Söylemleri & Yenilikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söylemleri & Yenilikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2026 Cuma

NUTUK - MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

NUTUK - MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Samsun’a Çıktığım Gün Genel Durum ve Görünüş


1919 yılı Mayısının Ondokuz'uncu Günü Samsun’a Çıktım. Ülkenin Genel Durumu ve Görünüşü Şöyleydi:


Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı‘nda yenilmiş, Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış, Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı‘na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar.


Saltanat, Hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız, Padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.


Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…


İtilâf Devletleri, Ateşkes Anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da, Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş, Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor.


Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilâf Devletleri’nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor.


Yerli Azınlıklar Örgütleniyor


Bundan başka, memleketin her tarafında Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.


Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki, İstanbul Rum Patrikhane’sinde kurulan Mavri Mira Hey’eti, illerde çeteler kurmak ve idâre etmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul.


Yunan Kızılhaç’ı ve Resmî Göçmenler Komisyonu, Mavri Mira Hey’eti-‘nin çalışmalarını kolaylaştırmakla görevli. Mavri Mira Hey’eti tarafından yönetilen Rum okullarının izci teşkilâtları, yirmi yaşından yukarı gençleri de içine almak üzere her yerde kuruluşunu tamamlıyor.


Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Hey’eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve İstanbul’daki merkeze bağlı bulunan Pontus Cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.


Bunlara Karşı Düşünülen Kurtuluş Çareleri


Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında, her yerde, her bölgede bir takım kimseler tarafından kurtuluş çâreleri düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünce ile yapılan teşebbüsler birtakım kuruluşları doğurdu.


Örnek olarak, Edirne ve çevresinde Trakya-Paşaeli adıyla bir dernek vardı. Doğuda, Erzurum’da ve Elâzığ‘da genel merkezi İstanbul’da olmak üzere Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti kurulmuştu. Trabzon’da Muhafaza-i Hukuk adında bir dernek bulunduğu gibi, İstanbul’da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti vardı. Bu dernek merkezinin gönderdiği temsilcilerle, Of ilçesinde ve Rize sancağında da şubeler açılmıştı.


İzmir’in işgal edileceği konusunda Mayıs'ın on üçünden beri açıktan belirtiler görmüş olan İzmir’deki bazı genç vatanseverler, ayın 14/15 inci gecesi kendi aralarında bu acıklı durumla ilgili görüşmeler yapmışlar; bir oldu bittiye geldiğine şüphe kalmayan Yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olma kararında birleşerek, Redd-i İlhak ilkesini ortaya atmışlardır.


Aynı gece, bu ilkenin yaygınlaştırılmasını sağlamak üzere İzmir’de Yahudi Maşatlığı‘na toplanabilen halk tarafından bir gösteri toplantısı yapılmışsa da, ertesi gün sabahleyin Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle, bu faaliyetten beklendiği ölçüde sonuç alınamamıştır.


Millî Kuruluşların Siyasî Amaç ve Hedefleri


Bu derneklerin kuruluş amaçları ve siyasi hedefleri hakkında kısaca bilgi vermek uygun olur görüşündeyim.

Trakya-Paşaeli Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden bazıları ile daha İstanbul’da iken görüşmüştüm. Bunlar, Osmanlı Devleti’nin çökeceğini çok kuvvetli bir ihtimal olarak görüyorlardı.


Osmanlı vatanının parçalanma tehlikesi karşısında, Trakya’yı, mümkün olursa, buna Batı Trakya’yı da ekleyerek ve bir bütün olarak İslâm ve Türk topluluğu halinde kurtarmayı düşünüyorlardı. Fakat, bu amacı gerçekleştirmek üzere o gün için akıllarına gelen tek çare, İngiltere’nin, bu mümkün olmazsa Fransa’nın yardımını sağlamaktı. Bu maksatla bazı yabancı devlet adamları ile temas kurma ve görüşme imkânları da aramışlardı. Amaçlarının bir Trakya Cumhuriyeti kurmak olduğu anlaşılıyordu.


Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti’nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin 2. maddesi), Doğu illerinde oturan bütün halkın dinî ve siyasî haklarının serbestçe kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, bu illerdeki müslüman halkın tarihî ve millî haklarını gerektiğinde medeniyet dünyası karşısında savunmak, Doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin sebepleri ile bunları işleyenler ve sebep olanlar hakkında tarafsız soruşturma yapılarak suçluların hızlıca cezalandırılmalarını istemek.


Yerli halk ile azınlıklar arasındaki anlaşmazlığın giderilmesine ve eskiden olduğu gibi iyi ilişkilerin sağlamlaştırılmasına gayret etmek, savaş durumunun Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, hükûmet şartlarında faaliyetlerde bulunarak elden geldiğince çare aramaktan ibaretti.


İstanbul’daki yönetim merkezinden verilmiş olan bu direktife uygun olarak, Erzurum şubesi, Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte, Ermeni göçü sırasında görülen kötü davranışlarla halkın hiç bir ilgisi bulunmadığını, Ermeni mallarının Rus istilâsına kadar korunduğunu, buna karşılık müslümanlara pek gaddarca davranıldığını; hattâ verilen emre aykırı olarak, göçten alıkonan bazı Ermenilerin koruyucularına karşı yaptıkları kötülükleri, güvenilir belgelerle medeniyet dünyasına duyurmaya ve Doğu illerine dikilmiş olan hırs yüklü bakışları hükümsüz bırakacak çalışmalar yapmaya karar veriyor (Erzurum şubesinin basılı bildirisi).


Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti’nin Erzurum şubesini ilk olarak kuran kimseler, Doğu illerinde yapılan propagandalar ile bunların hedeflerini, Türklük, Kürtlük, Ermenilik meselerini bilim, teknik ve tarih açılarından inceleyip araştırdıktan sonra, ilerideki çalışmalarını şu üç noktada topluyorlar (Erzurum şubesinin basılı raporu):

1. Kesinlikle göç etmemek,

2. Derhal ilmî, iktisadî ve dinî bakımlardan teşkilâtlanmak,

3. Saldırıya uğrayacak Doğu illerinin her köşesini savunmada birleşmek,


Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti’nin İstanbul’daki yönetim merkezinin, medenî ve ilmî yollara başvurarak amaca ulaşabileceği konusunda fazla iyimser olduğu anlaşılıyor. Gerçekten de bu yolda çalışmalar yapmaktan geri durmuyor. Doğu illerindeki müslüman unsurların haklarını savunmak üzere Le Pays adında Fransızca bir gazete yayınlıyor. Hâdisât Gazetesinin çıkarma hakkını alıyor. Bir yandan da İstanbul’daki İtilâf Devletleri temsilcilerine ve İtilâf Devletleri Başbakanlarına hatırlatma yazıları veriyor. Avrupa’ya bir hey’et gönderme teşebbüsünde bulunuyor.


Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti’nin kuruluşuna yol açan asıl sebep ve düşünce, Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi ihtimali oluyor. Bu ihtimalin gerçekleşmesinin de Doğu, illeri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta gösterilmesine ve tarihî haklar bakımından onlara öncelik tanınmasına çalışanların, ilmî ve tarihî belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmalarına ve bir de müslüman halkın Ermenileri topluca öldüren barbarlar olduğu iftirasının bir gerçekmiş gibi kabulüne bağlı olduğu düşüncesi ağır basıyor. İşte bundan dolayıdır ki, dernek, aynı gerekçeye dayanarak ve aynı yollardan yürüyerek, tarihî ve millî hakları savunmaya çalışıyor.


Karadeniz sahilindeki bölgelerde de bir Rum Pontus hükûmeti kurulacağı korkusu vardı. Müslüman halkı Rumların boyunduruğu altında bırakmayıp onların yaşama ve var olma haklarını koruma gayesiyle, bazı kimseler Trabzon’da da ayrıca bir dernek kurmuşlardı (Muhafaza-i Hukuk).


Merkezi İstanbul’da olan Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin amacı ve siyasî hedefi adından anlaşılmaktadır. Her halde merkezden ayrılmak gayesini güdüyor.


Memleket İçinde ve İstanbul’da


Millî Varlığa Düşman Kuruluşlar


Kurulma yolundaki bu dernekler dışında, memleket içinde daha başka birtakım dernek ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Diyarbakır, Bitlis, Elâzığ illerinde, İstanbul’dan idare edilen Kürt Tealî Cemiyeti vardı. Bu derneğin amacı yabancı devletlerin koruması altında bir Kürt devleti kurmaktı.


Konya ve dolaylarında İstanbul’dan yönetilen Tealî-i İslam Cemiyeti’nin kurulmasına çalışılıyordu. Memleketin her tarafında İtilâf ve Hürriyet, Sulh ve Selâmet Cemiyetleri de vardı.


İngiliz Muhipleri Cemiyeti


İstanbul’da çeşitli amaçlarla gizli ve açık olmak üzere kurulmuş, parti veya dernek adı altında birtakım kuruluşlar da vardı.


İstanbul’da önemli sayılabilecek kuruluşlardan biri İngiliz Muhipleri Cemiyeti idi. Bu isimden, İngilizlere dost olanların kurduğu bir dernek anlaşılmasın. Bence, bu derneği kuranlar kendi şahıslarını ve kendi çıkarlarını gözetenler ile, kendi çıkarlarının korunma çaresini Lloyd George hükûmeti aracılığı ile İngiliz korumasını sağlamakta arayanlardır. Bu zavallıların, İngiliz Devleti’nin Osmanlı Devleti’ni bir bütün olarak korumak ve himaye etmek isteğinde olup olamayacağını bir defa olsun dikkate alıp almadıkları, üzerinde düşünülmeye değer.


Bu derneğe girenlerin başında, Osmanlı Padişahı ve Halife-i Rûy-i Zemîn ünvanını taşıyan Vahdeddin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla bulunuyordu. Dernekte Rahip Frew (Fru) gibi İngiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Frew idi.


Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri, açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de, gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak, millî şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince faaliyetler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi.


Sait Molla’nın derneğin açıktan yaptığı çalışmalarında olduğu gibi gizli çalışmalarında da ondan daha çok rol oynadığı görülecektir. Bu dernek hakkında söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gereğinde göstereceğim belgelerle daha kolay anlaşılacaktır.


Amerikan Mandası İsteyenler


İstanbul’da erkekli kadınlı ileri gelen bir kısım kimseler de gerçek kurtuluşun Amerikan mandasını sağlamakta olduğu görüşünde idiler.


Bu görüşte olanlar, düşüncelerinde çok direndiler. En doğru yolun kendi görüşlerinin benimsenmesinde olduğunu ispata çok çalıştılar. Sırası gelince, bu konuda da bazı açıklamalar yapacağım.

2 Ekim 2025 Perşembe

Radyo ve Sinema Hakkındaki Görüşü


Atatürk’ün radyo ve sinema hakkındaki sözleri onun “ileri görüşlü”lüğünü bir kez daha kanıtlıyor.
- “Sinema, gelecekteki dünyanın bir dönüm noktasıdır. Şimdi bize basit bir eğlence gibi gelen eğlence olan radyo ve sinema bir çeyrek asra kalmadan yeryüzünün çehresini değiştirecektir. Japonya’daki kadın, Amerika’daki zenci, Eskimo’nun ne dediğini anlayacaktır. Tek ve birleşik bir dünyayı hazırlamak bakımından sinema ve radyonun keşfi yanında tarihte devirler açan matbaa, barut, Amerika’nın keşfi gibi olaylar oyuncak nispetinde kalacaktır.”

Bu sözler radyonun emekleme,sinemada ise yeni yeni çalışmalar yapıldığı bir dönemde ifade edilmiştir. Bir diğer önemli nokta ise “Tek ve Birleşik Dünya “ düzeninden bahsetmesidir. Bana kalırsa herkesin İnternet’i tanıması bu olayı kavraması için bile yeterlidir.

18 Eylül 2025 Perşembe

Atatürk'ün Filistin Açıklaması

Atatürk'ün Filistin Açıklaması

Atatürk, vefatından bir yıl önce yaptığı açıklamada Filistin'e göç eden ve Batı tarafın desteklenen bu göçlerle ortaya çıkan çatışmalar hakkında uluslar arası camiaya yaptığı açıklama..

1929 yılından itibaren yükselen Alman Faşizmi münasebetiyle yüzbinlerce Yahudi, Filistin'e göç etmiş, bu göçlerle çatışmalar meydana gelmiş, ortaya çıkan bu keşmekeş batı tarafından Yahudi yanlısı bir politika gütmesine ön ayak olmuştu. Artan çatışmalarla kitleler halinde Filistin'e yerleşen Yahudiler, satın aldıkları arsa, ev ve gayrimenkullerle özellikle kutsal bölgelere yerleşiyor, Nazi Soykırımını bir fırsata dönüştürmek gayretiyle ileride kendilerine tanınması muhtemel bir özel statü için özellikle Kudüs'ü hedef alıyorlardı.

İlerleyen yıllarda Yahudiler burada kurmak istedikleri devletin ön hazırlıklarını yapmaya başlamış, batı da bu teşebbüse destek verebileceğini, hatta askeri bir müdahalenin gerekebileceğini mevzu bahis ediyorlardı.

Mustafa Kemal Atatürk, hastalığı münasebetiyle siyaset ile yeteri kadar ilgilenemiyor olsa da bu gelişmeleri yakından takip ediyordu. Hakimiyeti Milliye mecmuası vasıtasıyla uluslararası camiaya seslenen Atatürk, Filistin'de mukim bulunan Araplar üzerine yapılacak bir tecavüzü kabullenmeyeceğini açık ve net ifadelerle beyan ediyor.

Açıklama şu şekildedir;

"Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerini musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve islamiyet'e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ve kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."

27 Temmuz 1937 - Hakimiyeti Milliye Mecmuası

19 Mart 2025 Çarşamba

Öyleyse, ya bağımsızlık ya ölüm!


Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve saygın bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun ulus, uygar toplumlar karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye geçemez.

Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlük ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten de aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez!

Oysa, Türk'ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.

Öyleyse, ya bağımsızlık ya ölüm!

İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı.

Mustafa Kemâl ATATÜRK, NUTUK, S. 15.

Soyadı Kanunu 21 Haziran 1934

Herkesin ailece anılmasına yarayan öz adından sonraki ada, aile adına soyadı denir. Bütün uygar toplumlarda ailenin köklülüğünü belirten soyadları bulunmaktadır. 
Osmanlı devleti'nin son yıllarında; nüfus artışı, askerlik, tapu, nüfus, miras, adalet, eğitim gibi devlet işlerindeki yoğunluğu beraberinde getirmiş ve soyadının bulunmaması nedeniyle bu alanlarda sık sık karışıklıklar çıkmaya başlamıştır. 
Toplum ve devlet hayatında ortaya çıkan bu karışıklıklar 21 Haziran 1934'te çıkarılan "Soyadı Kanunu" ile giderilmiştir. 
"Soyadı Kanunu" ile her vatandaşın kendi öz adından başka, mensup olduğu aileye ait bir soyadı taşıması kabul edilmiş, Türk inkılabının önderi Mustafa Kemal'e de TBMM tarafından 24 Kasım 1934'te çıkarılan bir kanunla "ATATÜRK" soyadı verilmiştir. Yine çıkarılan başka bir yasa ile ATATÜRK soyadının başkaları tarafından kullanılması yasaklanmıştır.
Ayrıca 1934'te çıkarılan bir kanunla lâkap ve unvanlar, sivil rütbe, nişan ve madalyalar kaldırılmış, ancak vatan savunması yolunda alınan nişanları taşımak serbest bırakılmıştır. 
Askerî bir rütbeyi belirten "paşa" kelimesi "general" olarak değiştirilmiştir. Böylece Osmanlı toplumunun sosyal tabakaları ortadan kaldırılmış ve insanların toplumda ve kanun önünde lakap ve unvanlarına göre sınıflara ayrılması engellenmiştir.

Medeni Kanunu Kadın Hakları

Toplumsal alanda yapılan en önemli yeniliklerden birisi de kadının toplumda hak ettiği yeri almasıdır.
Eski toplumsal yapıda kadına verilen değerin yanlış olduğunu ve Türk kadınının toplumda yer almasının gereğini ATATÜRK şu sözleriyle anlatmıştır:
"Bir toplum, bir millet; erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşur. Mümkün müdür ki, bir kitlenin bir parçasını ilerletelim diğerini görmezlikten gelelim de kitlenin tümü ilerlemeye imkân bulabilsin? Mümkün müdür ki bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok, ilerleme adımları, dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme ve yenileşme sahasına birlikte kesin aşamalar yaptırmak lazımdır. Böyle olursa inkılap başarılı olur."
17 Şubat 1926'da Medeni Kanun'un kabul edilmesi kadın hakları alanındaki en büyük inkılâplardan biridir. Bu kanunla;
Ailede kadın erkek eşitliğini sağlamaya yönelik çok önemli atılımlar gerçekleştirilmiştir.
Birden fazla kadınla evlenmeye son verilmiş ve boşanmalarda kadınlar da söz ve hak sahibi olmuşlardır.
Kız ve erkek çocukların mirastan alacakları paylar eşit duruma getirilmiştir.
Daha sonra tanınan siyasal haklarla Türk kadınları demokratik hayattaki yerlerini almaya başlamıştır.
3 Nisan 1930'da belediye, 26 Ekim 1933'te köy muhtar ve heyetleri, 5 Aralık 1934'te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.
Cumhuriyet ile birlikte her türlü eğitim ve öğretim, hatta iş hayatının kapıları kadınlara ardına kadar açılmıştır.

Yeni Türk Devleti'nde kadınlara sosyal, kültürel hakların yanında, siyasî haklar da birçok uygar ülkeden önce tanınmıştır. Örneğin Fransa ve İtalya'da kadınlara 1946'da seçme ve seçilme hakkı tanınırken Türk kadını bu hakları, ATATÜRK devrimleri sayesinde çok daha önceden 1934'te elde etmiştir. 1935 yılında yapılan genel seçimlerde TBMM'ye 18 kadın milletvekili girmiştir. Böylece Türk kadını asırlarca ihmal edilen haklarına kavuşmuştur.
Türk kadını, günümüzde siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatın her alanında aktif görev alabilmekte, bütün meslek dallarında (askerî okullar ve ordu dahil) görev yapabilmektedir. Kadınlarımızın çeşitli iş ve mesleklerden, parlâmento kürsüsüne, üniversite profesörlüğü, dekanlığı ve rektörlüğüne, yargıtay, danıştay üyeliğine kadar her türlü yurt hizmetinde çalışmaları, ATATÜRK'ün gerçekleştirdiği devrimler sayesindedir. Dünyada yargıtay üyeliğine seçilen ilk kadın da bir Türk kadınıdır. Hatta kadınlarımız ATATÜRK'ün açtığı bu yol sayesinde başbakanlığa kadar yükselmişlerdir.

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Tekkeler, tarikat mensuplarının oturup kalkmalarına, ibadet yapmalarına mahsus yerler olup, bunların küçüklerine zaviye deniliyordu. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu'nun Türkleşmesinde ve Anadolu'nun Türk kimliği içinde yoğrulmasında büyük hizmetleri geçen tarikatlar ve bunların kurumlaşmış şekli olan tekkeler daha sonraki yüzyıllar içerisinde asıl fonksiyonlarını yitirmişlerdir. Toplumsal anlamda birlik ve beraberliğe zarar verecek bir niteliğe gelmişlerdir.
Düşünsel olarak insanların her hangi bir üretim içinde olmadığı, insan zamanının büyük oranda harcandığı tekke ve zaviyeler adeta çalışmadan yaşayan insanların toplandığı yerler haline dönüşmüşlerdir.
Bir takım tarikat mensuplarının halkın inançlarını istismar etmesi, maddi olarak haksız kazançlar sağlamaları, ilmi ve dini temele dayanmayan hurafeler üzerinden insanlar üzerinde baskı kurmaları tarikatları çöküntüye uğratmıştır.
Çağdaş bir devlet ve toplum düzeni kurmak isteyen ülke yönetimi, olumlu fonksiyonları kalmamış olan bu kurumlardan en kısa zamanda kurtulması gerektiğine inanıyordu. ATATÜRK de tarikatların, Türk milletini istismar etmelerini engellemek için toplumsal dayanışma, birlik ve beraberlik duygusunu zedeleyen bu yapıların kaldırılmaları gereğini belirtmiştir.
ATATÜRK bu konudaki görüşlerini şu sözleriyle ifade etmişti: "Efendiler ve ey millet biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır."

TBMM 30 Kasım 1925 tarihinde kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapanmasını, türbedarlıklarla bir takım unvanların yasaklanmasını kararlaştırmıştır.
Bu Kanun, Allah ile kul arasına giren istismarcıların işine son verdiği ve vicdanlara yapılan dinsel baskıyı ortadan kaldırdığı gibi Türk toplumunun birlik ve beraberliği ile toplumsal dayanışmasının önündeki engeli de ortadan kaldırmıştır.

27 Şubat 2025 Perşembe

Atatürk'ün Diktatörlüğü Meselesi


Gerçeği açıkça söylemek gerekirse diyebiliriz ki, Atatürk saltanatçılara, hilafetçilere, şeriatçılara karşı sert ve amansız davrandı. Atatürk'ün zaman zaman sert hareket ve kararları olmuşsa bunun tek sebebi, bundan sonra memlekette diktatörlüğün, keyfi idarenin bir daha hortlamaması, tamamıyla tarihe gömülmesi kararıdır.

Çünkü o, ilköğretim merhalesinden geçmemiş bir topluma dayanan demokrasinin her zaman için teokrasiye ve monarşiye kayarak soysuzlaşabileceğini gayet iyi biliyordu.

1908'de olumlu amaçlara yöneltilemeyen başıboş hürriyet, her türlü serbestliği yok etmek isteyen bir canavar doğurdu: 31 Mart.

Verilen serbestlik, devrimleri, her türlü medeni ve ileri atılımları yıkıcı bir hal almışsa onu dizginlememek, geri kuvvetlerin kıpırdanışına ve gelişmesine göz yummak olur.
 
İşte Atatürk'ün geri kuvvetlere karşı sert ve amansız davranması, binlerce şehit bahasına elde edilen parlak sonucu kaybetmemek kaygısından doğmuştur.
 
Olağanüstü zamanlarda verilen olağanüstü kararlar bazen normal zamanların mantığına uymayabilir. Çünkü normal zamanların mantığı ve hareket tarzı ile olağanüstü olayları yürütmek çoğu zaman mümkün olamaz. Alınmış olan sert kararlar, ancak olumlu ve ileri atılımların gerçekleşmesi için kullanılmışsa hoş karşılanabilir. Atatürk'ün de en büyük amacı, teokratik ve monarşik bir hükümet yerine laik ve demokrat bir hükümet kurmaktı.

Yetişen Devrimci Gençlik


Atatürk, ulusu yüzyıllardanberi kökleşmiş ve söküp atılması imkânsız sanılan yersiz alışkanlıklardan, devrini tamamlamış inançlardan kurtarmak için çok çalıştı. Bu davada yüzde yüz başarıya erişti denemez. Fakat yetişen aydın ve devrimci gençlik, ulusu Atatürk'ün yolundan yürütecek kudrettedir.
 
Atatürk, düşmanını olduğu gibi tanıyan bir insandı. Siyasi düşmanlıkları hiçbir vakit medeniyet düşmanlığına çevirmemiştir.
 
Kendileriyle savaştığı ulusların Avrupa'da Reform ve Rönesans hareketlerinden sonra nasıl başdöndürücü bir hızla ilerlediklerini biliyordu. Avrupa'nın üstünlüğünün sırrı, vicdanını ve aklını her türlü tutsaklıktan kurtarmış olması idi. Atatürk bu sırrı, daha okul sıralarında iken sezmişti.
 
Atatürk'ün en büyük özelliği, her düşünce ve hareketinde daima ulusal bilinci hakim kılması, gerçekleri kavraması, medeniyeti bir bütün olarak kabul etmesi ve bunun temposuna milletini uydurmak istemesidir. İlerlemek isteyen Doğulu bütün ulusların bizi örnek edinmeleri ve ilerlemiş medeni ulusların devrimlerimizi beğenip övmeleri bundandır.

26 Şubat 2025 Çarşamba

Atatürk'ün Büyüklük Tanımı

"Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin, kimseyi üstün görmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, ülke için gerçek idealin ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes sana karşı çıkacaktır; herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır; önüne sonsuz engeller yığacaklardır, fakat sen bunlara dayanıklı olacaksın. Kendini büyük değil, küçük, bir hiç sayarak, kimseden yardım görmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bütün bunlardan sonra da sana "büyük" derlerse söyleyenlere gülüp geçeceksin."

Atatürk'ün Türk Tanımı

Atatürk'ün; kurşun kalemle, iki küçük not kâğıdı üzerine sığdırdığı Türk tanımı. Bu tanımı Atatürk, manevî kızlarından Afet İnan'ın yardım isteği üzerine hemen yazıvermiştir.
          
Afet İnan; öğretmeni olan İsviçreli antropolog Profesör Eugène Pittard'ın, kendisine doktora tezi olarak verdiği "Türk Milleti’nin Özellikleri" konusunda Atatürk'ten yardım istemiştir. Atatürk; Afet İnan'ın önce kendi görüşlerini yazmasını istemiş, daha sonra fikrini belirteceğini söylemiştir.
          
Afet inan, uzun bir çalışma hazırlamış ve Atatürk'e sunmuştur. Bu tanımı çok uzun bulan Atatürk, "Önce sana milletimizi anlatayım" diyerek, kısa ve öz ifadelerle kendi Türk tanımını, elinin altında bulduğu iki küçük not kâğıdı üzerine karalayıvermiştir.
          
"Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7 bin senelik Türk Beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir."


Atatürk ve Türk Dünyası

Türk Dünyası 350 milyonu aşan nüfusuyla Türkiye'nin sorumluluğu altındadır. Çünkü bu Atatürk'ün vasiyetidir:
          
"Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür... İnanç bir köprüdür...Tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların (soydaş Türk kardeşlerimizin) bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir." demiş ve bu öngörüsü ülkelerin tarihleri açısından kısa sayılabilecek bir süre sonra gerçekleşmiştir. Atatürk'ün bu hususta bir başka vecizesi ise şöyledir:
 “Türk Birliği'nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliği'ne inanıyorum. Onu görüyorum. Yarının tarihi yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacak. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türklüğün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak. Güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek. Hayatta yegâne varlığım ve servetim Türk olarak doğmamdır."


CUMHURİYET'İN 15'İNCİ YILINDA, ATATÜRK'ÜN TÜRK ORDUSUNA SESLENİŞİ


Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu!
Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyet’in bu günkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtaları ile mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına dair hiç şüphem yoktur.

Bu gün Cumhuriyet’in on beşinci yılını, mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.

Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dâhili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır. 

Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son fabrikalar ve silahlar ile bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefis ve istihkar-ı hayat ile her türlü vazifeyi yerine getirmeye hazır olduğunuza eminim. Bu kanaatle Kara, deniz, Hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanlarıyla subay eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim.

Cumhuriyet Bayramı’nın on beşinci yıldönümü hakkınızda hayırlı olsun.

29 Ekim 1938
Mustafa Kemal ATATÜRK

ATATÜRK’ÜN İLK CUMHURBAŞKANLIĞI KONUŞMASI

Saygı değer Milletvekilleri ve değerli arkadaşlar!
Dünyada önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için bugün toplanmış bulunuyoruz.

Kurulan bu özel komisyon tarafından, yüksek heyetinize teklif edilen kanun teklifinin kabulü dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin zaten bütün dünyaca bilinen ve bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası ismiyle adlandırılmıştır.

Bunun doğal bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı'nda bulundurduğunuz arkadaşınıza yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı unvanıyla yine aynı bu aciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz. 

Bu münasebetle, bu zamana kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş bulunmaktasınız. Bundan dolayı yüce heyetinize kalbimin bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi bir borç biliyorum.

Efendiler, asırlardan beri Türk Milleti, Doğuda haksızlığa ve zulme uğramıştır. Türk Milleti gerçekte soyundan beri sahip olduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannedilmiştir.

Son yıllarda milletimizin fiili olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak olduğunu göstermiştir. Bu görünüşe aldanan insanların halen olduğunu pek güzel ispat edilmiştir. 

Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükümetin yeni ismiyle, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir.(tarihin.com) Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere layık olduğunu eserleriyle ispat etmiş ve de etmeye devam edecektir.

Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zaferler, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Şahsım olarak, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı sizlere arz etmek mecburiyetindeyim. 

O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Allah’ın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.

Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmemek üzere çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gitmeye çalışacağız. Türkiye Cumhuriyeti her daim mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.

ATATÜRK’ÜN TÜRK HARF İNKILÂBIYLA İLGİLİ KONUŞMASI

Atatürk, 9 Ağustos 1928 tarihinde Sarayburnu Parkı'nda düzenlenen aile eğlencesine katılmıştır. Orada bulunan bir bayanın defterinden istediği bir kâğıt parçasına bir şeyler karalar ve ayağa kalkarak şu şekilde hitap eder.

“Sevgili kardeşlerim!
Aranızda ne kadar mutlu olduğumu nasıl belirtsem bilmem ki… Duygularımı tek tek sözcüklerle açıklamış olayım; Sevinçliyim, duyguluyum ve de mutluyum. Bu durumun içimde yarattığı duyguları anında şöylece karaladım. Bunları içinizden bir yurttaşa okutacağım."

Mustafa Kemal Atatürk elindeki notları birine uzatır. Yani harflerle yazılmış notları verdiği genç okuyamayıp şaşırınca, geri alıp konuşmaya gencin kaldığı yerden devam eder.

"Yurttaşlarım! 

Bu yazdıklarım gerçek Türk kelimeleri ve bunlara yakışır Türk harfleriyle yazılmıştır. Kardeşiniz bunu hemen okumaya girişti; alışılmış değil, birden bire okuyamadı fakat çalışınca okuyabilir. İsterim ki bunu hepiniz on beş gün içinde öğrenesiniz.

Kardeşlerim, bizim ahenkli, zengin ve kıvrak dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurmaktan; aslında iyi anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak zorundayız. Bunu kavramak durumundayız. 

Kavradığımızın izlerine yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.
Yeni Türk harfleriyle yazdığım bu notları bir arkadaşıma okutacağım, lütfen can kulağıyla dinleyiniz."

Mustafa Kemal Atatürk elindeki notları Falih Rıfkı Atay’a uzatır. Falih Rıfkı Atay’da ayağa kalkarak Mustafa Kemal Atatürk’ün yazdıkları notları okumaya devam eder.

İstanbul halkının bu geceki toplantısına katılmış olmaktan dolayı çok sevinçli ve çok mutluyum. Her zaman ve her yerde olduğu gibi bu gece burada da halk ile karşı karşıya gelince büyük ulu bir gücün etkisi altında kaldığımı duydum. 

Bu güç nedir?

Türk milletinin, Türk toplumunu kurup yoğuran yüksek insanların, coşkuların bir adara, bir erekte, bir amaçta birleşmesidir. Bu gücün bu kadar ortaklaşa olabilmesi, onun çok temiz ve çok soylu olması ile gerçekleşmiştir. 

Bu, benim ve bütün dünyanın gördüğü güç, besbelli ki en yüksek özellikle seçkin ve belirgindir.

Bu millet, bu nitelikte bir güç, bir canlılık gösterdiği zaman (tarihin.com), o milletin insanlık tarihinde yepyeni bir devre almakta olduğundan kimsenin kuşkusu kalmamalıdır.

"Yurttaşlarım ve Arkadaşlar!
Çok söz, uzun söz sadece bir şey için söylenir: Gerçeği anlamayanlara gerçeği getirmek için. Ben bu zamanı geçirdim. Şimdi sözden çok iş yapma vaktidir. 

Artık benim için, hepimiz için çok söz söylemenin gereksiz olduğu kanısındayım. Bundan sonra bizim için çalışmak, kalkınmak, yürümek ve ilerlemek gerekmektedir. Çok işler yapılmıştır, fakat bugün yapmak zorunda olduğumuz iş son değil, ama çok gerekli bir iş daha vardır.

Yeni Türk harfleri çabuk ve hızlı bir şekilde öğrenmelidir. Bütün millete, vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya her kim olursa herkese öğretiniz. Bu görevi yurtseverlik, vatanseverlik ve ulusçuluk ödevi olarak biliniz. 

Bu ödevi yerine getirirken düşününüz ki, bir ulusun, bir toplumun yüzde onu, yüzde yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmez durumdadır. Bu durumdan insan olarak utanılmalıdır.

Bu millet, bu halk utanmak için yaratılmış bir ulus değildir. Övünmek için yaratılmış, tarihi övünçlerle dolmuş bir millettir. Ama bu milletin yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bunu sorumlusu bizde değilizdir. 

Türk'ün öz yapısını, karakterini anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle sarmaya çalışanlardır. Artık geçmişin düzensizliklerini, yanlışlıklarını kökünden kazımak, temizlemek dönemindeyiz. Yapılan tüm yanlışlıkları düzelteceğiz. 

Yanlışların düzeltilmesinde bütün milletin ve yurttaşlarımızın çalışmasını isterim. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenmiş olacaktır. Milletimiz yazısıyla ve kafasıyla bütün medeniyet dünyasının yanında olduğunu gösterecektir."

Mustafa Kemal Atatürk'ün Sarayburnu Parkı'nda yaptığı bu konuşmadan kısa bir süre sonra 1 Kasım 1928 tarihinde yeni Türk harfleri kabul edilerek, Türk ulusunun geleceğe güvenle bakarak sağlam adımlarla ilerlemesini sağlayacak yeni ufuklar açılmıştır.

13 Ocak 2025 Pazartesi

Irak Sınırı ve Musul Sorunu

 Irak Sınırı ve Musul Sorunu 

İngilizler, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 7. maddesi uyarınca Musul'u işgal etmişti. 1924'te Türkiye ile İngiltere Musul sorununa çözüm bulmak amacıyla İstanbul'da bir araya geldi. 

Ancak antlaşma sağlanamadı. Taraflar, 20 Eylül 1924'te Milletler Cemiyeti'ne başvurdu. Milletler Cemiyeti Musul'un Irak'a ait olduğu bildirdi. Türkiye bu karara karşı çıktı. 

Türkiye Uluslar Arası Adalet Divanı'na başvurdu. Konu burada da çözümlenemedi. 1925 yılında çıkan Şeyh Sait İsyanı, Musul sorununu aleyhimize sonuçlandırdı. 

5 Haziran 1926'da Türkiye ile İngiltere arasında Ankara Antlaşması imzalanarak Türk - Irak sınırı bugünkü şeklini aldı ve Musul Irak'a bırakıldı.

11 Ocak 2025 Cumartesi

ANKARA'NIN BAŞKENT OLUŞU

 

ANKARA'NIN BAŞKENT OLUŞU

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum, Sivas Kongrelerinden sonra 27 Aralık 1919 günü Temsilciler Kurulu üyeleriyle birlikte Ankara'ya geldi. O zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul idi. Osmanlı Mebusan Meclisi son kez 12 Ocak 1919'da İstanbul'da toplandı. 16 Mart 1919 günü İngilizler İstanbul'a girdi. Önce meclisi bastılar. 

Bu olay üzerine birçok milletvekili Anadolu'ya geçti. Yakalananlardan çoğu tutuklandı. Artık Osmanlı Mebusan Meclisi'nin İstanbul'da toplanma olasılığı kalmamıştı. Milletvekillerinin toplanacağı ve ülkenin yönetileceği bir başkent gerekiyordu. 

Ankara, Anadolu'nun ortasında, savaş cephelerine eşit uzaklıkta bir kentti. Savaşın yönetimi ve haberleşme, Ankara'dan kolaylıkla yürütülürdü. Dağılan Osmanlı Mebusan Meclisi üyeleri ile Sivas ve Erzurum Kongreleri'nde seçilen temsilcilerin bir yerde toplanması gerekiyordu. 

Bu nedenle 19 Mart 1919 günü Mustafa Kemal Paşa kimi illere ve komutanlıklara bir genelge gönderdi. Bu genelgede tle; "Osmanlı Devletinin yaşamı ve egemenliğinin sona erdiği" bildiriliyor, "Türk ulusu kendi yaşamını ve bağımsızlığını koruyacaktır." deniliyordu. 

Bu genelgeden sonra temsilcilerle Osmanlı Mebusan Meclisi'nden gelen üyeler Ankara'da toplanmaya başladılar. Ankaralılar onları coşkuyla, sevinçle, sevgiyle karşıladı. Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920 günü, Ankara'da açıldı. Meclis, ilk oturumunda Mustafa Kemal Paşa'yı başkan seçti. 

Mustafa Kemal Paşa bundan sonra ülkeyi kurtarma çalışmalarını Anadolu'nun bu küçük kentinde sürdürdü. Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın planları bu yoksul kentte hazırlandı. Savaşın başarıya ulaşması için düzenli ordular kuruldu. Bu ordular İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da düşmanı bozguna uğrattı. 

30 Ağustos 1922'de kazanılan Başkomutanlık Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’mız tamamlandı. Yurdumuz düşmanlardan kurtulduktan sonra 13 Ekim 1923 günü İsmet Paşa ve dört arkadaşı Ankara'nın başkent olması için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yasa önerisi verdiler. Öneri mecliste oylandı, kabul edildi. 

Böylece Ankara yeni Türkiye Devleti'nin başkenti oldu. Başkent, ülkenin yönetim merkezidir. Büyük Millet Meclisi, devlet başkanı, başbakanlık, bakanlıklar, yüksek yargı organları, başkentte bulunur. Ankara başkent olduktan sonra gelişti. Modern yapılar, büyük apartmanlar yapıldı. 

Yüksek okullar, üniversiteler açıldı. Fabrikalar, yeni iş yerleri kuruldu. Kent kısa sürede büyüdü, genişledi. Ankara bugün nüfus yoğunluğu bakımından yurdumuzun ikinci büyük kentidir. 

Her yıl 13 Ekim günü Ankara'nın başkent oluşu, düzenlenen büyük törenlerle kutlanır. Ankara Kalesi'nde başlayan bu törene özel giysileri içinde seymenler, öğrenciler, çeşitli dernek temsilcileri katılırlar. Törende yapılan konuşmalarda Ankara'nın başkent oluşunun anlam ve önemi belirtilir.

6 Ocak 2025 Pazartesi

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

 Tekkeler, tarikat mensuplarının oturup kalkmalarına, ibadet yapmalarına mahsus yerler olup, bunların küçüklerine zaviye deniliyordu. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu'nun Türkleşmesinde ve Anadolu'nun Türk kimliği içinde yoğrulmasında büyük hizmetleri geçen tarikatlar ve bunların kurumlaşmış şekli olan tekkeler daha sonraki yüzyıllar içerisinde asıl fonksiyonlarını yitirmişlerdir. Toplumsal anlamda birlik ve beraberliğe zarar verecek bir niteliğe gelmişlerdir.

Düşünsel olarak insanların her hangi bir üretim içinde olmadığı, insan zamanının büyük oranda harcandığı tekke ve zaviyeler adeta çalışmadan yaşayan insanların toplandığı yerler haline dönüşmüşlerdir.

Bir takım tarikat mensuplarının halkın inançlarını istismar etmesi, maddi olarak haksız kazançlar sağlamaları, ilmi ve dini temele dayanmayan hurafeler üzerinden insanlar üzerinde baskı kurmaları tarikatları çöküntüye uğratmıştır.

Çağdaş bir devlet ve toplum düzeni kurmak isteyen ülke yönetimi, olumlu fonksiyonları kalmamış olan bu kurumlardan en kısa zamanda kurtulması gerektiğine inanıyordu. ATATÜRK de tarikatların, Türk milletini istismar etmelerini engellemek için toplumsal dayanışma, birlik ve beraberlik duygusunu zedeleyen bu yapıların kaldırılmaları gereğini belirtmiştir.

ATATÜRK bu konudaki görüşlerini şu sözleriyle ifade etmişti: "Efendiler ve ey millet biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır."

TBMM 30 Kasım 1925 tarihinde kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapanmasını, türbedarlıklarla bir takım unvanların yasaklanmasını kararlaştırmıştır.

Bu Kanun, Allah ile kul arasına giren istismarcıların işine son verdiği ve vicdanlara yapılan dinsel baskıyı ortadan kaldırdığı gibi Türk toplumunun birlik ve beraberliği ile toplumsal dayanışmasının önündeki engeli de ortadan kaldırmıştır.

TBMM'de Eğitim Tartışmaları

TBMM Hükümetinin Maarif örgütü, 1920 yılının sonlarına doğru, her birimi en fazla 3-4 kadrolu olmak üzere kuruldu: [13]

İlk Tedrisat, Talî (orta) Tedrisat, Sicil ve İstatistik, Muhasebe, Hars (Kültür) Müdürlükleri. (Bu mütevazi kadro ancak 1922'de, Müsteşarlık, Yüksek Tedrisat Dairesi, Telif ve Tercüme Heyeti de oluşturularak biraz daha geliştirilebilecektir).

İstanbul ve çevresi ile Yunan işgali altındaki iller dışında kalan, doğrudan Ankara Hükümeti'ne bağlı yerlerde 1920'de, ilk, orta ve lise düzeyinde ne kadar okul, öğrenci ve öğretmen bulunduğuna ilişkin kesin ve güvenilir sayılar mevcut değildir. Meclis tutanaklarından ve arşivlere girebilmiş belgelerden anlaşıldığına göre, 3495 İlkokul (bunlardan 682'si, yani yüzde 20'si kapalı), 3316 (1511'i Muallim Mektebi çıkışlı değil) öğretmen, tam devreli (ilk-orta-lise: 12 yıllık) 5 Sultanî, 32 İdadî (9 yıllık), 13 Muallim Mektebi (ilkokul sonrası 5 yıllık) vardı. Bazı kaynaklarda bu sayıların daha farklı yer aldığı da görülmektedir. (Örneğin, açık ilkokul sayısı 1764, kapalı ilkokul sayısı 281, Öğretmen Okulu çıkışlı 1550, medresede okumuş veya alaylı 1511 öğretmen gibi...). Bu okulların ne kadarının köylerde olduğuna ilişkin hiçbir kayıt yoktur. Maarif Vekili Rıza Nur, 19 Ekim 1920'de Mecliste yaptığı konuşmada şu sayıları vermiştir: "Bugün elimde bulunan sayılara bakılırsa 28 Sultanî vardır. Bunların birkaçı işgal altında bulunuyor. Yatılı öğrenci sayısı 340, gündüzlüler 2591'dir.

Öğretmen ve memur mevcudu 587'dir. Her öğretmene 20 öğrenci düşüyor. Her sultanîye yılda 6 bin lira harcanıyor. Galatasaray Sultanîsinin yıllık gideri 40-50 bin lira arasındadır. (Anlaşılıyor ki, Bakan, İstanbul'daki ve işgal altındaki yerlerde bulunan okulların sayısını da dikkate almıştır). 50-60 kadar da idadi (4 yıllık ortaokul) var. İptidailerimiz (ilkokullar) 40 bin öğretmen istiyor..."

Meclis Maarif Encümeni zabıt kâtibi Cevdet Bey, Bakanın verdiği sayıları düzeltmek ve düşüncelerini açıklamak için söz alarak:

"2500 öğrenci Sultanîlerde değil ilkokullardadır. Sultanîlerdeki 347 öğrenciye karşılık 587 kadrolu öğretmen ve memur vardır. Müstahdemler ise bu sayıya dahil edilmemiştir—Biliyorsunuz ki Meşrutiyet'ten beri birçok okullar açıldı. Muallim Mektepleri, Sultanîler, savurganlıkla kuruldu. [14] Ama hiçbiri, beklenen amacı gerçekleştiremedi. Araç gereç yetersizliği, bina bulunmayışı dikkate alınmadı. Bunlar gerçek birer Sultanî ve Muallim Mektebi değildir, birer okul karikatürüdür. Her okulda 15-20 öğrenci ancak var. Okulları düzeltmek ve düzene koymak ilk vazifemiz olmalıdır" derken iki hafta sonraki, 4 Kasım 1920 günkü oturumda Karesi Mebusu Vehbi Bey: "İbret gözüyle görebileceğimiz gibi, bir kazada 100 gayri müslim hanesi varsa, 1500-2000 hatta 10 bin Müslüman hanesi bulunmaktadır. Gayrimüslimlerin çocuk yuvası, ilkokulu, ortaokulu, buralarda görevli yüksek öğrenim yapmış öğretmenleri vardır. Oysa 60-70 bin kişilik kent müslüman nüfusunun doğru dürüst bir okulu yoktur" diyordu. 4 Aralık 1920 günkü oturumda Tokat Mebusu Mustafa Bey: "Benim ilimin nüfusu 100 bin küsurdur. Burada aydın nâmına iki kişi bile yoktur.

Neden okulları Bursa'ya, İstanbul'a yaptılar da bizim halkımızı eğitimden mahrum bıraktılar?" sorusunu dile getiriyor, 9 Aralık oturumunda ise Bitlis Mebusu Ziya Bey:

"Bitlis'te ve Doğu illerinde kesin olarak hiç okul yoktur " diyordu. Daha önce, I. Dünya Savaşı boyunca, öğretmenleri, yetişkin öğrencileri cephelere sevk edildiğinden çok sayıda okulun kapısına kilit vurulması henüz unutulmadığından, bu kez de İstiklâl Savaşında benzeri bir durumun yaşanmaması yönünde bir karar alındığı 25 Kasım 1920'de, Antalya Mebusu Rasih Bey'in önerisi benimsenerek, "muallimlerin ve muallim mekteplerinde okuyan öğrencilerin askerlik yükümlülüklerinin ertelendiği" görülmektedir. Ahalinin aydınlatılması, çocukların yetiştirilmesi düşüncesiyle kendilerine bu tür bir ayrıcalık tanınan ve mebusların meclis oturumlarında "Memlekette, namuslu sınıf olmak üzere yalnız maarifçiler kalmıştır. Bu sınıfın müdürleri ve görevlileri asla lekelenmemiştir"

(Örneğin, Lazistan Mebusu Ziya Hurşid'in 9 Mayıs 1920 günü yaptığı konuşmada bu sözler aynen geçmektedir) yollu övgüler yağdırdıkları bir sırada, öğretmenlerin; dünyadaki gelişmeleri olanaklar ölçüsünde izleyebilen, ama Millî Mücadele'nin özel koşullarını henüz yeterince kavrayamamış aydınlar olarak bir iki ilde, 16 Aralık 1920'de greve gitmeleri de aynı günlere rastlar. [15]

Bu olay, öylesine etkili olmuştur ki, aynı gün Maarif Vekili Rıza Nur istifasını verir.

İkinci Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) döneminde (Aralık 1920-Kasım 1921) ilk Maarif Bütçesi yapılmış, Maarif Kongresi düzenlenmiştir.

57.128.833 liralık genel bütçeden Maarif işlerine ayrılan para sadece 390.412 liradır, (yüzde 06,8'i). Millî Mücadele'nin sonraki yıllarında miktar ve oranın arttığı görülüyor: 1922'de, 74.957.848 liradan 1.136.046 lira (yüzde 1,5), 1923'te de 105.929.911 liradan 3.033.003 lira (yüzde 2,9) ayrılmıştır.

Kaynak:Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi - Necdet Sakaoğlu

Mütareke-Millî Mücadele Yıllarında Eğitim (1918-1923)

Mondros (1918) ve Sevr (1920) Antlaşmalarını imzalayarak yıkılışını dünyaya duyuran Osmanlı Devleti, Anadolu'da İstiklâl Savaşı'nı başlatan Türk halkını, işgal, salgın, yoksulluk ve cehalet içinde bırakarak tarih sahnesinden çekildi.

1918-1923 ara dönemi, ölüm kalım sorunlarının karabasanında eğitimi elbette ki öne alamazdı. Ama cumhuriyete doğru bir yolu akıllarına koyanlar, ulusal bilincin ve egemenlik haklarına sahip çıkma erdeminin eğitimle kazanılacağını bilmekteydiler. 

Kuva-yı Milliye ruhunun köylere kadar yayılmasında, işgallere karşı direnişlerde ve örgütlenmelerde, Osmanlı mekteplerinden yetişen muallimlerle aydınların rolleri ise hareketin en sıcak ve samimî gerçeğiydi.

Mitinglerde, kongrelerde, milis güçlerinde ve ordu saflarında yer alan muallimlerden 30'u ise ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katıldılar. (Genel kurulun yüzde 10'unu oluşturan bu düzeyde bir temsil gücüyle eğitimcilerin sonraki meclislerde de yer almaları bir daha mümkün olmamıştır).

Ankara'daki siyasi-askeri kadro, cephedeki savaş kadar içerideki cehaleti de tehlikeli görüyordu. Kurulan ilk İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu)'nda Rıza Nur Maarif Vekilliğine getirildi. 

İstanbul'daki Saltanat hükümetinin sık sık değişen Maarif Nazırları ise, Dersaadet okullarına bile söz geçiremeyen yetkisiz birer Maarif Müdürü izlenimi vermekteydiler. 

1918'de İstanbul'da kurulan ve üyelerinin çoğunluğu mektep cemiyetlerinden gelen Millî Kongre'nin, dağılan Meclisi Mebusan'ın yerini alacak bir Millî Şûra oluşturulması girişimi sonuçsuz kaldı. İstanbul'da ne eğitim, ne yönetim için umut ışığı bulamayanlar birer ikişer, bazan kafilelerle Anadolu yollarına düştüler.

İktidardaki Hürriyet ve İtilâf Fırkası, maarifte "İttihatçı temizliğine" girişmekten geri kalmadı. Bir süre sonra Anadolu'da millî hareket başlayınca da İstanbul'daki öğretmen okullarından mezun olanların Anadolu okullarına atanmaları, aydınların türlü yollardan Anadolu'ya gitmeleri, Kuva-yı Milliye haberlerinin İstanbul'a ulaşması engellenmeye çalışıldı. 

1920 Nisanında Maarif Nazırı olan Rumbeyoğlu Fahreddin, okul kitaplarına, İkinci Meşrutiyet'in Türkçülük akımıyla giren "Türk" sözcüğünü çıkarttırdı! 

Bununla birlikte İstanbul'da ve işgal bölgelerinde öğretmenlerin çoğunluğu, Türk'ü ve Türklüğü işlemekten çekinmediler. 

6 Mayıs 1920'de TBMM'nde Maarif Vekilliğine seçilen Rıza Nur, üç gün sonra okunacak Hükümet programına eğitimle ilgili konuları da katabilmek için, Ankara Maarif Müdürlüğünden çağırdığı bir tek kâtiple çalışarak yeni halk hükümetinin eğitim stratejisini belirledi:

- Dinî ve millî eğitim,

- Hayatî, işe dönük, üretkenliği aşılayan eğitim,

- Millî yapıya, coğrafyaya, kültüre, geleneklere uygun ders kitapları,

- Çağdaş ve bilimsel olanaklara sahip okul,

- Sözlük, tarihsel, toplumsal, edebî eserler yazdırılması, bunlarla ulusal duyguların geliştirilmesi, Doğu'nun ve Batı’nın bilim-fen kaynaklarının Türkçe'ye çevrilmesi,

- Elde bulunan okulları en iyi biçimde, dikkatle ve özel çabalarla yönetmek...

Rıza Nur imzasıyla 10 Mayıs 1920'de yayınlanan ilk genelgede ise öğretmenlere şöyle denmekteydi:

"Batı’nın köle etmeyi amaçlayan emperyalist saldırısına uğrayan ulusumuz bir buhran yaşıyor. Dinimiz ve ulusumuz tehdit altındadır. Eğitim ve öğretim görevlileri olan siz aydınlar, ulusumuzu uyarmakla yükümlüsünüz..."

Kaynak:Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi - Necdet Sakaoğlu

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....