Kurtuluş Günleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurtuluş Günleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2025 Cumartesi

Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Mondros Mütarekesi'nden sonra Anadolu'nun ve Rumeli'nin çeşitli şehirlerinde, işgallere karşı kurulan millî cemiyetlerin 7 Eylül 1919 tarihinde Sivas Kongresi'nde birleştirilmesinden sonra oluşan yeni cemiyete verilen isimdir. Kurucusu, ilk ve tek başkanı Mustafa Kemal Paşa'dır.

13 Ekim 1919 tarihinde Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtına Dair Nizamname hazırlandı ve bu nizamname tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderildi.

Buna nizamnameye göre Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, vatanın maruz kaldığı olaylar ile ve tamamen aynı maksatla millî vicdandan doğmuş olup her türlü fırka cereyanının dışındadır.

Cemiyetin amacı, Osmanlı vatanının bütünlüğünü, Saltanat ve Hilâfetin makamı ile Millî bağımsızlığın korunmasında Kuvâ-yi Milliye'yi etkin ve İrâde-i Milliye'yi hâkim kılmaktır.

Bütün İslâm vatandaşları cemiyetin doğal üyesidirler. Örgütlenme, köy ve mahallelerden başlayarak nahiye, kaza, liva, vilâyet, müstakil liva taksimatına bağlı olacaktır.

Müdafaa-i Hukuk hareketi, İstanbul hükûmetince İttihatçılıkla, Bolşeviklikle, Saltanata ve Hilâfete isyankârlıkla, Cumhuriyetçilikle, Asilikle suçlandı.

Sivas Kongresi'nde Fırkacılıkla ilgili uzun tartışmalardan sonra, Meclis-i Millî toplanıncaya kadar geleneksel İttihatçı yörüngesinde gelişen siyasetten uzak durularak, halkın birliğini bütünlüğünü sağlamanın zorunluluğu benimsendi ve 5 Eylül 1919 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyetini yeniden canlandırmaya çalışmayacaklarına, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin siyasî amaçlarına hizmetçi olmayacaklarına ilişkin yemin metni hazırlandı.

Heyet-i Temsiliye Anadolu'da geçici hükûmet rolünü oynadı. Çünkü, Heyet-i Temsiliye ulusal örgütlerin amaç ve ilkelerini eldeki araçlarla yurdun her tarafına yayıyor halka açıklıyor, örgüte güç kazandırmaya çalışıyor, mevcut ulusal örgütlerin varlığını ve devamlılığını sağlamak için çaba gösteriyor, bu örgütleri bir noktada birleştirmeye, bunlar arasında uyumlu bir bağ kurmaya özen gösteriyordu.

Cemiyet bir yandan ulusal eylemi halka indirici çalışmalar yaparken öbür yandan da Müdafaa-i Hukuk karşıtı olan Damat Ferit Paşa hükûmetine karşı yoğun bir eyleme girişti ve bu hükûmetin yıkılmasını sağladı.

21 Mart 1921 tarihinde tüm vilâyet ve mutasarrıflıklara gönderilen bir genelgede ARMHC'nin ülke ve millete yönelik görevlerini daha iyi yapabilmek için bu örgütlerin Meclis Başkanlığı ile daha iyi ve düzenli ilişki kurmaları istendi ve MH Merkez Heyetini oluşturan kişilerin ad ve şöhretlerinin Meclis Başkanlığına bildirilmesi belirtildi.

Cemiyet, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Halk Fırkası'na dönüştü.


18 Eylül 2025 Perşembe

Kurtuluş Savaşı Öncesi Durum

Kurtuluş Savaşı Öncesi Durum

Osmanlı Devleti ’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini belirleyen Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918) ile Anadolu ve Trakya her türlü işgale açık bir duruma geliyordu. Çünkü Mondros ateşkes hükümleri galip devletlere gerekli gördükleri her yeri işgal etme hakkı tanıyordu. Ülke işgale uğrarken Padişah için önemli olan; saltanatın, halifeliğin ve hanedanın selameti idi.

Bu antlaşma çok ağır koşulları içerirken, İstanbul Hükümeti ileride yapılacak barış görüşmelerinde bu koşulları hafifletebileceğini umuyordu. Mondros Ateşkes antlaşmasının hemen ardından işgaller başladı. Bu antlaşmanın 7 inci maddesine göre, İtilaf devletleri güvenliklerini tehdit eden bir durumu bahane ederek istedikleri bölgeleri işgal edebileceklerdi.

Boğazlar İngilizlerin kontrolüne geçti. İngilizler Çanakkale, Musul, Batum, Antep, Konya, Maraş, Samsun, Bilecik, Merzifon, Urla ve Kars’ı işgal ettiler. Fransızlar ise; Trakya’daki demiryolunun önemli istasyonlarını, Dörtyol, Mersin, Adana ve Afyon istasyonunu işgal ettiler. İngilizler tarafından işgal edilen, Güney Doğu’daki bazı iller daha sonradan Fransızlara terk edilmiştir.

İtalyanlar ise Antalya, Kuşadası, Bodrum, Fethiye ve Marmaris’i işgal ettiler. Konya ve Akşehir’e de asker yolladılar. Mondros Mütarekesi’nin Doğu Anadolu’da 6 vilayetin Ermenilere bırakılacağına ilişkin maddesi Ermenileri harekete geçirdi.

Ermeniler kurdukları Alaylarla Doğu Anadolu’da yayılmaya ve bölgedeki Türklere zulüm ve baskı yapmaya başladılar. Kozan, Osmaniye, Mersin ve Adana’ya Fransızlarla birlikte Ermeni çetecileri de geldi. Yunanlılar kendilerine vaat edilen Ege Bölgesi’ni ele geçirmek üzere, İngiliz, Amerikan ve Fransız savaş gemilerinin koruması altında, 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgale başladılar.

İzmir’in işgaline tepki olarak gazeteci Hasan Tahsin tarafından düşmana atılan ilk kurşun Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı olmuştur. Daha sonra Yunanlılar 3 koldan Ege Bölgesi’ni işgale başladılar. Mondros ateşkes antlaşmasından sonra işgallerin başlamasına karşılık Padişah ve Osmanlı Hükümeti işgallere karşı ses çıkarmamışlar, orduyu geliştirip güçlendirmeye yönelmemişler, sadece kendi çıkarlarını düşünmüşler, çekingen ve korkak davranmışlar, ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için hiçbir tedbir almamışlardır.

Kurtuluş savaşımızda işgallere karşı ilk silahlı direniş Güneydoğu Anadolu’da Fransızlara karşı başlamışsa da, ilk Kuvayı Milliye hareketi Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı oluşturulmuştur. Yunan birliklerinin İzmir’i işgal etmesi ve Anadolu içlerine ilerlemeye başlamasına seyirci kalan Osmanlı Hükümeti’nden artık hiçbir şey beklenemezdi. Bu durum, Kuvayı Milliye’nin doğuşunu ve Milli Mücadele’nin başlamasını kolaylaştırıcı etkenler olmuştu.

MUSTAFA KEMAL’İN SAMSUN’A ÇIKIŞI VE KONGRELER

Gelişmeleri yakından takip eden Mustafa Kemal Paşa, Türk Halkının ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız ve şartsız olarak bağımsız, yeni bir Türk devleti kuracak güçte olduğunu inanıyordu. Padişahın ve İstanbul Hükümeti’nin teslimiyetçi tutumu karşısında kurtuluş yolunun Milli Mücadele olduğunu anlamıştı. Düşman işgallerine karşı bazı bölgelerde gösterilen direniş ve milli teşekküllerin kurulması da onu umutlandırmıştı.

Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmek için bir fırsat aradığı sırada, Karadeniz’deki Pontus Rum çetelerinin bölgedeki Türklere karşı saldırıları artmıştı. İngiltere asayiş ve sükunun sağlanmaması durumunda bölgeyi işgal edeceğini bir nota ile İstanbul Hükümeti’ne bildirdi. Padişah bölgedeki güvenliğin sağlanması için Mustafa Kemal Paşa’yı 9.Ordu Müfettişliğine atamıştır. Güvendiği arkadaşlarını yanına alan Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Bu tarih aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın fiilen başladığı tarihtir.

Mustafa Kemal, askeri örgütlenmeyi sağlamak için Havza’dan Anadolu’daki tüm komutanlarla temasa geçmiştir. Komutanlara ve Valilere yayınladığı genelgelerle (Havza Genelgesi) halka felaketin büyüklüğünün anlatılmasını ve işgallere karşı da mitinglerin yapılmasını istemiştir. İlk miting 30 Mayıs 1919’da Havza’da yapılmıştır.

Kurtuluş Savaşı Nedenleri
Kurtuluş savaşı bir işgale uğramış yurt topraklarını savunma ve işgal kuvvetlerine karşı verilen mücadelenin ifade edilmesidir. Kısacası Kurtuluş savaşı'nın temel nedeni yada gerekçesi İşgal edilen ve düşman elinde olan toprakların tekrar kazanılmasıdır. 

Ayrıntılı olarak Kurtuluş savaşı'nın yada mücadele edilmesinin nedenleri Amasya genelgesi ile Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından kaleme alınmış ve resmen 22 Haziran 1919 tarihinde gerekli kişi ve kurumlara duyurulmuştur.

Amasya genelgesinde Kurtuluş savaşı'nın nedenleri (Gerekçeler) şöyledir:

1. Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. (Gerekçe)

2. İstanbul Hükümeti, üzerine düşen görevi yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok durumuna düşürmektedir.

3. Milletin geleceğini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. (Amaç ve yöntem)

4. Her türlü etki ve denetimden uzak bir kurul oluşturulmalıdır. (Temsil Kurulu)

5. Anadolu’nun en güvenilir yeri olan Sivas’ta milli bir kongre düzenlenmeli, bunun için de her bölgeden üç delege Sivas’ta olacak şekilde yola çıkmalıdır.

6. Delegelerin seçimlerini Redd-i İlhak, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri ve belediyeler yapacaktır.

7. Doğu illeri için 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır.

8. Mevcut askeri ve milli örgütler kesinlikle dağıtılmayacak, komuta bırakılmayacak ve başkalarına teslim edilmeyecek.

9. Bu genelge sır olarak tutulmalı ve delegeler kimliklerini gizli tutarak seyahat etmelidirler.

30 Ağustos 2025 Cumartesi

Anadolu Hareketi (Türk Ulusal Hareketi, Millî Hareket, Milliyetçi Hareket ve Kemalist Hareket)

Türk Ulusal Hareketi, Millî Hareket, Milliyetçi Hareket ve Kemalist Hareket adlarıyla da anılan Anadolu Hareketi, Kuvâ-yi Milliye'nin direnişiyle Ankara Hükûmeti'nin diplomatik ve askerî eylemlerini kapsayan siyasî harekettir. 

I. Dünya Savaşı'nın kötü sonuçlarından sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun bölünmesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına kadar geçen süreyi kapsar. 

Ulusal hareketin ilk adımı Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışı kabul edilmektedir. Türkler aşamalı olarak, Mustafa Kemal Paşa'nın liderliği çevresinde birleşti.

Bu hareket, Sevr Antlaşması'nı tanımadı ve Mîsâk-ı Millî ile belirlenen sınırların çok büyük bölümünü kapsayan Lozan Antlaşması ile güvence edildi.

Ayrıca bakınız

27 Mart 2025 Perşembe

Ankara Hükûmeti

Kendisini Türkiye Devleti veya Türkiye olarak tanımlayan ve yaygın olarak Ankara Hükûmeti adıyla anılan Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Türk Kurtuluş Savaşı (1919-1923) ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında Ankara merkezli geçici ve devrimci Türk hükûmetiydi. Osmanlı Sultanı tarafından yönetilen çökmekte olan İstanbul Hükûmeti'nin aksine, Anadolu Hareketi tarafından yönetilmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, Kuvâ-yi Milliye denilen milislere ve Kuvâ-yi Nizamiye denilen düzenli orduya komuta etmiştir. 

Savaştan ve monarşist İstanbul Hükûmeti'ne karşı kazanılan zaferden sonra, cumhuriyetçi Ankara Hükûmeti 1923 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun sona erdiğini ve küllerinden Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğunu ilan etmiştir. Büyük Millet Meclisi bugün Türkiye'nin parlamento organıdır.

Tarihçe

23 Nisan 1920'de Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde, ilk olarak 25 Nisan’da Muvakkat (geçici) İcra Encümeni sıfatıyla, TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa başkanlığında bir hükûmet oluşturuldu. 

Böylece, İstanbul’daki Osmanlı hükûmeti dışında Ankara’da bir hükûmet ortaya çıkmış oldu. Encümen, 3 Mayıs’ta, İcra Vekilleri Heyeti adlı hükûmet kurulana kadar görevine devam etti. Bu dönemde bir devlet başkanı yoktu ve bu görevi Meclis Reisi yerine getiriyordu. 

Meclis, ayrıca 5 Ağustos 1921 tarihinde çıkardığı Başkumandanlık Kanunu ile Mustafa Kemal Paşa’yı Başkumandanlığa getirerek ordunun maddi ve manevi gücünün artırılması ile sevk ve idare edilmesi konusundaki yetkilerini kullanma izni vermiştir. 

29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin İlan edilmesiyle yapılan seçimde Mustafa Kemal Paşa Reisicumhur seçilerek devlet başkanı olmuştur. Hükûmet başkanıysa Başvekil sıfatını almış ve Reisicumhur tarafından seçilmeye başlanmıştır. Dolayısıyla 1923’ten sonra kurulan hükûmetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ya da Ankara Hükûmeti olarak adlandırılmazlar.

Hükûmetler

Cumhuriyet öncesi hükûmetler "İcra Vekilleri Heyeti" olarak anılıyordu. 

Bunlar:

1. İcra Vekilleri Heyeti

2. İcra Vekilleri Heyeti

3. İcra Vekilleri Heyeti

4. İcra Vekilleri Heyeti

5. İcra Vekilleri Heyeti

26 Mart 2025 Çarşamba

Türk Kurtuluş Savaşı

Türk Kurtuluş Savaşı (Osmanlıca: قورتولوش صاواشى, romanize: Kurtuluş Savaşı), I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun İtilaf Devletleri'nce işgali sonucunda Mîsâk-ı Millî sınırları içinde ülke bütünlüğünü korumak için 1919-1922 yılları arasında gerçekleştirilen çok cepheli siyasi ve askeri mücadeledir. 

Batı Anadolu'da İtilaf Devletleri'nin harekete geçirdikleri Yunan ordusuna; güneyde Fransız ordusuna; doğuda Ermenistan'ın kuvvetlerine; İstanbul rejimine sadık milislere, feodal güçlere ve ayrılıkçılara karşı savaşılmıştır. 

Bu mücadelenin Batı Cephesi Yunan millî belleğine "Küçük Asya Felaketi" adıyla kazınmıştır. Savaş sırasında Yunan ve Ermeni kuvvetleri, bir etnik temizlik harekâtı olarak, Türk halkına karşı katliamlar, yağmalar ve tecavüzler gerçekleştirmiştir. Savaş, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.

Yunan ordusu, Megali İdea düşüncesiyle eski Yunan topraklarını birleştirmek ve ayrıca İtalyanların bölgeyi işgal etmesini önlemek amacıyla 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıktı. 

Bunun üzerine Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan hoşnut olmayan ve ülkeyi kurtarmanın yollarını arayan Mustafa Kemal Paşa IX. Ordu Müfettişi sıfatıyla 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve yurt çapında topyekûn bir direniş gerçekleştirmek için işe girişti. 

Bu tarihte Çanakkale ve İstanbul Boğazları ve Trakya İtilaf devletlerinin; Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz'deki Mersin, Adana, Maraş, Antep ve Urfa Fransız; Antalya ve Muğla İtalyan işgali altındaydı. 

Ermeniler bir yandan Doğu Anadolu'yu işgal ederken bir yandan da güneydoğudaki Fransız birlikleriyle işbirliği yapmaktaydı. 

Benzer bir şekilde Eskişehir, Kütahya, Amasya gibi kentlerde İngiliz askerleri bulunmaktaydı. İngiliz kabinesi ise, İmparatorluğunun önemli bir kısmı Müslüman kitleden oluştuğu için, Türkiye'nin parçalanmasının Müslüman coğrafyasında uyandıracağı huzursuzluğu göz önünde bulundurarak, Anadolu'nun parçalanmasını engellemek ve İtalya ile Fransa'yı bölgeden uzaklaştırmak amacıyla, Lord Curzon'un önerisi üzerine, 19 Mayıs 1919'da Anadolu ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde ABD mandası teklif edilmesine karar verdi. 

ABD'nin bu öneriyi değerlendirme süreci sebebiyle barış müzakereleri Şubat 1920'ye kadar ertelendi. Bu dönemde Mustafa Kemal kongreler düzenleyerek halkı savaşa manen hazırlamakla ve askerî direnişi örgütlemekle uğraştı. Mustafa Kemal önce halktan oluşturulan silahlı müfrezelerle işgali yavaşlatmayı ve böylelikle kazanılan zamanla düzenli ordunun kurulmasını planlamıştı. 

Kuvâ-yi Milliye ile yapılan gerilla savaşı tekniği güneyde Fransızlara karşı başarılı olmuştu. Doğu Cephesi'nde ise Kazım Karabekir komutası altındaki XV. Kolordu Ermeni birliklerine karşı başarı gösteriyordu. 

Böylelikle Kazım Karabekir komutasındaki ordu Sarıkamış, Kars ve Gümrü'yü ele geçirdi ve 3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalandı. Batı Cephesi'nde ise Kuvâ-yi Milliye birlikleri Yunanları yenebilecek kabiliyette olmasa da onları oyalamaktaydı.

22 Haziran 1920 tarihinde Yunanların Gediz taarruzu, düzenli ordunun gerekliliğini ortaya koydu. Bu sırada Yunan Kralı Aleksandros, bir maymun ısırığı sonucu öldü ve Yunanistan'da Elefterios Venizelos Hükûmeti düştü. Yapılan referandum sonucu ise eski kral Konstantin sürgünden dönerek tekrar tahtına oturdu. Ve bu ani değişim sonucu olarak Yunanistan tüm itilâf desteğini kaybetti. 

Bu gelişme üzerine 9 Aralık 1920'de Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi komutanı Ali Fuat Paşa'yı görevinden azletti ve Batı Cephesini sırasıyla Miralay İsmet Bey ve Miralay Refet Bey tarafından komuta edilmek üzere kuzey ve güney olarak ikiye böldü. 

1920 yılının ortalarında ülke çapında gerçekleşen 18 iç isyanın bastırılması düzenli ordunun üstünlüğünü gösterdi. Ocak 1921'de Konstantin'in emriyle yapılan keşif taarruzu Birinci İnönü Muharebesi'nde durduruldu. 

Diğer taraftan İtalya ve Fransa ise I. Dünya Savaşı sırasında düşmanca tavırları olan kralın geri dönüşü nedeniyle Yunanistan'a karşı Türkiye'yi destekleme kararı alarak Sevr'in gözden geçirilmesini talep ettiler. Bu talepler sonucu toplanan Londra Konferansı'na Türkiye de davet edildi ve Ankara Hükûmeti'nin ülke çapındaki otoritesi arttı. 

Yunanların 23 Şubat 1921'de başlayan Londra Konferansı'ndan bir yarar sağlayamayacaklarını anlamaları üzerine 23 Mart'ta başlayan İkinci İnönü Savaşı gerçekleşti. 1 Nisan'da muharebe Türklerin zaferi ile sonuçlandı.

10 Temmuz'da Kütahya-Eskişehir Muharebeleri gerçekleşti. Muharebe sonrası Afyon, Eskişehir ve Kütahya Yunanların eline geçti ve Türk ordusu Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Savaş sonrası TBMM tahkik heyetinin cepheye gönderilmesi kararlaştırıldı. 

Meclis heyetinin cepheden dönüşte verdiği rapor sonrası ordunun teçhizat ihtiyacını karşılayabilmek için Tekalif-i Milliye emirleri çıkarıldı. Zaferlerini pekiştirmek isteyen Yunanlar, Sevr Antlaşması'nı kabul ettirmek amacıyla 23 Ağustos'ta taarruza kalktılar. 

Yunanlar Ankara'ya 50 kilometre kadar yaklaşsalar da Sakarya Muharebesi onlar için başarısızlıkla sonuçlandı. İtalya, Fransa ve Rusya'nın Ankara'ya verdikleri destek ve İtilaf Devletleri'nin Kasım 1920'den sonra Yunanistan'a uyguladıkları ambargo sonucu zaman Türklerin lehine ve Yunanların aleyhine işliyordu. 

Yunan birliklerini Anadolu'dan kesin olarak atmak için Mustafa Kemal Paşa 10 ay boyunca askerleri talim etti ve teçhizat ihtiyacını karşılamak için girişimlerde bulundu. Taarruzun baskın etkisiyle başarıya ulaşması sağlanacaktı. 

26 Ağustos 1922'de taarruz başladı ve 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi gerçekleştirilerek Yunan birlikleri mağlup edildi. Geri çekilen Yunan birlikleri takip edildi ve Türk ordusu 9 Eylül 1922'de İzmir'e girdi. 

18 Eylül itibarıyla Yunanlar Anadolu'dan tamamıyla silinmişti. Türk ordusu Boğazlar ve İstanbul bölgesine yönelince Çanakkale krizi denilen süreçte İtilaf kuvvetleri İstanbul'dan çekilmeye başladılar. Bunun üzerine Trakya'daki Yunan birlikleri de bölgeden çekildi. 

11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen biten savaş, 13 Ekim 1921'de imzalanan Kars Antlaşması ile Doğu Cephesi'yle sınırlı olmak üzere, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile ise topyekûn sona ermiştir.

18 Mart 2025 Salı

Gökçen Hüseyin Efe

Gökçen Hüseyin Efe 1891 yılında Ödemiş'in Ayasurt (Türkönü) köyünde dünyaya geldi.. Hali vakti yerinde bilgili görgülü, varlıklı ve asil bir aileye mensuptu. Haksızlığa dayanamayıp isyan eden mert bir yapısı vardı 1911 yılına kadar Çakırcalı Efenin yanında Zeybeklik yaptı.

Çakırcalının 1911 de ölümüyle bir müddet daha dağlarda efelik yapar. 1912 yılında İzmir'de devlet görevlisi olan Celal Bayarın daveti üzerine dağdan inerek Ödemiş'in Kahrat Köyüne yerleşir. 

15 Mayıs 1915'te Yunanlılar İzmir'i işgal ederler. 29 Mayıs'da  Tire'yi işgal ile efenin oturduğu köyü göz hapsine alırlar. Gökçen Efe bu işgale karşı bir savunma yolu ararken Karaçamur Köyünden Hacı Hüseyin Ağadan bir mektup alır.

“Oğlum Gökçen, Eskiden Osmanlı hükümetine karşı zeybeklik ediyor, kahramanlık yaptım sanıyordun. Efelik yapacak zaman şimdiki zamandır.

Bu işgal yüreğini acıtmıyor mu ? 

Haydi bakayım iş başına. Anlaşmak ve yapacağımız işleri görüşmek için bir yer göster. Seni çok göresim geldi. Şimdilik selam eder gözlerinden öperim.” Der. 

Gökçen Efe bu mektubu alınca 2 Temmuz 1919 günü Çobanköy yakınındaki Sarı Kahya çeşmesi denen yerde 2 saat süren bir görüşme yaparlar.

Aldıkları karara göre, Hepsi ailelerini ve davarlarını alıp karaçamur köyüne gidecekler toplanma ve idare yeri Emminin obası olacaktır. Kısa sürede yiğit delikanlılardan oluşan bir kuvvet kuracaklar işgale karşı koyacaklardır.

11 Temmuz 1919 da Gökçen Efe emrindeki kuvvetler Fata Köyündeki Yunan karakoluna baskın düzenleyerek yunanlıları imha ederek çok sayıda silah ve mühimmat elde etmişlerdir.

Gökçen Efe ve Kızanları 

Gökçen Efe Aydın havalisinde mücadele eden Yörük Ali Efe'ye kızan göndererek işbirliği teklif eder. ancak gelen kızan Yörük Ali Efenin Aydını düşman işgalinden kurtardığı haberini getirir. Bundan cesaret alan Gökçen Efe de Tire'yi işgalden kurtarmaya karar verir.

Önce 300 kızanıyla birlikte 26 Ağustosta Üç yol baskınına katılır. Çok takdir ettiği neredeyse yaşıtı olan Yörük Ali Efe ile omuz omuza savaşır. Gökçen Efe Tire'yi Yunandan geri almanın planlarını yaparken 13 Ekim 1919 da hastalanır. Bu durumu öğrenen Yunan kuvvetleri hücuma geçerler. 

Hasta yatağından çatışmayı idare eden Efe Çadırın basıldığını görünce 7-8 yunan askeri ile mücadeleye girer ve onları öldürür. Kendisi de yaralanır. Yaralı halde mevzi değiştirirken yaralı bir Yunan askeri tarafından arkadan vurularak şehit edilir. 

Henüz 28 yaşında iken şehit olan bu kahraman Efenin kızanları vasiyetini yerine getirip Tire'yi İşgalden kurtarırlar.

(Ayrıntılı bilgi isteyen ırkdaşlarım, Ziya HANHAN’ın “Gökçen Efe Destanı” kitabında bulabilirler)

Adı dillerden düşmeyen ve hakkında kahramanlık destanları yazılan Efeye Efe Faniden bir mani ve Gökçen Efe türküsü .

ŞEHİT GÖKÇEN EFEM

Göcen dağı yaslı efem,

Gümüş bıçak paslı efem,

Beş bin efsun azdır diyor,

Mor cepkeni süslü efem.

Mahşer gibi dağlar efem,

İbret alsın sağlar efem,

Şehit olmak kısmet oldu,

Zeybeklerin ağlar efem.

Kırk katımız efsun efem,

Dağlar taşlar efsun efem,

Bizi seven bacılarım,

Yasımızı tutsun efem.

Gökçen efem, çakır efem,

Sana yoldaş Bakır efem,

Kahpe Yunan telef oldu,

Zafer bizim şükür efem.Efe Fani yazar efem,

Cephelerde gezer efem,

Vatanıma göz dikenin,

Mezarını kazar efem.

İsmet İnönü dönemi: 1938-1950

İsmet İnönü dönemi: 1938-1950


İsmet İnönü, Atatürk'ün ölümü üzerine 11 Kasım 1938'de cumhurbaşkanlığına seçildi. Etkin siyasal yaşamdan çekildikten bir yıl sonra cumhurbaşkanı seçilebilmesi, büyük ölçüde cumhuriyetle özdeşleşmiş olmasıyla ilgiliydi. 

Cumhurbaşkanlığının yanı sıra CHP genel başkanlığına  getirildiğinden yönetim üzerinde geniş otorite sahibi oldu. CHP'nin 26 Aralık 1938'de toplanan I. Olağanüstü Kurultay'ında partinin "değişmez genel başkan"ı seçildi. Ayrıca kendisine "Millî Şef" sıfatı verildi.

Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra başlayan II. Dünya Savaşı (1939-1945) döneminde İnönü ülkeyi savaştan uzak tutmaya çalıştı. Savaş yıllarındaki ekonomik ve toplumsal sıkıntılar ise, dönemin unutulmayan mirası olarak kaldı. Gene bu dönemde Hasan Âli Yücel'in öncülüğündeki Köy Enstitüleri kuruldu ve geliştirildi.

II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından, gerek uluslararası siyasetteki gelişmeler, gerekse ülke içindeki yeni oluşumlar rejimin genel niteliğinde önemli değişiklikleri gündeme getirdi.

II. Dünya Savaşı

Ana madde: II. Dünya Savaşı'nda Türkiye

Ayrıca bakınız: Yirmi Kur'a Nafıa Askerleri

II. Dünya Savaşı süresince Türkiye'nin savaşa girmeme eğilimi sebebiyle türlü politika değişikliklerine gidilmiş ve ülke içinde savaşın sosyoekonomik etkileri görülmüştür. Mihver ve Müttefik devletlerin isteklerine rağmen Türkiye, fiilen savaşa katılmaksızın 23 Şubat 1945'te resmen savaş ilanı ile yetinmiştir. 

Savaşta Yunanistan'a yardım, Türkiye'ye sığınan mültecilerin bakımı, ordunun silah altında tutulması, dış ticaretin ciddi zarar görmesi sebebiyle yokluk ve pahalılık görüldü. Bu da Varlık Vergisi, ekmeğin karneyle dağıtılması gibi uygulamalara yol açtı. 

Savaşın etkisiyle 1938'den 1945'e ithalat yaklaşık 1.000.000 ton; ihracat ise 1.800.000 ton azaldı. Ülkedeki nüfus artışına rağmen tarım üretiminin 1938'den 1945'e 3.000.000 ton azalması, daha fazla ekonomik tedbire yol açtı; kısmi olarak vatandaşların elindeki tarım, hayvan ve orman ürünlerine el konuldu. 

Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu, 11 Kasım 1942'de yaptığı konuşmada gerekçenin orduyu ve ülkeyi emniyet altına almak olduğunu belirtti. Ülkedeki yokluğa paralel olarak karaborsacılık faaliyetleri arttı; hükûmetin tepkisi ise idama varacak kadar ağır cezalar vermek oldu. Yetersiz beslenmeye bağlı salgın hastalıklar görüldü.

Bu dönemde Türk basınında savaşın gidişatına göre ideolojik benimsemeler görüldü, örneğin 1942'de Saraçoğlu'nun varlık vergisiyle ilgili basından destek istemesi üzerinde gazetelerde ve dergilerde gayrimüslimleri hırsızlıkla, dolandırıcılıkla itham eden haberler yapıldı; karikatürler çizildi. 

Varlık vergisinin gündemde olduğu günlerde dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü "Üç beş yüzü geçmeyen bu insanların vatana karşı aşikâr olan zararlarını gidermenin yolu elbette vardır. 

Ticaretin ve ekonomik çalışmaların serbestliğini bahane ederek milleti soymak hakkını hiç kimseye hiçbir topluluğa tanımamalıyız." dedi. Aynı dönemde kapatılan gazeteler de görüldü; 1942 yılı içinde beş farklı gazete 1 ilâ 60 gün arasında değişen süre zarfında kapatıldı. 

1945 yılında ise Sovyet Rusya'nın Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktı'nı tek taraflı olarak feshetmesi ülke gündeminde yer edindi ve Sovyet Rusya ile dostluğu savunan Tan gazetesi tepki çekti; sonuç olarak 4 Aralık 1945'te üniversite öğrencileri tarafından birkaç kitabeviyle birlikte Tan gazetesi baskına uğradı.

11 Mart 2025 Salı

Demirci Mehmet Efe

Demirci Mehmet Efe (1885, Pirlibey, Nazilli - 1961, Aydın), Türk Kurtuluş Savaşı'nda Kuvâ-yi Milliye önderi.

1885 yılında Pirlibey, Nazilli'de doğdu. Babasının mesleğinden dolayı Demirci lakabını aldı. Askerlik görevini İzmir 5. Depo Alayı'nda demirci olarak yaparken Ermeni bir yüzbaşıdan yediği dayak üzerine firar etti. Köyüne dönen Demirci Mehmet, burada rahat durmayınca Çakırcalı Mehmet Efe tarafından Ödemiş'in Fata köyüne imam olarak gönderildi. 

Çakırcalı'nın ölümünden sonra Yörük Ali Efe çetesine katılan Demirci Mehmet Efe, cesareti ve gözüpekliği sayesinde çete içinde önemli bir konum aldı ve kısa zamanda Aydın ve Ödemiş havalisinde zorlu ve amansız bir efe oldu. İzmir'in İşgalinden sonra 11 Temmuz'da resmen Kuvâ-yi Milliye'ye katıldı. Sonra Kurtuluş Savaşı'nda bağımsızlık mücadelesine katıldı.

TBMM Hükümeti'nin 9 Aralık 1920 tarihinde aldığı bir karar, Afyonkarahisar dolaylarındaki Atlı Takip Kuvvetleri'nin düzenli orduya süvari birlikleri olarak katılmasını öngörmekteydi. 

Albay Refet Bey'in 300 adamıyla birlikte süvari alay komutanı olarak düzenli orduya katılması yönündeki teklifini, Çerkez Ethem'in telkinleriyle dikkate almayan Demirci Mehmet Efe'nin üzerine kuvvet gönderilmiştir. 

Albay Refet Bey komutasındaki süvari birliklerinin 11 Aralık'ta başlattıkları harekât sonunda Demirci Mehmet Efe'nin adamları ele geçirilmiştir. Yaşı uygun olanlar düzenli ordu birliklerine katılmış, diğerleri terhis edilmiştir. 

Demirci Efe ise 30 Aralık 1920 tarihinde TBMM Hükûmeti'ne teslim olmuştur. Efe, Nazilli-Dualar köyüne yerleşmiştir. Yanına, çok güvendiği Jandarma Yüzbaşı Nuri Bey'in seçtiği 50 kişilik bir muhafız kuvveti bırakılmıştır.

1961 yılında Aydın'a geçmiş ve Aydın'da ölmüştür.

Ayrıca bakınız

Demirci Mehmet Efe Ayaklanması

3 Şubat 2025 Pazartesi

Türk Kurtuluş Savaşı ve Sonrası

 Türk Kurtuluş Savaşı ve Sonrası

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir’i işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. Aralarında 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşmasını imzalayarak Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan 1. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvayı Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvayı Milliye-Ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı. 

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşı'nın önemli safhaları şunlardır: 

  • Sarıkamış (29 Eylül 1920), 
  • Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılmış, 
  • Çukurova, Gaziantep, Kahraman Maraş, Şanlıurfa savunmaları (1919–1921), 
  • I. İnönü Zaferi (6–10 Ocak 1921), 
  • II. İnönü Zaferi (23 Mart–1 Nisan 1921), 
  • Sakarya Zaferi (23 Ağustos–13 Eylül 1921), 
  • Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muharebesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos–9 Eylül 1922), 

Sakarya Zaferi'nden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesini ve Gazi unvanını verdi. 

Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. 

Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5–6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde, milli birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı. 

CUMHURİYET'İN KURULUŞU 

23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclis 'in Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 

1 Kasım 1922'de hilafet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’yla bağlar koparıldı. 

29 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 

30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. 

Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şansız milletindir" ve "Yurtta sulh, cihanda sulh" temelleri üzerinde yükselmeye başladı.


28 Ocak 2025 Salı

Rafet Bele (Albay İbrahim Refet Bey)

 Rafet Bele (Albay İbrahim Refet Bey) 

İbrahim Refet Bey (1881 Selanik - 1963 İstanbul) Türk Askeri ve Siyasetçisi Kurtuluş Savaşı'nı başlatan beş komutandan birisidir (diğerleri Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay). Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı görevlerinde bulunmuştur. 

Gazze savaşı kahramanı olan Refet Paşa, 19 Mayıs 1919 da Mustafa Kemal ile Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı'nı başlatanlar arasında yer almış ve Atatürk’ün çalışma arkadaşları arasına girmiştir. 

Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet fırkası kurucuları arasında bulunur. İzmir suikasti sanıklarındandır. Üç dönem Demokrat Parti milletvekili olarak mecliste yer almıştır. 

Nutuk, "19 mayıs 1919 da Samsun'a çıktım" diye başlar. Mustafa Kemal, 16 Mayısta, özenle seçtiği 18 kişilik bir toplulukla İstanbul'dan, Bandırma vapuruna bindi ve üç gün sonra Samsun'a çıktı. Çetin bir yolculuktu, ülke için bir umut yolculuğu idi, katılanlar için yeni ve çetin bir yaşamın başlangıcıydı. 

Atatürk' ün bu 18 kişilik yol arkadaşı Kurtuluş Savaşı nın "ilk saatine" tanık olmuşlar o saati başlatanlar arasında yer almışlardır. 3. Kolordu Kumandanı Miralay Refet Bey, müfettişlik kurmay başkanı Miralay Kazım Bey, 1. şube müdürü Hüsrev Bey, topçu kumandanı Binbaşu Kemal Bey, Miralay Doktor İbrahim Bey, Başyaver Yüzbaşı Cevat Bey ,Yüzbaşı Mümtaz Bey, Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey, Yüzbaşı Ali Şevket Bey, Üsteğmen Hayati Bey, Üsteğmen Abdullah Bey, Üsteğmen Hikmet Bey, Asteğmen Muzaffer Bey, şifre katibi Faik Bey, şifre katibi Memduh Bey bu 18 kişilik grupta idi. Miralay Refet Bey'in ,bu "teftiş heyeti"nde yer alması, Şişli'de ki evde kararlaştırılmıştı. 

Atatürk ün bu evi, Anadolu da başlayacak direnişin karargahı gibiydi. bu evi sık sık ziyaret edenlerin arasında Refet Paşa'da bulunuyordu. Mustafa Kemal, Refet Paşa'nın atlara düşkünlüğünü biliyordu. Atlara düşkünlük bir özğürlüğe düşkünlüktür. 

Özgürlük ise ülkesi özgür olan yurttaşların özgürlüğüdür. Refet Paşa'ya bir gün şu anlamlı soruyu sormuştu.;"sen atlara meraklısın ne düşünürsün?" 

Refet Paşa bu soruya şu karşılığı verir; "Üsküdar dan ata bineyim ve hep ileri gideyim" Mustafa Kemal ,bu yanıttaki duyguyu derinden duyumsamış "eğer atına binip Anadolu içlerine girmek istiyorsan, ben bir gün senin bu arzunu yerine getiririm". 

Bu sözler Refet Paşa'nın Samsun'a ayak basanlar arasında olması ile gerçeğe dönüştü. Refet Paşa'da Mustafa Kemal Paşa'nın müfettiş olarak atanmasında etkinliği olmuş kurmaylardandı. İki arkadaş arasındaki dayanışma ülkenin en ateşli günlerinde devam etti. İbrahim Refet Paşa'da Selanik'li, 1881 doğumludur. 

1909'da Harp Akademisi'ni bitirdikten sonra üstlendiği kurmay subaylık dönemi, Balkan ve 1. Dünya Savaşı içerisinde doğudan batıya bir çok cephede geçmiş, değerli bir Osmanlı subayı idi. Askerlik yeteneği özellikle Filistin Cephesi'nde öne çıkan Refet Paşa, 1916'daki Gazze Muharebeleri'nden sonra albaylığa yükseltilmişti. 

1919'a değin tümen ve kolordu komutanlığı, ve jandarma genel komutanlığı görevlerini de üstlenen Refet Paşa'nın yaşamının 19 Mayıs 1919'dan sonrasını, tümüyle Kurtuluş savaşı belirledi.

Samsun dan hemen sonra, Batı Cephesi'nde Kuva-yı Milliye güçlerini toparlayıp, işgalci Yunan Ordusuna karşı Aydın ve Nazilli'de ilk direnişleri başlatanların başında Refet Paşa vardı. Kurtuluş Savaşı'nın ana yolunu belirleyen Amasya Genelgesi'ni imzalayan dört kurmaydan biride Refet Paşa'ydı. Paşa, daha sonra Erzurum ve Sivas kongrelerinde de Mustafa Kemal' in çizdiği yolun en öndeki destekçilerinden olmuştu. 

Paşa, Türkiye tarihinin yazgısını belirleyen bu tarihsel toplantıların ve alınan kurucu değerdeki kararlara katılamsının yanısıra, Anadolu'da ki Delibaş Mehmet, Çerkez Ethem, Demirci Mehmet Efe gibi ayaklanmalarının bastırılmasında etkin görev üstlendi. 

Bir çok alanda ve bir çok cephede görev sürdüren Refet Paşa, son Osmanlı Mebusan Meclisi'nde İzmir Milletvekili seçilmiş, Ankara'da yeni kurulan TBMM'ye de İzmir Milletvekili olarak girmişti. 

Fevzi Çakmak Paşa hükümeti nde içişleri bakanlığı, bir dönem de milli savunma bakanlığı görevini üstlenen Refet Paşa nın rütbesi generalliğe yükseltildi. Mudanya Mütarekesi nden sonra Anadolu Hükümeti'nce Doğu Trakya'yı almakla görevlendirilen paşa, bu görevini tamamladıktan sonra bir süvari Birliği ile 19 ekim 1922 yılında istanbul a girdi ve coşkulu bir kalabalık tarafından alkışlandı. 

İstanbul'da Halife Abdülmecid'e bir at armağan ederek hilafetin korunacağına ilişkin sözler söyleyince Mustafa Kemal ile araları açıldı.1923 yılında istanbul milletvekili olarak TBMM'ye girmişti. Mustafa Kemal, asker milletvekillerinin "ya askerliği yada sivil yaşamı " seçmelerini söyleyince milletvekilliğini seçti. 

Askerlikten ayrıldı. Paşa değildi artık Refet bey di. Refet bey in bundan sonraki yaşamı ülkede demokrasinin yerleşmesi için siyasal çalışmalarla sürmüştür.Terrakiperver Cumhuriyet Partisi nin kurucuları arasında yer aldı.

1925 te partisi kapatıldı, 1926 da Atatürk'e suikast davasında tutuklandı yargılandı, tüm paşalar gibi oda aklandı. Mahkeme sonucundan sonra 1939 yılına değin köşesine çekilip kırgın bir yaşam sürdü. 

Bu tarihte CHP den seçildiği milletvekilliği görevini yürüten Refet Bey, Demokrat Parti döneminde Birleşmiş Milletler'ce 1950'de kurulan Filistin mültecilerine yardım komitesi nde görev yapmak üzere dört yıl Beyrut'ta yaşadı. 

1963 yılında çok sevdiği İstanbul da yaşama gözlerini yumdu.



17 Ocak 2025 Cuma

1908 - 1909 Yılları

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru sınır komşumuz Çarlık Rusya’sının zaman zaman Batı’daki büyük devletlerle anlaşarak, aziz vatanımızı parçalamaya matuf saldırışları sırasında cetlerimizin öz yurdu olan Trabzon’un Hacı Kasım mahallesindeki yuvasından uzaklaşmak zorunda kalan ailemizin tek erkek çocuğu bulunan rahmetli babam Salih Necati Sahir Bey’in, yine Rumeli topraklarından göç etmiş bir ailenin kızı olan rahmetli anam Melek Hanım ile kurduğu evlilik rabıtası, eski adı ile Edirne vilâyetine bağlı Kırkkilise, şimdiki deyişle Kırklareli’nde yine tek erkek çocuk olarak beni şu karmakarışık dünyamıza armağan etmiş bulunuyor.

Osmanlı tarihinde büyük bir devir yaratmış olan Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon’u zapt ettiği sıralarda kumandanı olarak emrinde bulunan Yahya Paşa’nın sonraları Trabzon’da “Hacı Ali Mollazade” adı ile devam eden aile bağının Trakya topraklarında, yukarıda işaret edildiği gibi, dünyaya gözü açılan tek erkek çocuğu, birbiri ardı doğan iki kız çocuğunun Bursa ve İstanbul’da ebediyete göçüşü ile o yılların gurbet ve hasret türküleri içinde tek ışık ve ümit halinde büyütülüyor.

O zamanların şartlarına göre devlet kapısında veya o mahiyetteki bir teşekkülde mütevazı bir maaş kadrosu ile çalışan aile reisinin vazife değişiklikleri yüzünden Kırkkilise’den sonra Edirne ve eski deyimle “Hüdavendigâr” şimdiki adı ile Bursa, Çanakkale ve İstanbul seferleri birbirini kovalıyor ve II. Meşrutiyet 1908 yılında ilân edildiği zaman ailenin tek erkek çocuğu mektep çağında bulunuyor. O günlerin işitilen ve tekrarlanan sözleri de şunlardan ibaret oluyor: “Yaşasın hürriyet!”, “Yaşasın uhuvvet!”, “Yaşasın müsavat!”, ” Yaşasın meşrutiyet!”

Gerçekten II. Meşrutiyet beni ve benim gibileri okul çağında buldu. Fakat Sultan II. Abdülhamid’in, ilk anlarda hürriyetsever düşünüş ve görünüşle, Saltanat ve Hilâfet makamına geçişinden sonra, I. Meşrutiyet’i kayıtlayıcı ve baltalayıcı davranışı sonunda otuz üç yıllık saltanat devresinin yarattığı mutlakıyet ve istibdat idaresinin, “Jön Türkler” olarak vasıflandırılan İttihat ve Terakki mensuplarının cesurane hamlesiyle yıkılışını kovalayan ilk hürriyet yıllında, mutlakıyet idaresinin müfsit unsurları ile yardakçılarının körüklediği gerici hareketlerin 31 Mart 1909 günündeki kanlı tezahürleriyle büyüyen isyan dalgaları, II. Meşrutiyet’i boğan safhaların başlangıcı oldu.

Henüz okul çağında bir genç olarak 1909 yılında Sultanahmet Meydanı’nda, o zamanın Meclis-i Mebusan Reisi Ahmed Rıza Bey’in yerine Adliye Nazırı Nazım Paşa’nın, İstanbul Mebusu Hüseyin Cahid Bey yerine Lazkiye Emiri Arslan Bey’in kapalı ve açık arabalar içinde Meclis-i Mebusan binasına gelişleri sırasında gözlerimizin önünde süngü ile şehit edildiklerini görmek âsilerin ve mürtecilerin muhtelif meydanlarda ve sokaklarda kurulan sehpalarda sallandıklarına şahit olmak masum dimağlar için ayrı bir talihsizlik oldu.

Bununla beraber Hareket Ordusu’nun hürriyeti, Meşrutiyet’i koruyucu hamleleri, vatansever duyguların uyanışını sağlayan söz ve fikir hürriyetini kayıtlayıcı bazı kararlara ve tedbirlere rağmen hürriyet sevgisini aşılayan ve milliyetçilik hislerini uyandıran ve hatta beni gazetecilik mesleğine yönelten yeni ve nurlu bir meşale, imanlı ve heyecanlı bir merhale teşkil etti.

KAYNAK: 2. Meşrutiyet ve Sonrası Hatıralarım - Necmeddin Sahir Sılan

6 Ocak 2025 Pazartesi

TBMM'de Eğitim Tartışmaları

TBMM Hükümetinin Maarif örgütü, 1920 yılının sonlarına doğru, her birimi en fazla 3-4 kadrolu olmak üzere kuruldu: [13]

İlk Tedrisat, Talî (orta) Tedrisat, Sicil ve İstatistik, Muhasebe, Hars (Kültür) Müdürlükleri. (Bu mütevazi kadro ancak 1922'de, Müsteşarlık, Yüksek Tedrisat Dairesi, Telif ve Tercüme Heyeti de oluşturularak biraz daha geliştirilebilecektir).

İstanbul ve çevresi ile Yunan işgali altındaki iller dışında kalan, doğrudan Ankara Hükümeti'ne bağlı yerlerde 1920'de, ilk, orta ve lise düzeyinde ne kadar okul, öğrenci ve öğretmen bulunduğuna ilişkin kesin ve güvenilir sayılar mevcut değildir. Meclis tutanaklarından ve arşivlere girebilmiş belgelerden anlaşıldığına göre, 3495 İlkokul (bunlardan 682'si, yani yüzde 20'si kapalı), 3316 (1511'i Muallim Mektebi çıkışlı değil) öğretmen, tam devreli (ilk-orta-lise: 12 yıllık) 5 Sultanî, 32 İdadî (9 yıllık), 13 Muallim Mektebi (ilkokul sonrası 5 yıllık) vardı. Bazı kaynaklarda bu sayıların daha farklı yer aldığı da görülmektedir. (Örneğin, açık ilkokul sayısı 1764, kapalı ilkokul sayısı 281, Öğretmen Okulu çıkışlı 1550, medresede okumuş veya alaylı 1511 öğretmen gibi...). Bu okulların ne kadarının köylerde olduğuna ilişkin hiçbir kayıt yoktur. Maarif Vekili Rıza Nur, 19 Ekim 1920'de Mecliste yaptığı konuşmada şu sayıları vermiştir: "Bugün elimde bulunan sayılara bakılırsa 28 Sultanî vardır. Bunların birkaçı işgal altında bulunuyor. Yatılı öğrenci sayısı 340, gündüzlüler 2591'dir.

Öğretmen ve memur mevcudu 587'dir. Her öğretmene 20 öğrenci düşüyor. Her sultanîye yılda 6 bin lira harcanıyor. Galatasaray Sultanîsinin yıllık gideri 40-50 bin lira arasındadır. (Anlaşılıyor ki, Bakan, İstanbul'daki ve işgal altındaki yerlerde bulunan okulların sayısını da dikkate almıştır). 50-60 kadar da idadi (4 yıllık ortaokul) var. İptidailerimiz (ilkokullar) 40 bin öğretmen istiyor..."

Meclis Maarif Encümeni zabıt kâtibi Cevdet Bey, Bakanın verdiği sayıları düzeltmek ve düşüncelerini açıklamak için söz alarak:

"2500 öğrenci Sultanîlerde değil ilkokullardadır. Sultanîlerdeki 347 öğrenciye karşılık 587 kadrolu öğretmen ve memur vardır. Müstahdemler ise bu sayıya dahil edilmemiştir—Biliyorsunuz ki Meşrutiyet'ten beri birçok okullar açıldı. Muallim Mektepleri, Sultanîler, savurganlıkla kuruldu. [14] Ama hiçbiri, beklenen amacı gerçekleştiremedi. Araç gereç yetersizliği, bina bulunmayışı dikkate alınmadı. Bunlar gerçek birer Sultanî ve Muallim Mektebi değildir, birer okul karikatürüdür. Her okulda 15-20 öğrenci ancak var. Okulları düzeltmek ve düzene koymak ilk vazifemiz olmalıdır" derken iki hafta sonraki, 4 Kasım 1920 günkü oturumda Karesi Mebusu Vehbi Bey: "İbret gözüyle görebileceğimiz gibi, bir kazada 100 gayri müslim hanesi varsa, 1500-2000 hatta 10 bin Müslüman hanesi bulunmaktadır. Gayrimüslimlerin çocuk yuvası, ilkokulu, ortaokulu, buralarda görevli yüksek öğrenim yapmış öğretmenleri vardır. Oysa 60-70 bin kişilik kent müslüman nüfusunun doğru dürüst bir okulu yoktur" diyordu. 4 Aralık 1920 günkü oturumda Tokat Mebusu Mustafa Bey: "Benim ilimin nüfusu 100 bin küsurdur. Burada aydın nâmına iki kişi bile yoktur.

Neden okulları Bursa'ya, İstanbul'a yaptılar da bizim halkımızı eğitimden mahrum bıraktılar?" sorusunu dile getiriyor, 9 Aralık oturumunda ise Bitlis Mebusu Ziya Bey:

"Bitlis'te ve Doğu illerinde kesin olarak hiç okul yoktur " diyordu. Daha önce, I. Dünya Savaşı boyunca, öğretmenleri, yetişkin öğrencileri cephelere sevk edildiğinden çok sayıda okulun kapısına kilit vurulması henüz unutulmadığından, bu kez de İstiklâl Savaşında benzeri bir durumun yaşanmaması yönünde bir karar alındığı 25 Kasım 1920'de, Antalya Mebusu Rasih Bey'in önerisi benimsenerek, "muallimlerin ve muallim mekteplerinde okuyan öğrencilerin askerlik yükümlülüklerinin ertelendiği" görülmektedir. Ahalinin aydınlatılması, çocukların yetiştirilmesi düşüncesiyle kendilerine bu tür bir ayrıcalık tanınan ve mebusların meclis oturumlarında "Memlekette, namuslu sınıf olmak üzere yalnız maarifçiler kalmıştır. Bu sınıfın müdürleri ve görevlileri asla lekelenmemiştir"

(Örneğin, Lazistan Mebusu Ziya Hurşid'in 9 Mayıs 1920 günü yaptığı konuşmada bu sözler aynen geçmektedir) yollu övgüler yağdırdıkları bir sırada, öğretmenlerin; dünyadaki gelişmeleri olanaklar ölçüsünde izleyebilen, ama Millî Mücadele'nin özel koşullarını henüz yeterince kavrayamamış aydınlar olarak bir iki ilde, 16 Aralık 1920'de greve gitmeleri de aynı günlere rastlar. [15]

Bu olay, öylesine etkili olmuştur ki, aynı gün Maarif Vekili Rıza Nur istifasını verir.

İkinci Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) döneminde (Aralık 1920-Kasım 1921) ilk Maarif Bütçesi yapılmış, Maarif Kongresi düzenlenmiştir.

57.128.833 liralık genel bütçeden Maarif işlerine ayrılan para sadece 390.412 liradır, (yüzde 06,8'i). Millî Mücadele'nin sonraki yıllarında miktar ve oranın arttığı görülüyor: 1922'de, 74.957.848 liradan 1.136.046 lira (yüzde 1,5), 1923'te de 105.929.911 liradan 3.033.003 lira (yüzde 2,9) ayrılmıştır.

Kaynak:Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi - Necdet Sakaoğlu

Mütareke-Millî Mücadele Yıllarında Eğitim (1918-1923)

Mondros (1918) ve Sevr (1920) Antlaşmalarını imzalayarak yıkılışını dünyaya duyuran Osmanlı Devleti, Anadolu'da İstiklâl Savaşı'nı başlatan Türk halkını, işgal, salgın, yoksulluk ve cehalet içinde bırakarak tarih sahnesinden çekildi.

1918-1923 ara dönemi, ölüm kalım sorunlarının karabasanında eğitimi elbette ki öne alamazdı. Ama cumhuriyete doğru bir yolu akıllarına koyanlar, ulusal bilincin ve egemenlik haklarına sahip çıkma erdeminin eğitimle kazanılacağını bilmekteydiler. 

Kuva-yı Milliye ruhunun köylere kadar yayılmasında, işgallere karşı direnişlerde ve örgütlenmelerde, Osmanlı mekteplerinden yetişen muallimlerle aydınların rolleri ise hareketin en sıcak ve samimî gerçeğiydi.

Mitinglerde, kongrelerde, milis güçlerinde ve ordu saflarında yer alan muallimlerden 30'u ise ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katıldılar. (Genel kurulun yüzde 10'unu oluşturan bu düzeyde bir temsil gücüyle eğitimcilerin sonraki meclislerde de yer almaları bir daha mümkün olmamıştır).

Ankara'daki siyasi-askeri kadro, cephedeki savaş kadar içerideki cehaleti de tehlikeli görüyordu. Kurulan ilk İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu)'nda Rıza Nur Maarif Vekilliğine getirildi. 

İstanbul'daki Saltanat hükümetinin sık sık değişen Maarif Nazırları ise, Dersaadet okullarına bile söz geçiremeyen yetkisiz birer Maarif Müdürü izlenimi vermekteydiler. 

1918'de İstanbul'da kurulan ve üyelerinin çoğunluğu mektep cemiyetlerinden gelen Millî Kongre'nin, dağılan Meclisi Mebusan'ın yerini alacak bir Millî Şûra oluşturulması girişimi sonuçsuz kaldı. İstanbul'da ne eğitim, ne yönetim için umut ışığı bulamayanlar birer ikişer, bazan kafilelerle Anadolu yollarına düştüler.

İktidardaki Hürriyet ve İtilâf Fırkası, maarifte "İttihatçı temizliğine" girişmekten geri kalmadı. Bir süre sonra Anadolu'da millî hareket başlayınca da İstanbul'daki öğretmen okullarından mezun olanların Anadolu okullarına atanmaları, aydınların türlü yollardan Anadolu'ya gitmeleri, Kuva-yı Milliye haberlerinin İstanbul'a ulaşması engellenmeye çalışıldı. 

1920 Nisanında Maarif Nazırı olan Rumbeyoğlu Fahreddin, okul kitaplarına, İkinci Meşrutiyet'in Türkçülük akımıyla giren "Türk" sözcüğünü çıkarttırdı! 

Bununla birlikte İstanbul'da ve işgal bölgelerinde öğretmenlerin çoğunluğu, Türk'ü ve Türklüğü işlemekten çekinmediler. 

6 Mayıs 1920'de TBMM'nde Maarif Vekilliğine seçilen Rıza Nur, üç gün sonra okunacak Hükümet programına eğitimle ilgili konuları da katabilmek için, Ankara Maarif Müdürlüğünden çağırdığı bir tek kâtiple çalışarak yeni halk hükümetinin eğitim stratejisini belirledi:

- Dinî ve millî eğitim,

- Hayatî, işe dönük, üretkenliği aşılayan eğitim,

- Millî yapıya, coğrafyaya, kültüre, geleneklere uygun ders kitapları,

- Çağdaş ve bilimsel olanaklara sahip okul,

- Sözlük, tarihsel, toplumsal, edebî eserler yazdırılması, bunlarla ulusal duyguların geliştirilmesi, Doğu'nun ve Batı’nın bilim-fen kaynaklarının Türkçe'ye çevrilmesi,

- Elde bulunan okulları en iyi biçimde, dikkatle ve özel çabalarla yönetmek...

Rıza Nur imzasıyla 10 Mayıs 1920'de yayınlanan ilk genelgede ise öğretmenlere şöyle denmekteydi:

"Batı’nın köle etmeyi amaçlayan emperyalist saldırısına uğrayan ulusumuz bir buhran yaşıyor. Dinimiz ve ulusumuz tehdit altındadır. Eğitim ve öğretim görevlileri olan siz aydınlar, ulusumuzu uyarmakla yükümlüsünüz..."

Kaynak:Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi - Necdet Sakaoğlu

Yerli Malı Haftası 12 Aralık 1929

Birinci Dünya Savaşı, sonrada Kurtuluş Savaşı ülkemizin bütün kaynaklarını tüketmişti. 

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ekonomik yönden çok kötü bir durumdaydı. 

Sanayi kuruluşumuz hemen hemen hiç yok, tarıma elverişli alanların ise çok azı ekilebiliyordu. 

Tarımla uğraşan köylüler yoksuldu. Hem kaldı ki peş peşe girdiğimiz savaşlar tarım yapacak genç nüfusu tüketmişti. 

Bir çok ürünü yabancılardan almak zorunda kalmıştık. 

Bu yokluk günlerinde Atatürk ve arkadaşları kendi kendimize yetecek bir ekonomiye sahip olma arzusunda idiler. 

Yabancı mallar yerine, kendi ürettiklerimizle yetinmenin gereğini halka anlatmak istiyorlardı. 

12 Aralık 1929 günü zamanın başbakanı İsmet İnönü Millet Meclisinde yaptığı bir konuşmada yerli malının kullanımının öneminden ve tutumlu olmaktan bahsetti. 

Okullarımız 1946 yılından itibaren 12 Aralık’la başlayan haftayı Yerli Malı Haftası olarak kutlamaya başladılar. 

1983 yılında bu haftanın adı Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası oldu. Bu hafta süresince tutumlu olmanın, yatırım yapmanın ve yerli malı kullanmanın önemi anlatılır. 

Aşırı harcamaya savurganlık, bundan kaçınmaya da tutum diyoruz. Tutumlu olma alışkanlığı küçük yaşlarda başlar. Paranın kar amacıyla bir mala yatırılmasına ise yatırım denir. 

Yabancı mallar alırken verdiğimiz paranın bir daha geri gelmeyeceğini düşünmeliyiz. 

Bu nedenle elimizden geldiği ölçüde Türk Malı kullanmalıyız. 

Yabancı ülkelere para akışını önlemede, Türk Malı kullanmanın önemi büyüktür. 

Saygılarımla.

5 Ocak 2025 Pazar

Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı

Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı: Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün kurtuluş mücadelesini başlatmak üzere Bandırma vapuru ile 19 Mayıs 1919 yılında Samsun'a gelmesidir.

Osmanlı İmparatorluğu birinci dünya savaşında Çanakkale'de destan yazmasına rağmen  Almanya'nın yanında yer alması sebebiyle, yenik düşmüş ve itilaf devletlerince işgal edilmiş ve paylaşılmıştır. İstanbul bölgesi birleşik güçler, İzmir bölgesi Yunanlılar, Antalya bölgesi İtalyanlar, Maraş-Antep bölgesi Fransızlar, Musul-Kerkük bölgesini İngilizler, Kars bölgesini de Ermeniler işgal etmişler, Türk halkı Ankara, Samsun dolaylarında sıkışıp kalmışlardır. Acı olan sahne Beş yüz bin kişinin kanının döküldüğü   Çanakkale Boğazından itilaf devletlerine ait donanmanın elini kolunu sallaya sallaya İstanbul'a girmesidir. Donanma İstanbul limanına yanaştığı ve askerlerin karaya ayak bastığı sırada Mustafa Kemal'in söylediği söz  çok manidardır ve gelecekte olacakların habercisi gibidir. "Üzülmeyiniz geldikleri gibi giderler" Hakikatten de öyle olmuştur ansızın geldikleri gibi gitmek zorunda kalmışlardır. 

Bu dönem tarih kitaplarında farklı şekillerde anlatılır. Bir yazar o sırada padişah olan Vahdettin'in hıyanet içinde olduğu ve ülkeyi işgalcilere teslim ettiğini yazarken, diğer bir yazarda Vahdettin'in sarayda hapsolmasına karşılık, Mustafa Kemal'in kurtuluş mücadelesini başlatması için elinden gelen bütün desteği sağladığını yazmaktadır. Bu göreceli bir durumdur. Başı ne olursa olsun sonuçta gerçek olan Mustafa Kemal Atatürk'ün kurtuluş mücadelesini Samsun'dan başlatıp muzaffer olmasıdır. İşgal kuvvetleri ilk iş olarak ordu komutanlarını hapsedip silahlara el koyup, orduyu dağıtmışlardır.

Bunun devamında Anadolu'nun bir çok bölgesinde yaşayan gayri müslümler bir anda memleketin sahip olmuş asırlardır yemek yedikleri topraklara hainlik etmeye başlamışlardır. Bunlardan biriside Samsun'da başlamış, halka zulüm eden işgalcilere karşı halk bir tepki gösterip, silahlı çatışma çıkarmışlardır. Bunun üzerine işgal kuvvetleri komutanı saraya bir mektup yollayarak Samsun'daki karışıklığı düzeltmesi gerektiği aksi takdirde orayı da işgal edeceklerini belirtmiştir. Mektup padişaha okunduğunda, padişah Mustafa Kemal'in "ordu müfettişi" olarak Samsun'a gönderilmesi  emrini vermiştir. 15 Mayıs 1919 günü Atatürk hareket etmiş, yanında milis güçlere yardım götürür düşüncesi ile bir İngiliz gemisi tarafından takip edilmiş fakat ortaya bir şey çıkarılamamıştır. İngilizler tarafından istihbarat doğru alınmış fakat yanlış yerde aranmıştır. Atatürk bandırma vapurunda İngilizleri oyalarken Karadeniz takalarınca Samsun'a silah nakledildiği söylenmektedir. 

Samsun' 19 Mayıs 1919 günü ayak basan Atatürk sözde incelemelerde bulunmuş, iki tarafla da görüşmüş çatışmayı bastırmıştır. Aslında amaç Milli mücadeleye başlamak ve güç toplamaktır. Samsun'dan sonra Erzurum ve Sivas dolaylarında direniş topluluklarını toplayarak düzenli ordu haline getirmiş ve kurtuluş savaşının düğmesine basmışlardır. Aynı "Çanakkale Ruhu" ile, aynı Çanakkale'deki gibi yine düşman denize dökülmüş, yine büyük bir ders almışlardır. Samsun yeniden dirilişin ilk durağıdır. Samsun Türkiye Cumhuriyeti devletinin ilk adresidir. Kısaca Samsun Türkiye'nin temelidir.

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....