolordu Kumandanlığına tayin buyrulmuştur. 

19 Ağustos 331 (1 Eylül 1915) tarihinde Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası. 

28 Kânûn-ı evvel 331 (10 Ocak 1916) tarihinde, Alman Hükûmeti tarafından Demir Salîb Nişanı verilmiştir.

4 Kânûn-ı sânî 331 (17 Ocak 1916) tarihinde Anafartalar Grubu Kumandanı iken Muharebe Altın Liyakat Madalyası. 

14 Kânûn-ı sânî 331 (27 Ocak 1916) tarihinde tebdil-i hava hitâmına mebnî (hava değişiminden sonra) 16’ncı Kolorduya iltihak buyrulmuştur. 

19 Kânûn-ı sânî 331 (1 Şubat 1916) tarihinde, Üçüncü Rütbeden Osmanî Nişanı, 28 Şubat 331 (12 Mart 1916) Anafartalar'daki hidemât-ı hasenesinden dolayı iki sene seferî kıdem zammı i'tâ' kılınmıştır. 

19 Mart 332 (1 Nisan 1916) tarihinde, hidemât-ı fevkalâdesine mebnî (olağanüstü hizmetlerinden dolayı) bir sene kıdem zammı ile mîrlivâlığa (tümgeneral) terfi etmiştir. 

29 Teşrîn-i sânî 332 (12 Aralık 1916) tarihinde, müceddeden İkinci Rütbeden Mecidî Nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

11 Kânûn-ı evvel 332 (24 Aralık 1916) Bitlis havalisindeki hidemâtına mükâfaten bir sene seferî kıdem zammı i'tâ' edilmiştir. Sene-i mezkûre zarfında Almanya Hükûmeti tarafından Birinci ve İkinci Demir Salîb ve Avusturya-Macaristan Hükûmeti tarafından Üçüncü Rütbeden Muharebe Liyakat Madalyası ile İkinci Rütbeden Harp Alâmeti Liyâkat-ı Askerî Madalyası i'tâ' kılınmıştır.

5 Mart 333 (5 Mart 1917) tarihinde, 2’nci Ordu Kumandanlığına tayin buyrulmuştur. 

19 Mart 333 (19 Mart 1917) tarihinde, muharebât-ı vâkıadaki hidemât-ı hasenesinden dolayı tebdîlen İkinci Rütbeden Osmanî Nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

5 Temmuz 333 (5 Temmuz 1917) tarihinde, 7’nci Ordu Kumandanlığına tayin buyrulmuştur. 

23 Eylül 333 (23 Eylül 1917) tarihinde, Muharebe Altın İmtiyaz Madalyası ile taltif buyrulmuştur. 

9 Teşrîn-i evvel 333 (9 Ekim 1917) tarihinde, becayişen 2’nci Ordu Kumandanlığına tayin kılınmıştır. 

11 Teşrîn-i evvel 333 (11 Ekim 1917) tarihinde, bir ay müddetle İstanbul'a me'zûnen (izinli olarak) gitmişler ve rahatsızlıklarına mebnî tedavi edilmek üzere üç ay me'zûniyet verilmiştir. 

7 Teşrîn-i sânî 333 (7 Kasım 1917) tarihinde, Karargâh - ı Umûmî emrine alınarak sene-i mezkûre kânûn-ı evvelinde mülga Veliaht-ı Saltanat refakatinde Almanya Karargâh-ı Umûmîsine azimet etmiştir.

16 Kânûn-ı evvel 333 (16 Aralık 1917) tarihinde, tebdilen Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidî Nişanı i'tâ' kılınmıştır. 

19 Şubat 334 (19 Şubat 1918) tarihinde, Alman İmparatoru tarafından Birinci Rütbeden Kılıçlı Kron dö Prus Nişanı verilmiştir.

13 Mayıs 334 (13 Mayıs 1918) tarihinde, berây-i tedâvî (tedavi için) Viyana'ya azimet buyurmuştur. 

7 Ağustos 334 (7 Ağustos 1918) tarihinde, 7’nci Ordu Kumandanlığına ve sene-i mezkûre Eylül’ünde fahri yaveran silkine (fahri yaver unvanı) ithal buyrulmuştur. 

31 Teşrîn-i evvel 334 (31 Ekim 1918) tarihinde, Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığını der - uhde buyurmuşlardır. 

Teşrîn-i sânî 334 (Kasım 1918) tarihinde, Yıldırım Ordular Grubunun lağvı üzerine Harbiye Nezareti emrine alınmıştır. 

30 Nisan 335 (30 Nisan 1919) tarihinde, 9’uncu Ordu Kıtaatı Müfettişliğine tayin edilmiş ve sene-i mezkûre Temmuz'unun beşinde İstanbul Hükûmet-i sakıtasınca me'mûriyetine hitâm verilmiştir. 

9 Ağustos 335 (9 Ağustos 1919) tarihinde, Ordu Müfettişliğinden ma'zûl (azledilmiş) ve askerlikten müsta'fî olan (istifa eden) müşârünileyh silk-i askeriden (askerlik mesleğinden) ihracı (çıkarılması) ve haiz olduğu nişanların ref'i ve fahri yaveran unvanının nez'i (kaldırılması) hakkında irade çıkmıştır. 

23 Nisan 336 (23 Nisan 1920) tarihinde, Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesine intihâb buyrulmuşlardır. 

19 Eylül 337 (19 Eylül 1921) tarihinde, Büyük Millet Meclisince ittifakla kendilerine Gazilik Unvanı i'tâ' ve rütbe-i samiye-i müşiri (mareşallik rütbesi) tevcih buyrulmuştur. 

5 Teşrîn-i sânî 337 (5 Kasım 1921) tarihinden itibaren, müşârünileyhin Başkumandanlık müddeti üç ay daha temdîd edilmiştir (uzatılmıştır). 

5 Şubat 338 (5 Şubat 1922) tarihinden itibaren, Başkumandanlık müddeti üç ay daha temdîd edilmiştir. 

27 Mart 339 (27 Mart 1923) tarihinde, Afganistan Emiri (Kralı) tarafından Aliyülâlâ Nişanı irsal kılınmıştır. 

21 Teşrîn-i sânî 339 (21 Kasım 1923) tarihinde, kırmızıyeşil kurdeleli İstiklal Madalyası ta'lîk olunmuştur. 

29 Teşrîn-i evvel 339 (29 Ekim 1923) tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Riyâsetine intihâb buyrulmuştur. 

Sofu-zade (Sofi-zade) Feyzullah Efendi

Sofu-zade (Sofi-zade) Feyzullah Efendi 

Mustafa Kemal Atatürk'ün anne tarafından dedesi, zübeyde hanım'ın babası. II. Mehmet zamanında, dönemin İskan ve Türkleştirme politikaları sonucu Karaman'dan Selanik-Langaza bölgesine yerleştirilen Sofu ağa soyundandır. sofuzade ön adını buradan almıştır. 

Türkmen'dir, Kızı Zübeyde'nin okuma-yazma öğrenmesine ve hatta ailede Zübeyde molla adıyla tanınacak kadar bilgili yetişmesine katkı sağladığından; dolaylı yoldan Mustafa Kemal'in vizyonunun oluşmasında payı olduğunu söyleyebiliriz.

Atatürk'ün Dedesi Kızıl Ahmet Efendi

Mustafa Kemal Atatürk, 1881 (Rumi 1296) yılında Selanik'te Koca Kasım Paşa Mahallesi Islahhane Caddesi'nde bugün müze olan üç katlı bir evde dünyaya geldi. 

Babası o sırada kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi, Kızıl Hafız Ahmet Efendi; anne tarafından dedesi ise, Sofu-zade (Sofi-zade) Feyzullah Efendi'dir. 

Atatürk'ün Dedesi Kızıl Ahmet Efendinin adı "Kızıl" lakabı "Karaman" şehrinin "kızıllar kasabası"ndan gelmektedir. Başka bir kaynağa göre; Müslüman Oğuz Türk'ü Yörük Türkmen boylarından oluşan ailelerinin kimler olduğunu kayıtlarda belirtmektedir. Bu kayıtlarda, Ulu Önder Atatürk'ün atalarının, Anadolu'dan Konya ve Aydın yöresinden geldiği yazılmaktadır. 

Atatürk'ün dedeleri; Anadolu'dan Rumeli'ye gidip, Makedonya'nın Manastır Vilayeti'nin derbei bala sancağına bağlı bulunan Kocacık Nahiyesine yerleşen ailelerden olan Hafız Ahmet Alüş Efendi derlerdi.Kocacık Nahiyesinin tamamen Türk'tür. 

Atatürk kocacık Nahiyesine yerleşen ailelerden olan Hafız Ahmet Efendi'nin torunudur. Hafız Ahmet Efendi'nin saçları kırmızı olduğu için adına "Kırmızı Hafız Efendi" derlerdi. Ulu Önder Atatürk'ün dedesi kırmızı Hafız Efendi kocacık Nahiyesinde ilkokul eğitmenliği yapmakta idi.

Muhtaç Olduğumuz Kurtarıcı

Onaltıncı yüzyıldan bu yana her bakımdan ilerleyen, kalkınan, yükselen Batı dünyası karşısında aynı tempoda gerisin geriye giden ve her an biraz daha çöken Osmanlı İmparatorluğu büyük çapta bir kurtarıcıya muhtaçtı.

Bu kurtarıcı yalnız vatanı dış düşmanlardan temizlemekle kalmayacak aynı zamanda ulusun bünyesini için için kemiren sinsi mikropları da yok edecekti. Bize yalnızca askeri değil, aynı zamanda medeniyet kahramanı da olan bir kurtarıcı lazımdı.

Ulus geç de olsa Mustafa Kemal'in kişiliğinde böyle büyük bir kurtarıcıya kavuşmuştu.

Görünmeyen Düşman


Görünen düşman bir kılıç darbesiyle yok edilebildi. Fakat ya görünmeyen düşman... Her felaketimizin kaynağı bu değil mi idi?

Ülkeler fetheden diri bir milleti, hasta adam kılığına sokarak yere seren bu değil mi idi?

Fırsatçı düşmanları üzerimize saldırtan bu değil mi idi?

Türk'ün itibarını hiçe indiren ve medeniyet dünyasından ayıran bu değil mi idi?
 
Yüzyılların içimizde besleye besleye azmanlaştırdığı bu iç düşmana saldırabilmek için ancak Atatürk olmalı idi.

Atatürk'ün Giriştiği Savaş


Atatürk, ulusu topyekün kurtarma savaşına giriştiği zaman ne yazık ki tarih, yüzyıllardan beri Türk ulusunun ruhunda ve dimağında en olumsuz bir biçimde dokusunu sımsıkı örmüştü. Bu dokudaki ölüm rengi hayat rengine çevrilmeli, her türlü boğucu, çürütücü, yok edici iplikler, ferahlandırıcı,g eliştirici ve var edici cinstekilerle değiştirilmeli idi.

Bu dokuyu yeni baştan dokumak... Bu dünyanın bütün medeni ve insani bağlarıyla dokumak... Yıkılmakla olan Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün kurumlarını tamamıyla denecek şekilde tasfiye etmek ve bunların yerine Batı'nın bilime ve gerçeğe dayanan kurumlarını almak. İşte Atatürk bu dev savaşa atıldı.

Atatürk'ün Diktatörlüğü Meselesi


Gerçeği açıkça söylemek gerekirse diyebiliriz ki, Atatürk saltanatçılara, hilafetçilere, şeriatçılara karşı sert ve amansız davrandı. Atatürk'ün zaman zaman sert hareket ve kararları olmuşsa bunun tek sebebi, bundan sonra memlekette diktatörlüğün, keyfi idarenin bir daha hortlamaması, tamamıyla tarihe gömülmesi kararıdır.

Çünkü o, ilköğretim merhalesinden geçmemiş bir topluma dayanan demokrasinin her zaman için teokrasiye ve monarşiye kayarak soysuzlaşabileceğini gayet iyi biliyordu.

1908'de olumlu amaçlara yöneltilemeyen başıboş hürriyet, her türlü serbestliği yok etmek isteyen bir canavar doğurdu: 31 Mart.

Verilen serbestlik, devrimleri, her türlü medeni ve ileri atılımları yıkıcı bir hal almışsa onu dizginlememek, geri kuvvetlerin kıpırdanışına ve gelişmesine göz yummak olur.
 
İşte Atatürk'ün geri kuvvetlere karşı sert ve amansız davranması, binlerce şehit bahasına elde edilen parlak sonucu kaybetmemek kaygısından doğmuştur.
 
Olağanüstü zamanlarda verilen olağanüstü kararlar bazen normal zamanların mantığına uymayabilir. Çünkü normal zamanların mantığı ve hareket tarzı ile olağanüstü olayları yürütmek çoğu zaman mümkün olamaz. Alınmış olan sert kararlar, ancak olumlu ve ileri atılımların gerçekleşmesi için kullanılmışsa hoş karşılanabilir. Atatürk'ün de en büyük amacı, teokratik ve monarşik bir hükümet yerine laik ve demokrat bir hükümet kurmaktı.

Devrimlerimizin Temeli: Laiklik


Atatürk çıkarcıların, cahillerin ve yobazların elinde bir kazanç aracı, bir hurafeler, batıl inanışlar dolabı haline gelmiş, yüzyıllardır her türlü ileri atılıma, ileri düşünceye engel olan dinin çürümüş, bozulmuş zavahiri ile savaştı. Atatürk dinle değil, din adına oynanan trajedi ile din adına ulusu medeniyet dünyasından ayıran, ulusu cahil bırakan, geri bırakan, yoksul bırakan kafa ile düşünce ile inanışla savaştı.
 
Tanzimat'taki Islahat hareketleri niye başarılı olamadı! Çünkü teokratik temel ve düzen üzerine Batı medeniyeti kurulmak istendi. Bu iki karşıt kutup birbiriyle birleşemezdi, kaynaşamazdı. Tanzimat kurumlarında her alandaki ikilik buradan geliyordu. İşe temeli temizlemekle başlamalı idi. Atatürk'ün dediği gibi:
''Fikirler manasız, mantıksız safsatalarla dolu olursa, o fikirler hastadır. Keza içtimai hayat, akıl ve mantıkla ilgisi olmayan faydasız ve zararlı birtakım akideler ve ananelerle dolu olursa felce uğrar. Evvela fikir ve içtimaiyat kuvvetlerinin kaynaklarını temizlemekle işe başlamak lazımdır.''
 
Başarılması gereken dava bu idi. Bu sebeple din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması, dinin asla devlet ve dünya işlerine karıştırılmaması ve herkesin inanışında serbest olması lazımdı. İşte laiklik bu idi ve hiç vakit kaybetmeden devletin laik olması gerekti.
 
Bu bakımdan Cumhuriyet'in en büyük eseri laiklik devrimidir. Cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik, devrimcilik ancak laik bir düşüncenin temelleri üzerinde yükselebilir.
 
''Bütün yurttaşların kanun karşısında eşit tutulması'' demek olan halkçılık ancak laiklikle mümkündür. Çünkü içinde çeşitli dinlere bağlı uyrukları toplayan bir devlet, din ve dünya işlerini tamamıyla birbirinden ayırmayacak olursa, her din mensubu için ayrı ayrı kanunlar uygulamak zorunda kalacaktır ki, bu durum, bütün fertlere kanun karşısında eşit muamele yapmayı imkânsız kılacağı gibi devletin siyasi bütünlüğünü de tehlikeye düşürecektir.
 
''Memleketimizde geri kalmış hayat düzeninin tasfiyesi ve yerine ileri medeniyet kurumlarının konması'' demek olan devrimcilik de ancak laiklikle mümkündür. Ümmet zihniyetinin değişmez ve taşlaşmış akidelerine sıkı sıkıya bağlı bir devlet nasıl olur da devrimci olabilirdi. Hangi kuvvet şer'i hukukun yerine medeni hukuku getirebilir, harf devrimini, şapka devrimini yapabilir, tekkeleri kapatabilirdi.
 
Yalnızca İslami bir milliyetçiliği kabul eden bir dinin etkisi altında bulunan bir devlet, gerçek milliyetçiliği nasıl yer verebilirdi!
 
Bütün devrimlerimizin temeli olan laiklik zedelendiği anda, bu temel üzerine kurulmuş olan bütün devrim düzenimiz büyük bir çöküntüye uğrayacaktır.
 
Sonuç olarak diyebiliriz ki, laiklik yani fikir ve vicdan hürriyeti, bütün devrimlerimizin temeli, ruhu, özü, hatta kaynağıdır.
 
Laik olmayan bir devlet, demokrat olamaz. Çünkü demokrasinin ilk şartı, fikir ve vicdan hürriyetidir.
 
Laik olmayan ulusun bağımsızlığının da bir anlamı yoktur. Çünkü bayrağı hür, fakat fikir ve vicdan tutsak bir ulus, acınacak bir topluluktan başka bir şey değildir.
 
Hele laik olmayan bir ulusun hürriyeti ise tartışma konusu bile olamaz. Orada hürriyet, korkunç ve tehlikeli bir kelimeden başka bir şey değildir.
 
Şu halde memleketimizin selameti ve yürüdüğümüz olumlu yolların korunması ve daha da ileriye götürülmesi adına, asla tavizde bulunmayacağımız bir prensip varsa, o da laikliktir. Türk ulusunun hür ve bağımsız, medeni ve ileri bir memleket olabilmesi, ancak bu prensibe sıkı sıkıya bağlı kalmasıyla mümkündür.
 
Laiklik prensibinden şu ya da bu düşünce ile en küçük de olsa herhangi bir sapmada bulunmak, memleketi uçuruma ve ölüme sürüklemek olur.
 
''Tanrı ile kulun arasına girilmez'' atasözümüz, laikliğin Türk ruhundaki özlülüğünü ve köklülüğünü ne güzel belirtmektedir.

Atatürk Konusunda Aşırılık


Atatürk, ne el sürülemez, dokunulamaz bir tabu, ne üzerinde fikir yürütülmesine cevaz verilmeyen kutsal kitap hükmünde bir varlık, ne bir veli, ne de bir masal kahramanıdır. O, olayların zorlamasıyla, bu milletin bağrından doğmuş bir hakikat adamıdır, bir vatan kahramanıdır. Bir ulusun yok olma felaketini, var olma saadetine çeviren adamdır.
 
Tabiatta evrim, öncesiz ve sonrasız olduğuna göre Atatürk'ün bu ulusun topyekün kurtuluşu yolunda kurduğu esaslar hiçbir zaman taşlaştırılamaz, dondurulamaz. Bütün bu esaslar, üzerinde fikir yürütülme, tartışılma, tamamlanma, ileriye götürülme, zamana ve geleceğe daha iyi uydurulma ihtiyacındadır.
 
Bu bakımdan Atatürk, ne demokrasiyi ve devrimi anlamamış, yalnızca şekil ve kabul devrimcilerinin putlaştırarak tapınacağı bir put, ne de yobazların taassup kazmasıyla yıkmaya yeltenecekleri bir varlıktır.
 
Onu ilahlaştıran, putlaştıran, sözlerini ve yaptıklarını tartışılamaz hale getiren aşırılıkla, resimlerini parçalayan, heykellerini kıran kötü davranışın bir ortalama yolunu bulmak zorundayız.

Yetişen Devrimci Gençlik


Atatürk, ulusu yüzyıllardanberi kökleşmiş ve söküp atılması imkânsız sanılan yersiz alışkanlıklardan, devrini tamamlamış inançlardan kurtarmak için çok çalıştı. Bu davada yüzde yüz başarıya erişti denemez. Fakat yetişen aydın ve devrimci gençlik, ulusu Atatürk'ün yolundan yürütecek kudrettedir.
 
Atatürk, düşmanını olduğu gibi tanıyan bir insandı. Siyasi düşmanlıkları hiçbir vakit medeniyet düşmanlığına çevirmemiştir.
 
Kendileriyle savaştığı ulusların Avrupa'da Reform ve Rönesans hareketlerinden sonra nasıl başdöndürücü bir hızla ilerlediklerini biliyordu. Avrupa'nın üstünlüğünün sırrı, vicdanını ve aklını her türlü tutsaklıktan kurtarmış olması idi. Atatürk bu sırrı, daha okul sıralarında iken sezmişti.
 
Atatürk'ün en büyük özelliği, her düşünce ve hareketinde daima ulusal bilinci hakim kılması, gerçekleri kavraması, medeniyeti bir bütün olarak kabul etmesi ve bunun temposuna milletini uydurmak istemesidir. İlerlemek isteyen Doğulu bütün ulusların bizi örnek edinmeleri ve ilerlemiş medeni ulusların devrimlerimizi beğenip övmeleri bundandır.

İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!


Halkımızın çoğunluğu devrimlerimizin şuuruna vardığı, devrimlerimiz büyük ölçüde biçimden öze geçtiği anda medeniyet davamız halledilmiş olacaktır. Hepimizin benimsediği dava bizim olur. Bizim olan dava yürür.
 
Bugün ileri ve geri kuvvetler savaş halindedir. Bu savaşta, zamanın ileriye doğru akan coşkun seli ve gelişen olaylar ileri kuvvetleri muzaffer kılacaktır. Zafer ileri kuvvetlerindir, aydınlığındır, gerçeğindir. Aklın ve medeniyetin hâkimiyetine tahammül edemeyenler ya bir düşmanın hâkimiyetine boyun eğecekler ya da yok olup gideceklerdir.
 
''İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!'' diyen Atatürk'ün ölmez ruhu bize şöyle sesleniyor: ''Son hedefiniz, cihan medeniyetinin ön safıdır, ileri!''

Mustafa BAYDAR

MUSTAFA KEMAL'İN RUŞEN EŞREF'E VERDİĞİ MÜLÂKAT


 ''- Hayır efendim, düşünüyorum, size ne söyleyebilirim! Çünkü, bakın bütün bu yığınlarla evrak hep o günlerin hatıralarını ihtiva ediyor.''
  Dedim ki:
  - Paşa Hazretleri! Şüphesiz ki Çanakkale Harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakârlığı, vatan toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar gibi ölüme atıldığını göstermek itibarıyla tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücuda getirmiştir. O muharebelerin her gününe büyük bir faaliyetle iştirak ettiniz. Vaziyeti tamamıyla biliyorsunuz... Kimbilir ne kadar çok hatıranız vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün zatıâlinizden onları dinlemek için geldim.''
  Dedi ki:
  ''- Benim kanaatime göre düşman ihraç teşebbüsünde bulunursa iki noktadan teşebbüs ederdi: Biri Seddülbahir, diğeri Kocatepe civarı!.. Ve benim nokta-i nazarıma göre düşmanı karaya çıkartmadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündür. Binaenaleyh alaylarımı, böyle sahilden müdafaa edecek surette yerleştirdim. Bu vaziyet takriben 1330... (1914).
  ... ... ... ...
İşte o günlerden birinde, on iki nisan sabahı idi ki Arıburnu'nda bir hadise cereyan etmekte olduğu, işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı.

  Bütün fırka kıtaatının (kıtalarının) harekete hazırlık derecesi tezyit edildi (arttırıldı). Bir taraftan Maydos Mıntıkası Kumandanlığı'ndan malumata intizar etmekte (beklemekte) idim, diğer taraftan da ya kolordunun veya ordunun emrine... Yalnız fırkanın süvari bölüğüne istihsali malûmat (bilgi edinmek) için Kocaçimen istikametine hareket etmesi emrini verdim.

Öğleden evvel saat altı buçukta idi, Halil Sami Bey'den vürut eden (gelen) bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkûr (adı geçen düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, Maltepe'de icra ettiğim hususî tarassudat (gözetlemeler) neticesinde bende hâsıl olan kanaat-i kat'iyye (kesin kanaat), ötedenberi imâl-i fikrettiğim (düşündüğüm) gibi, düşmanın Kabaktepe civarında mühim kuvvetle çıkarma teşebbüsü, demek ki, vukubuluyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmanın mümkün olamayacağını, her halde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün fırkamla düşmana incizabın (yaklaşmanın) gayri kabiili içtinap (kaçınılmaz) olduğunu takdir ediyordum.

Artık hiçbir şeye intizar etmeyerek (beklemeyerek) karargâhımın bulunduğu Bigalı köyünde ikamet eden birinci piyade alayı ile cebel bataryasnın derhal harekete geçmek üzere âmîde (hazır) bulundurulmaları, kumandanlarının da emralmak üzere yanıma gelmelerini bildirdim.
  Basit bir tertiple Bigalı deresi boyunca giden yol üzerinde alayı bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen tepesine tevcih ettim (yönelttim). Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevketmek suretiyle Kocaçimen tepesine muvasalat edildi (ulaşıldı). Orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey göremedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Etraf o müşkül araziyi bilâ tevakkuf (durmakszın) kat'etmek (yürümek) yüzünüden yorulmuş ve yürüyüş umku (derinliği) pek ziyade derinleşmişti. Ala ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur (örtülü) olarak on dakika kadar tevakkuf edecekler (duracaklar), sonra beni takip edeceklerdi. Ben de orada bir Aptalgeçidi vardır, o Aptalgeçidi'nden Conkbayırı'na gidecektim. Yanımda yaverim, emirzabitim ve sertabip ile oralarda tekrar bulduğumuz fırka cebel topçu taburu kumandanı olduğu halde evvelâ atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik, fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı'na vardık.
 
Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vak'anın en mühim ânı bence budur.''
 
Paşa tekrar bir sigara yakıyor ve birkaç yaprak daha çevirdikten sonra, haritasını alıp şöyle izah ediyor:


 

Düşman Bana Benim Askerimden Daha Yakın


''- Bu esnada Conkbayırı'nın cenubundaki (güneyindeki) 261 râkımlı tepeden sahilin tarassut (gözetlenen) ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı'na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım! Bizzat bu efradın önüne çıktım:
  - Niçin kaçıyorsunuz! dedim.
  - Efendim düşman! dediler.
  - Nerede?
  - İşte, diye 261 râkımlı tepeyi gösterdiler.
  Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 râkımlı tepeye yaklaşmış ve kemali serbestiyle (tam bir serbestlikle) ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye... Düşman da bu tepeye gelmiş... Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyete duçar (düşmüş) olacaktı. O zaman artık bunu, bilmiyorum, bir muhakeme-i mantıkiye (mantıkî muhakeme) midir, yoksa sevk-i tabiî ile midir,
  Kaçan efrada:
  - Düşmandan kaçılmaz, dedim,
  - Cephanemiz kalmadı, dediler,
  - Cephaneniz yoksa, süngünüz var, dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayarı'na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının yetişebilen efradının ''marş marş''la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitimi geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.''
  Bir koca muharebenin ufacık bir lâhzaya bağlı olduğunu, hattâ bir memleketin hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düşebileceğini, burada olduğu gibi iyi kullanılmış bir anın ise bir muharebenin ve bir vatanın mukadderatını iyileştireceğini o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade duymak insanın tüylerini ürpertiyordu!
  Mustafa Kemal Paşa dedi ki:
  ''- Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan Alay 87 Tabur 2 kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi'ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek 261 râkımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Suyatağı'nda mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim istikametlerde düşmana tararuz etmesini emrettim.''


 

18 Nisan Düşmanı Tamamen Denize Dökmedikçe


''- Yirmi dört saatten beri devam eden muharebe askerin pek ziyade yorgunluğunu mucip olmuştu. Onun için verdiğim bir emirle taarruzu kestim. Fakat kazanılmış olan hattı, tahkim etmekten (sağlamlaştırmaktan) orada mıhlanıp kalmaktan başka vatanı kurtaracak çare yoktu. Binaenaleyh, lâzım gelen emri verdim.''
 
Kıymetli bir harp tarihi vesikası olmak üzere bu emrin son sözlerini aldım. Diyor ki:
  ''Benimle beraber burada muharebe eden bilcümle askerler kat'iyyen bilmelidir ki uhdemize tevdi edilen (omuzlarımıza yüklenen) namus vazifesini tamamen ifa etmek içni bir adım geri gitmek yoktur. Hâb-ü istirahat (uyku ve dinlenme) aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk âsarı (emareleri) göstermeyeceklerine şüphe yoktur.''

Çanakkale'yi Kurtaran Ruh



Paşa Çanakkale'deki kahramanlık sahnelerini anlatmaya devam ediyor:

- Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak'asını anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekabil (karşılıklı) siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikinciler onların yerine gidiyor. 

Fakat ne kadar şayan-ı gıpta (imrenilecek) bir itidal ve tevekkülle (kendini bırakma ile) biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur (bezginlik) bile getirmiyor; sarsılmak yok! okumak bilenler ellerinde Kur'an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar.

 Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.

GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK EN BÜYÜK DEVLET ADAMI

Franklin D. Roosevelt (Amerika Birleşik Devletleri Başkanı)  

Mustafa Kemal hakkındaki bilgiyi O'nu çok iyi tanıyan birisinden edindim. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin Dışişleri Bakanı Litvinof la görüşürken, onun fikrince bütün Avrupa'nın en değerli ve ilgi çekici devlet adamının bugün Avrupa'da yaşamadığını, Boğazların gerisinde, Ankara'da yaşadığını, bunun Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olduğunu söyledi.
(Üç Adam, Kemal Atatürk-Roosevelt-Mussolini, 1937) 

Parçalanan Saat Kurtulan Kahraman

- Ortalık açıldıktan sonra idi ki, düşman hakikaten Conkbayırı'nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conkbayırı semasında abitmez tükenmez yıldırımlar vücude getiriyordu.

Buraya kadar muhaveremizi, sâkin bir vaziyette dinleyen yüzbaşı Cevat Bey, Paşa'nın yâveri, kalın, sertliği hoşa giden bir sesle:

- Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de Paşa'nın göğsünü okşamıştı!'' dedi.

- Nasıl? dedim.

- Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin (hücum edenlerin) arası idi. Paşa da ilerleyen efradımızı seyrederken, göğsüne bir şeyin gayet kuvvetle çarptığını duymuştu.

- Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm. Yanımda bulunan zabit (şimdi Kütahya Mebusu M. Nuri Bey): 

''Efendim, vuruldunuz'' dedi. 

Ben böyle bir söz şuyu bulursa (yayılırsa) askerlerimizin kuvve-i mâneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm. Elimle zabitin ağzını kapadım.

 - ''Sus'' dedim.

Cevat Bey devamla:

- "Bir şarapnel misketi göğsünün sağ tarafına tam saatinin bulunduğu cebe isabet etmişti. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe Paşa'nın göğsünde hafif bir leke bırakmaktan başka ileri geçememiştir" dedi.

  - Pekiyi, siz bu yaranızla uğraştığınız esnada askerleriniz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor mu idi?

- Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakâr zabitleri olduğu halde gayr-i kabil-i tevkif (durdurulamaz) savletleriyle (saldırışlarıyla) ilk düşman hattını bire kadar boğdular. Bundan başka önlerine tesadüf eden, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler. Hattâ bizim münferit aksamımız (kısımlarımız) boş buldukları istikametlerden denize kadar gitmişlerdir.
 
RUŞEN EŞREF
(Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat'tan: İstanbul Matbaası, 1930).

MUSTAFA KEMAL'İN GENERAL HARBORD'A VERDİĞİ MÜLÂKAT


Birinci Cihan Harbi'nde, General Pershing'in kurmay başkanı bulunan General Harbord 1919 Eylülünde Sivas'a gelir ve burada Mustfa Kemal'le görüşür, General bir hayli konuştuktan sonra sözlerine şunları ekler:
  ''- Ben bu vazifeye getirildiğim zaman Türk tarihini okudum. Gördüm ki milletiniz büyük ordular hazırlamış, büyük kumandanlar yetiştirmiştir. Bunu yapan bir millet, mutlâka bir medeniyet sahibi olmalıdır. Bunu takdir ederim. Fakat bugünkü vaziyetimize bakalım. Başta Almanya olmak üzere dört müttefiktiniz. Dört sene muharebe ettiniz, neticede mağlûp oldunuz. Dördünüz bir arada yapamadığınız bir şeyi, bu vaziyetimizde tek başınıza yapmayı nasıl düşünebilirsiniz? Fertlerin intihar ettiğini vakit vakit görürüz. Şimdi de bir milletin intiharına mı şahit olacağız!
  Atatürk, büyük bir heyecan içinde bu sözlere aşağıdaki cevabı vermişler:
  ''- Generale teşekkür ederim. Tarihimizi okumuş, milletimizin büyük ordular, büyük kumandanlar yetiştirdiğini, bunun için milletimizin bir medeniyete sahip olması lâzım geleceğini takdir ve kabul ediyor. Fakat şunu bilmesini isterim ki biz, emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi tedrici, sefil bir ölüme mahkûm olmaktan ise babalarımızın oğlu sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeği tercih ediyoruz.''
  Atatürk, bu son sözleri söylerken, avucu ile, bir pençeye düşmüş bir kuş işareti yapıyor ve avucunu sıkarak tedrici ve sefil ölümün şeklini gösteriyor.
  Harbord, ve arkadaşları sessizce ayağa kalkıyorlar:
  ''- Biz de olsak öyle yapardık...
  Diyorlar ve Atatürk'le arkadaşlarının elini sessizce sıkarak oradan uzaklaşıyorlar.
 
(Vatan'dan, 10 Kasım 1952)

MUSTAFA KEMAL'İN ''UNİTED PRESS'' MUHABİRİNE TELGRAFLA VERDİĞİ MÜLÂKAT

Birinci Dünya Savaş'ında, General Pershing'in kurmay başkanı bulunan General Harbord 1919 Eylülünde Sivas'a gelir ve burada Mustafa Kemâl'le görüşür

Amerika ve Avrupa'da kırk, elli milyon okuyucusu olan bin ikiyüz gazeteye telgraf havadisi veren United Press'in Roma'daki mümessili genel merkezinden aldığı emir üzerine aşağıdaki soruları Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa'ya telgrafla sormuş ve yine telgrafla aşağıdaki cevapları almıştır.
  - Zat-ı devletleri, İzmir meselesinin suret-i muslihanede (barış yolu ile) halli için yeni Yunan hükûmeti ile doğrudan doğruya veyahut müttefiklerin veya Amerika'nın vesatetiyle (aracılığıyla) müzakerata girişmeyi arzu buyuruyor musunuz?
  ''- İzmir minküllil vücuh (her yönü ile) Türk memleketidir, Anadolu'nun lâyenfek (ayrılmaz) bir cüz'üdür (parçasıdır).
  Kan dökmeğe taraftar olmayan milletimiz hakkı teslim ve vatanı derhal tahliye edildiği takdirde sulh ve müsalemet müzakeratına hazırdır. Bu müzakeratın doğrudan doğruya Yunan hükûmetiyle icrasını tercih ederiz.
  Amerika'nın tavassut-ı hayırhaha (iyi niyetli aracılığı) ve insaniyetkâranesini dahi memnuniyetle karşılarız.''
  - Sévres ahidnamesinin tâdili hakkında Türk milliyetperverlerinin fikirleri nedir? Muahede-i mezkûrede ne gibi tadilât yapılmasını arzu ediyorlar!
  ''- İstiklâl-i siyasî (siyasî istiklâl) adlî, iktisadî ve malîmizi imhaya (yok etmeğe) ve binnetice hakkı hayatımızı (hayat hakkımızı) inkâr ve iptale (hükümsüz kılmaya) matuf (yöneltilmiş) olan Sévres ahidnamesi bizce mevcut değildir. Levazım-ı istiklâl ve hâkimiyetimizi temin edecek bir sulhun akdi muhbe-i âmâlimizdir (emellerimizin en kutsalıdır.)''
  - Sizinle Yunanlılar arasında hâb-i sulhun (barış halinin) teessüsü kabil olduğu takdirde Yunanistan'a karşı takip edeceğimiz siyaset ne olacaktır!
  ''- Yunanlıların Türkiye'ye tallûk eden âmâl-i istilâcûyânelerine (istilâcı emellerine) hitam vermeleri şartıyla tarafımızdan takip edilerek siyasetin en hakiki dostluk esasına müstenit olacağına şüphe etmeyiniz.''
  - İngiltere Karadeniz ve Akdeniz boğazlarını bırakmak istemediğinden dolayı İstanbul meselesinin halli için ne gibi tâdilat kabul edeceksiniz!
  ''- İstanbul kemakân (olduğu gibi) bilâ kayd ü şart (kayıtsız ve şartsız) Türk hâkimiyeti altında olmak ve emniyeti mahfuz kalmak şartlarıyla Karadeniz ve Çanakkale boğazlarında serbesti-i seyr ü sefer şeraiti tayin olunabilir.''
  - Türk milliyetperverlerinin Amerika hakkındaki fikirleri nedir?
  ''- Türkiye halkı Amerika'yı hayırhah ve insaniyetperver ve müdafi-i hürriyet (hürriyet koruyucusu) evsafiyle (vasıflarıyla) tanır. Memleketimiz dahilinde deruhte ettiğimiz medeni ve umranperverâne (bayındırlık yolunda) mesaide Amerika menabiinden (kaynaklarından) âzami surette istifade etmeği temenni ederiz.''
  - İstikbalde ne gibi bir siyaset takip edeceksiniz?
  ''- Memleketimiz haraptır; milletimiz fakirdir, maarifimiz dûndur (aşağı seviyededir), iktisadiyatımız zayıftır. Memleketimizi imar ve milletimizi tenvir (aydınlatma) ve terfih (refaha kavuşturma) yegâne ve kat'i emelimizdir. Binaenaleyh sulh ve sükûn içinde mesai-i ciddiye-i medeniyeye (medeniyetin ciddî çalışmalarına) muhtacız. Siyaset-i müstakbelemiz (gelecekteki politikamız) bu ihtiyaçları tatmine (karşılamaya) matuf (yöneltilmiş) olacaktır.''
 
(Hâkimiyet-i Milliye'den: 17 Ocak 1921)

Hele alkol asla bulundurmazdı.

Ciddi işler konuşulduğu zaman Atatürk'ün yanında kahveden başka birşey içilmezdi! Hele alkol asla bulundurmazdı.

Dr. Tevfik Rüştü Aras
"15'nci Yıldönümünde Atatürk ve Büyük Eserlerine Dair", Zafer Gazetesi, Yıl: 3, Sayı: 1651 , 10 Kasım 1953, s. 2.

ATATÜRK'ÜN SOFRASI NASIL BİR SOFRA?

ATATÜRK'ÜN SOFRASI NASIL BİR SOFRA?
TARİHİ SOFRA

Bugüne kadar yeryüzünde sayısız sofralar kurulup dağılmıştır; Bugünden sonra da  kurulup dağılacak bir hayli sofralar vardır. Biz bunların içinde, edebiyat tarihine rnal olmuş Cemşid'in sofrasıyla felsefe
tarihine geçmiş Eflatun'un sofrasını biliyoruz. Öteki sofralardan, onlarda ne yenilip içildiğinden haberimiz yok.

Ancak hepsinin üstünde bir şöhret taşıyan Gazi'nin sofrasını tanıyoruz ki ettiği geniş mana bakımından, milli ve umumi genel tarihte yer alsa değer. Gazi'nin sofrası Harbiye Mektebi'nden muvakkat (geçici) kabrine kadar, bütün mesleki ve siyasi hayatınca sayısız davetlere, sayısız mevzu ve meselelere bir imaret gibi açıktı.

Yıllarca devam eden bir sofrada elbette nefis içkiler ve müstesna yemekler bulunur; fakat biz Gazi'nin sofrasında yer almış bahtiyarların ağzından: "Dün akşam öyle bir su böreği vardı ki. .. Hele
burma tatlısı ağzımızda dağılıyordu!" gibi alelade davetlerin hatırası olan alalade sözleri işitmiş değiliz.

O sofrada, her halde, içkilerin nefasetini ve yemeklerin lezzetini mağlup eden bambaşka bir iksirin
varlığına şüphe yoktur.

Onun sofrasından ayrılanların dilinde iyi pişmiş bir yemek bakiyesi değil, gönlünde hararetli bir sohbetin devamı yaşardı; ve o sofraya koşanlar mideleriyle değil, dimağlarıyla ziyafete iştirak ederlerdi.

O sofrada kimlerle ve neler konuşulduğunu, uzaktan yakından, herkes işitmiş gibidir:
Vatan müdafaası, bu sofrada hazırlandı. Milli hakimiyet ve onun en bariz şekli olan Cumhuriyet burada esaslarını kurdu. Tek partili, otoriter ve murakabesiz (denetimsiz) bir idarenin sakatlıkları
yine bu sofranın etrafında münakaşa edildi. Tarihe ve lisana milli bir hüviyet vermek için alimlerimiz buraya davet olunmuştu. Her iki sahada fazla ileri gitmenin ilmi rahatsız ettiği anlaşılınca güneşe
ve hakikate doğru istikamet (yön) almak endişesi yine burada hatıra gelmişti. Hulasa, ihtilalden inkılaba, ziraatten sanayie ve ilimden sanata kadar, bütün davaların harp meydanı bu sofra idi . . . Bu sofrada açıkça konuşulmayan hiçbir mesele kaydedilmemiştir.

Onun sofrasında geçmiş hadise ve mevzuları, imkan nispetinde, bir araya toplayabilecek olan röportaj muharriri (yazan) , öyle ümit ediyoruz ki, en canlı bir istiklal ve inkılap tarihini vücuda (meydana) getirmiş olacaktır.

Faruk Nafiz Çamlıbel
"Tarihi Sofra". Hürriyet Gazetesi, Sene: 2. No: 551 , 1 0 Kasın ı 1 949. s. 5.

ATATÜRK'ÜN SEVDİĞİ YEMEKLER

Askeri okulların klasik yemeği kuru fasulyedir, orada alışılan bu yemek ilerde cephelerde de daima karşınıza çıkar. Atatürk mektepten alıştığı kuru fasulyeyi bütün ömrünce diğer yemeklere tercih etti.

Bir bekar yemeği olan yağda kızartılmış yumurta ise , onun ikinci büyük tercihi idi. Meze olarak beyaz peynir, kavun ve leblebi daima sofrada bulunurdu. Rakıdan başka içkiler üzerinde durmazdı.
Alkole çok dayanıklı bir bünyesi vardı.

Kazım Özalp
Atatürk'ten Anılar, Türkiye lş Bankası Kültür Yayınlan, Ankara 1 992, s. 79.

26 Şubat 2025 Çarşamba

Atatürk'ün Kronolojik Hayatı

Atatürk'ün Kronolojik Hayatı

  • 1881 Selanik'te doğdu.
  • 1893 Askeri Rüştiye'ye girdi ve Kemal adını aldı.
  • 1895 Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirdi, Manastır Askeri İdadisi'ne girdi.
  • 13/03/1899 İstanbul Harp Okulu piyade sınıfına girdi.
  • 1902 Harp Akademisi'ne girdi ve burada gazete çıkardı.
  • 11/01/1905 Harp Akademisi'ni yüzbaşı olarak bitirdi. Şam'a 5. Ordu'nun 30. Süvari Alayı'nda staj yapmak için atandı.
  • 10/1905 Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu. Şam'da topçu stajını yaptı ve kolağası oldu.
  • 23/07/1908 Meşrutiyet'in ilan edilmesi için çalışmalar yaptı.
  • 31/03/1909 31 Mart Devrimi'nde, Hareket Ordusu kurmay subayı olarak çalıştı.
  • 13/09/1911 İstanbul'a Genelkurmay'a naklen atandı.
  • 27/11/1911 Binbaşılığa yükseldi.
  • 09/01/1912 Trablusgarp'ta, Tobruk Saldırı'sını yönetti.
  • 27/10/1913 Sofya Ateşemiliterliği'ne atandı.
  • 01/03/1914 Yarbaylığa yükseltildi.
  • 02/02/1915 Tekirdağı'nda, 19. Tümen'i kurdu.
  • 25/02/1915 Maydos'a gitti.
  • 25/04/1915 Arıburnu'nda İtilaf Devletleri'ne karşı koydu.
  • 01/06/1915 Albaylığa yükseldi.
  • 09/08/1915 Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandı.
  • 10/08/1915 Düşmanı Anafartalar'dan geri attı.
  • 01/04/1916 Tuğgeneralliğe yükseldi.
  • 06/08/1916 Bitlis ile Muş'u düşman elinden kurtardı.
  • 20/09/1917 Ülkenin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
  • 10/1917 İstanbul'a döndü.
  • 26/10/1918 Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde düşman saldırılarını durdurdu.
  • 30/10/1918 Mondros Mütarekesi'nin imzalanması.
  • 31/10/1918 Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'na atandı.
  • 13/11/1918 Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırıldı ve Mustafa Kemal İstanbul'a döndü.
  • 30/04/1919 Erzurum'da bulunan 9. Ordu Müfettişliği'ne atandı.
  • 15/05/1919 Yunanlıların İzmir'e asker çıkarması.
  • 16/05/1919 Bandırma gemisiyle İstanbul'dan ayrıldı.
  • 19/05/1919 Samsun'a çıktı.
  • 15/06/1919 3. Ordu Müfettişi sanını aldı.
  • 21/06/1919 Ulusal Güçleri, Sivas Kongresi'ne çağırdı.
  • 08-09/07/1919 Askerlikten çekildi (saat: 20:50).
  • 23/07/1919 Erzurum Kongresi Mustafa Kemal'in başkanlığında toplandı ve bir Temsil Kurulu seçerek dağıldı (07/08/1919).
  • 04/09/1919 Sivas Kongresi Mustafa Kemal'in başkanlığında toplandı ve 11.09.1919'da sona erdi.
  • 11/09/1919 Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyet Temsiliyesi Başkanlığı'na seçildi.
  • 22/10/1919 Amasya Protokolü imzalandı.
  • 07/11/1919 Erzurum'dan milletvekili seçildi.
  • 27/12/1919 Heyeti Temsiliye'yle birlikte Ankara'ya geldi.
  • 20/03/1920 İtilaf Devletlerinin İstanbul'u ele geçirmesi üzerine protestoda bulundu; Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama girişimine başladı.
  • 18/03/1920 İstanbul'da Meclis-i Mebusan'ın son toplantısı.
  • 19/03/1920 Ankara'da, üstün yetki taşıyan bir Millet Meclisi toplanması için illere duyuruda bulundu.
  • 23/04/1920 Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açtı.
  • 24/04/1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
  • 05/05/1920 İlk hükümet, Mustafa Kemal'in başkanlığında toplandı.
  • 11/05/1920 İstanbul Hükümeti'nce ölüm cezasına çarptırıldı.
  • 24/05/1920 Padişah, Mustafa Kemal'in cezasını onayladı.
  • 10/08/1920 Osmanlı İmparatorluğu delegeleri ile İtilaf Devletleri arasında Sevr Antlaşması imzalandı.
  • 09-10/01/1921 Birinci İnönü Savaşı.
  • 20/01/1921 İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun temel maddeleri kabul edildi.
  • 31/03/1921 İkinci İnönü Savaşı (31.03.1921 - 01.04.1921).
  • 10/05/1921 Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nu kurdu ve Grup Başkanlığı'na seçildi.
  • 05/08/1921 Kendisine başkomutanlık görevi verildi.
  • 22/08/1921 Yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı başladı.
  • 13/09/1921 Sakarya Meydan Savaşı kazanıldı.
  • 19/09/1921 Mareşal rütbesini ve Gazi sanını kazandı.
  • 26/08/1922 Kocatepe'den, Büyük Taarruz'u yönetti.
  • 30/08/1922 Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Savaşı'nı kazandı.
  • 01/09/1922 "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir! İleri!" buyruğunu verdi.
  • 09/09/1922 Şanlı Türk Ordusu İzmir'e girdi.
  • 10/09/1922 Gazi Mustafa Kemal İzmir'e geldi.
  • 11/10/1922 Mudanya Mütarekesi imzalandı.
  • 01/11/1922 Önerisi üzerine saltanat kaldırıldı.
  • 17/11/1922 Vahdettin, bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul'dan kaçtı.
  • 29/01/1923 Latife Hanım ile evlendi.
  • 24/07/1923 Lozan Antlaşması imzalandı.
  • 09/08/1923 Halk Fırkası'nı kurdu.
  • 11/08/1923 İkinci kez Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçildi.
  • 29/10/1923 Cumhuriyet ilan edildi; ilk cumhurbaşkanı seçildi.
  • 01/03/1924 Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde halifeliği kaldırdı; öğretimin birleştirilmesi hakkında açılış söylevini verdi.
  • 03/03/1924 Hilafet kaldırıldı; öğretim birleştirildi; Şer'iye ve Evkaf Vekaleti ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti'nin kaldırılması hakkındaki yasalar Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce kabul edildi.
  • 20/04/1924 Türkiye Cumhuriyeti Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu kabul edildi.
  • 17/02/1925 Aşar vergisi kaldırıldı.
  • 24/08/1925 Kastamonu'da ilk kez şapka giydi.
  • 25/11/1925 Şapka Yasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.
  • 30/11/1925 Tekkelerin kapatılması hakkındaki yasa kabul edildi.
  • 26/12/1925 Uluslararası takvim ve saat kabul edildi.
  • 17/02/1926 Türk Medeni Kanunu kabul edildi.
  • 01/07/1927 Cumhurbaşkanı sıfatı ile ilk kez İstanbul'a gitti.
  • 15-20/10/1927 Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı'nda tarihi Büyük Söylev'ini yaptı.
  • 01/11/1927 İkinci kez cumhurbaşkanı seçildi.
  • 09/08/1928 Sarayburnu'nda, Türk harfleri hakkındaki söylevini yaptı.
  • 03/11/1928 Türk Harfleri Yasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.
  • 15/04/1931 Türk Tarih Kurumu'nu kurdu.
  • 04/05/1931 Üçüncü kez cumhurbaşkanı seçildi.
  • 12/07/1932 Türk Dil Kurumu'nu kurdu.
  • 29/10/1933 Cumhuriyetin 10. yıldönümünde tarihi söylevini yaptı.
  • 24/11/1934 Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, Gazi Mustafa Kemal'e Atatürk soyadının verilmesi hakkındaki yasa kabul edildi.
  • 01/03/1935 Dördüncü kez cumhurbaşkanı seçildi.
  • 01/05/1937 Çiftliklerini Hazine'ye, taşınmaz mallarını da Ankara Belediyesi'ne bağışladı.
  • 31/03/1938 Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Atatürk'ün hastalığı hakkında ilk resmi duyurusunu yaptı.
  • 15/09/1938 Vasiyetnamesini yazdı.
  • 16/10/1938 Hastalık durumu hakkında, günlük resmi duyuruların yayınına başlandı.
  • 10/11/1938 Ulu önder Atatürk, vefat etti (perşembe, saat: 09:05)...
  • 11/11/1938 İstanbul Şehir Meclisi olağanüstü toplandı. Saraydaki cumhurbaşkanlığı forsu indirilerek yerine yarıya değin indirilmiş Türk bayrağı çekildi.
  • 12/11/1938 Yüksek öğretim gençliği, Atatürk'ün ölümü dolayısıyla üniversite konferans salonunda toplandı.
  • 13/11/1938 Türk Gençliği, Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk'ün kurduğu cumhuriyeti koruyacağına ant içti.
  • 14/11/1938 Türkiye Büyük Millet Meclisi üzüntü dolu bir toplantı yaptı.
  • 15/11/1938 Hükümet, Atatürk'ün Ankara'da ebedi istirahat yerine konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini, ulusal yas günü olarak duyurdu.
  • 16/11/1938 İstanbullular, Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu'ndaki katafalkı önünde, sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine değin, saygı ve üzüntü içinde son görevlerini yaptılar.
  • 19/11/1938 Atatürk'ün Dolmabahçe'den alınan yüce cenazesi büyük bir törenle önce Sarayburnu'na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına götürüldü. Yavuz zırhlısıyla İzmit'e değin götürülen tabut, oradan Ankara'ya yolcu edildi.
  • 20/11/1938 Atatürk'ün kutlu nâşı Ankara'ya ulaştı ve Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankaralılar da son görevlerini saygıyla yaptılar.
  • 21/11/1938 Cenazesi, Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabre konuldu.
  • 25/11/1938 Vasiyetnamesi açıldı.
  • 26/12/1938 "Ebedi Şef" sanıyla anılması kabul edildi.
  • 04/11/1953 Geçici kabri açıldı.
  • 10/11/1953 Cenazesi Anıtkabir'e nakledildi.

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

         Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

         Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!




Atatürk'ün Türklük Üzerine Sözleri

- Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.
- Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.
- Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.
- Benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.
- Benim naçiz vücudum bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen payidar kalacaktır.
- Bir Türk dünyaya bedeldir.
- Biz doğrudan doğruya millet severiz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur.
- Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.
- Bu millet bağımsızlıktan yoksun yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.
- Bu ulusu ben değil içimizdeki ruh, damarımızdaki kan kurtarmıştır.
- Efendiler biz hayat ve istiklal isteyen bir milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı yok etmeyi göze alırız.
- Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.
- Ey Türk gençliği! Birinci vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini ilelebet korumak ve müdafaa etmektir. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
- Her Türk ferdinin son nefesi, Türk Milletinin nefesinin sönmeyeceğini, onun ebedi olduğunu göstermelidir.
- Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum.
- Milletin sevgisi kadar büyük mükafat yoktur.
- Ne mutlu Türk'üm diyene!
- Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.
- Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.
- Türk! Öğün! Çalış! Güven!..
- Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.
- Türk kuvvet ve zekasının yenmediği ve yenemeyeceği güçlük yoktur.


Atatürk'ün 10.Yıl Nutku

Türk Milleti!

          Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun! Bu anda büyük Türk milletinin bir bireyi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve coşkunluğu içindeyim.


          Yurttaşlarım!

          Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki başarıyı, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimle yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla yeterli göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak zorunluluğunda ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve uygar ülkeleri düzeyine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah araç ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş yüzyılların gevşetici zihniyetine göre değil, çağımızın hız ve hareket kavramına göre düşünülmelidir. Geçen zamana oranla, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da başarılı olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti, milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Çünkü Türk milletinin yürümekte olduğu yükselme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müsbet bilimdir.

          Şunu da önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk milletinin tarihsel bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusuna ara vermeden ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün insanlığa gerçek huzurun sağlanması yolunda, kendine düşen uygarca vazifeyi yapmakta başarılı kılacaktır.


          Büyük Türk Milleti!

          On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vaat eden çok sözlerimi işittin. Mutluyum ki, bu sözlerimin, hiçbirinde, milletimin, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı inanç ve kesinlikle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün uygar dünya, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği ve büyük uygar yeteneği, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.


          Türk Milleti!

          Sonsuzluğa akıp giden her on yılda, bu büyük milli bayramını daha büyük onurla, mutluluklarla, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

          Ne mutlu Türk'üm diyene!


29 Ekim 1933 Ankara      


Atatürk'ün Bursa Nutku

Şubat 1933'ün ilk günlerinde Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar irticacı kişi camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk olayın hemen ardından Bursa'ya gider. Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırada bir kişi Atatürk’e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur: "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü...". Atatürk hemen konuşmakta olan kişinin sözünü keser ve günümüzde "Bursa Nutku" diye anılan konuşmayı yapar.

         
 "Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

          Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, "demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek".

          Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir."

          İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!"

6 Şubat 1933 Bursa Atatürk Köşkü

Atatürk'ün Balıkesir Hutbesi

Balıkesir Hutbesi, Mustafa Kemal'in 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir'deki Zağnos Paşa Camii'ndeki ünlü konuşmasıdır.
          
"Ey Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allahın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur'an'da ki mânası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak'tır.
          
Arkadaşlar; Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazreti Peygamber'in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna eriştiren Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu fırsat ile büyük bir sevap kazanacağımı ümit ediyorum.
          
Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır. Millet işlerinde her kişinin zihnini ayrı ayrı faaliyette bulunması zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir.

          
Efendiler, hutbe demek topluma hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur. Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber'in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idâri, mâli ve siyasi, sosyal konularıdır. İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri gerilemeye başlayınca, Cenabı Peygamber'in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı. O da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü, her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi. Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi'nde söylediğim bir nutukta demiştim ki "Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur." Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır. Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır ve olacaktır."


İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....