Atatürk'ün Bilinmeyenleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk'ün Bilinmeyenleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2025 Çarşamba

Atatürk'ün Bilinmeyen Yönleri

Atatürk'ü bir kez daha saygıyla anıyoruz. Her yönüyle öylesine farklı ki en iyi tanıyorum diyenlerin bile onun hakkında bilmediği çok şeyin olduğunu sanıyorum. Ege Üniversitesi tarafından hazırlanan Az Bilinen Yönleriyle Atatürk kitabını okudukça, resmi söylemlerin çok ötesinde farklı bir Atatürk'le karşılaşıyorsunuz.

Sayfaları çevirdikçe, çocuk sevgisinden hayvan sevgisine, aile sevgisinden arkadaş sevgisine, güzel sanatlardan sofra kültürüne kadar, adam gibi bir adamla yüzleşiyorsunuz.

Atatürk ağlar mı? Ağlamış, hem de için için? Peki hangi konuda, nelere ağlamış? Kitapta bu ayrıntılarıyla ele alınıyor. Neden evlenmiş? Neden boşanmış? Çocukları çok sevdiği halde neden evlatlıklarla yetinmiş? Kaç manevi çocuğu olmuş? Bunları nasıl seçmiş? Dava arkadaşlarına vefa borcunu nasıl ödemiş? Sanata, sanatçıya nasıl bakmış? Eğitimle, bilimle, dinle arası nasılmış? Öylesine farklı ayrıntılar var ki bir solukta okuyorsunuz. Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi'ne bu değerli çalışması için canı gönülden teşekkürler.

Köpekleri çok severdi

Bu aralar, belki de bir köpeğimizin olmasının verdiği duyarlılıkla Atatürk'ün köpeklere olan ilgisini ve anılarını büyük bir ilgiyle okudum. Değişik dönemlerde farklı köpekleri olmuş. Bir ara kedisi de varmış. Ama içlerinde onu en etkileyen Foks'muş.

Yalova kaplıcalarına gittiğinde seyyar fotoğrafçıdan 50 liraya satın almış. Sabah gezisinde fotoğrafçı Hasan Efendi'nin sehpasının altında görüp beğenmiş. Bunu sezen Hasan Efendi hediye etmek istemiş ama kabul etmemiş. Parasını vermiş, almış.

O bir sokak köpeğiymiş ama Çankaya Köşkü'ne geldikten sonra yaşamı her şeyiyle değişmiş. Atatürk nerede, o orada. Atatürk'ün yatak odasında, karyolasının ayak ucunda kendisi için özel olarak diktirilen bir minderde yaşarmış. En önemli görüşmelerinde bile hep onun yanında olurmuş.

"Atatürk'ün Foks'a düşkünlüğünü bilen bazı kimseler, sofrada çok zaman onun bahsini açarlar, sadakatinden, büyüklüğünden dem vurup neslini üreterek memlekete yaymayı teklif ederlerdi. Dalkavukluğuyla dikkati çekenler, Foks'un asil kandan geldiğini söyleyecek kadar ileri gidip 'Köpek değil, adeta insan. İnsandan da akıllı' derlerdi..."

Atatürk, Foks'un ne yiyip ne içtiğinden, ne zaman çiftleşeceğine kadar hemen her şeyiyle yakından ilgilenirdi. Ama gün gelir, Foks'la yolları ayrılır. Köşke ikinci bir köpek gelmesini kıskanan Foks, bir gün kendisini kaldırmak isteyen Atatürk'ün elini ısırır. Bunun üzerine bir aylık bir gözetime alınır. Ardından yeniden Atatürk'e karşı büyük bir bağlılık ve sevgi gösterir. Ama yakınları "Sahibini ısıran köpekten hayır gelmez" diyerek, ilaçla sonsuza dek uyutulması için Atatürk'e ısrar ederler. İzin verdi mi vermedi mi bilinmez ama Foks o günlerde öldürülür.

Atatürk bir süre sonra Foks'la Atatürk Orman Çiftliği'nde yeniden karşılaşır. Ama bu kez camekan içinde. Bedeni doldurulmuş cam gözlü köpeğine fazla bakamaz. "Ben onu sevmiştim. Böyle görmek istemem. Kaldırın onu" der ve ekler:

"Her ısırana kızılmaz. Foks can acıtmak, fenalık yapmak için ısırmamıştır..." Foks'un doldurulmuş cansız bedeni, ertesi gün hemen kaldırılır. Uzun yıllar Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nda muhafaza edilen Foks, Anıtkabir'de Genel Kurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen ve 26 Ağustos 2002'de Cumhurbaşkanı Sezer tarafından açılan Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi'nde sergilenir. Hâlâ orada.

8 Ocak 2025 Çarşamba

Yedi Evliya Kuvvetindeki Padişah

Yedi Evliya Kuvvetindeki Padişah 

''- Maahaza (bununla beraber) size bu münasebetle anamın ve kız kardeşimin inkilâp işlerinde bana inandıklarını ve hizmet ettiklerini de zikretmeliyim. Biz Selânik'te tahmin edeceğiniz tarihlerde; zahirî manası ne olduğunu bilmem, fakat fedakârane komitecilik yapıyorduk. Meşrutiyetin ilânından çok evvel, bir gece bizim evde bir içtima (toplantı) yapmıştık. 

Bu ev Selânik'te mektep karşısında, pembe boyalı büyücek bir evdir. İşte bu evin bir odasında birtakım arkadaşlar toplanmıştık. Bu arkadaşlardan biri, ki şehit oldu veya vefat etti, kemal-i hürmetle yâdederim, Kâmil Bey isminde bir süvari zabiti idi, şişmanca bir zat... Çok paralar toplamışlardı, liralar, mecidiyeler ve gümüş madenî paralar... 

Bizim müzakere yaptığımız odaya bakan hizmetçi, anama bunu haber vermiş. Yukarıda paralar, bahisler, münakaşalar ve plânlar var, manasında birtakım sözler söylemiş, anam, hasta, ihtiyar, yatağından kalkmış, bizim bulunduğumuz odanın kapısına kadar gelmiş ve kısmen ne konuştuklarımızı dinlemiş, tekrar odasına gitmiş.. 

İttihaz olan mukarrerattan sonra arkadaşlar beni terkettiler, müteakıben, uyumakta olduğunu zannettiğimiz anam yanıma geldi, bana dedi ki: 

''- Çocuğum, bir şey anlamak istiyorum, sen ve senin arkadaşların yedi evliya kuvvetindeki padişaha isyan mı ediyorsunuz?'' 

Anama ne düşündüğümü, ne yaptığımızı söylemek istemiyordum. 

Fakat bizim o akşamki içtimaımızı görmüş, her şeye vâkıf olmuş olduktan sonra, artık annemden ve kardeşimden hakikatı gizlemeye lüzum görmedim, bilâkis onları tenvir eteği (aydınlatmayı) tercih ettim: 

- Evet anne, dedim, senin yedi evliya kuvvetinde farzettiğin adam hiçbir kuvvete malik değildir. Biz burada toplanan insanlar memleketi bu zalimlerden kurtarmak istiyoruz. Senin aklın buna ermeyebilir, yahut evlâdın olduğumu unutarak gider, evliyalara kavuşursun!'' 

Anam o vakit dedi ki: 

- Evlâdım, siz acemisiniz, madem ki böyle şeylerle uğraşıyorsunuz, beni yaptığınız işlerden haberdar ediniz ve gizli şeylerinizi bana veriniz. Çok dikkat etmelisiniz. Muvaffak olmak zordur; mahvolmak daha tabiî kabul edilmek lâzım gelir. Ne yapayım, yegâne erkek evlâdımsın, senin mahvolmanı istemiyorum, bu gücüme gidiyor. 

''- Anne, dedim, bu işler almış yürümüştür. Ben namuskâr bir adam olarak bu işlerin içinde bulunmak mecburiyetindeyim. Beni bundan meneder misiniz?'' 

- Hayır evlâdım, bir gün bu işler olduktan sonra, seni namus ve haysiyet sahibi olanlarla beraber görmezsem, işte o zaman meyus (üzgün olurum. Ben senin kadar okumadım, senin kadar bilmem, senin gördüğün, anladığın şeyleri yapmaktan menetmeye kalkışmam. Yalnız dikkat et, esas muvaffak olmaktır, muvaffak olmaya çalışınız. 

Falih Rıfkı-Mahmut (Milliyet'ten: 13 Mart 1926)

Atatürk'e Suikast İçin Ankara'ya Gelen Hint Asıllı İngiliz Casus

 Atatürk'e Suikast İçin Ankara'ya Gelen Hint Asıllı İngiliz Casus 

Mustafa Sagir - (1877 - 24 Mayıs 1921) Hint asıllı, İngiliz casusu. 

Osmanlı şehzadelerinden Veliaht Abdülmecit Efendi'nin 12 Haziran 1919 tarihinde Padişah Vahdettin'e İtilaf Devletleri ile yapılan anlaşmanın memleketin idam fermanı olduğuna dair mektup göndermesi üzerine İngiliz İstihbaratı önce Abdülmecit Efendi ile görüştü. 

Bunu yeterli görmeyerek Mustafa Sagir'i şehzadeler ve Osmanlı Paşaları arasında İngiliz düşmanlığı yapıp yapmadıkları ve Kemalist milliyetçiler ile ilişikleri bulunup bulunmadığı konusunun araştırması için görevlendirdi. 

Sagir, Veliaht Abdülmecid ile dost oldu, onun oğlu Şehzade Ömer Faruk ile birlikte Anadolu'ya geçti. Bu sırada babasının Kemalistlere katılmak istediği bilgisini şehzadeden aldı. 

Bu bilgi İngiliz İstihbaratına onlardan da Padişah Vahdettin'e gidince Veliaht Abdülmecit Efendi 38 gün göz hapsi cezası aldı. 

1921 yılı başında İstanbul'da Türk-Hint Uhuvveti İslamiye Cemiyeti'ni kurdu. Milli Mücadeleyi destekliyormuş gibi göründü. 

İstanbul'da Milli Mücadele için faaliyet gösteren haber alma teşkilatı Karakol Cemiyeti içine sızarak Ankara Hükümeti'ne destek olan milliyetçileri İngiliz İstihbaratına raporladı. Casus olduğunun ortaya çıkmaması için İngilizlerce 17 gün sahte bir tutuklama gördü. 

Yaptığı ihbarlar sonucu Karakol Cemiyeti'nin yöneticilerinden Şevket Bey ve Albay Kara Vasıf (Karakol Örgütünün Kurucusu) Beylerin ve önemli üyelerinden Albay Galatalı Şevket (İstanbul Merkez Komutanı), Ali Sait Paşa, Refet Paşa, Ali Fethi Okyar, Ali İhsan Paşa, Hacı Mehmet Paşa (Enver Paşa'nın Babası) gibi kimselerin İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürülmesinde katkısının olduğu düşünülmektedir. 

1920 Aralık ayında İnebolu ve Kastamonu üzerinden Ankara'ya geldi. Karakol Cemiyeti'ne üye olduğu bilinen Hintli bir Müslüman olması sebebiyle ilgi ile karşılandı ve Ankara'ya geçmesine müsade edildi. 

Ankara'da Mehmet Akif ile samimiyet kurdu. Ankara'da Akif'in Taceddin Mahallesindeki evine gidip gelmeye başladı. Akif'in evini posta adresi olarak vermişti. 

Mehmet Akif, Hindistan ve Mısır ve İstanbul'dan gelmekte olan çok sayıda mektuba hayret ediyordu. Bir gün bir mektubu yanlışlıkla yırttığında içinden boş bir kâğıt çıktığını gördü ve buna bir anlam veremedi. Diğer mektuplar da incelendiğinde hepsinde sadece biri iki satır yazı olduğu ve sayfanın geriye kalanının tamamen boş olduğu görüldü. 

Günün şartlarında kimyager Avni Refik Bey'in yaptığı laboratuvar incelemesi sonunda mektupların görünmez mürekkeple şifreli olarak yazıldığı anlaşıldı. 

Kütahya milletvekili Cevdet Izrap, Elazığ milletvekili Hüseyin Bey, Cebelibereket milletvekili İhsan Bey ve Gaziantep milletvekili Kılıç Ali Bey'lerden oluşan İstiklal Mahkemesi heyeti tarafından casusluktan suçlu bulunarak idama mahkûm edildi. 

24 Mayıs 1921 tarihinde Ankara'da Karaoğlan Meydanı'nda (Bugünkü Ulus Meydanı) idam cezası uygulandı.

Hatay Sorunu (Atatürk’ü Anlamak)

Hatay Sorunu 

1923 yılı Mart’ının On Beşi Pazar günüydü. Atatürk, Adana İstasyonu’nda trenden inmiş; sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları, 

“Yaşa varol!” sesleri arasında yaya olarak kente giriyordu. 

Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı; sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk’ün önünde durdular. 

Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti. 

Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. 

Bu genç kızın kişiliğinde henüz tutsak bulunan İskenderun’la Antakya’nın Türk olan bütün halkı: 

“Bizi de kurtar” diye yalvarıyordu. 

Herkesin gözleri yaşarmıştı, hıçkırıklarını tutamayanlar vardı. 

Atatürk’ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. 

Genç kızın nutku bitince Atatürk’ün alnı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe yüzünde bir çelik parıltısı görüldü. 

Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak: 

-Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi. 

On altı yıl sonra Hatay sorunun en heyecanlı günlerinde, hasta ve bitkin olmasına rağmen, Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana’ya gitti. Dört saat ayakta durmak, birliklerin geçidini izlemek gibi olağanüstü bir dayanıklılık gösterdi. 

Hatay kurtuldu, fakat Atatürk’ü yitirdik. 

İsmail Habib, bu konuyu şöyle bitirir: 

“Hatay, Hatay! Seni kurtaran, aynı zamanda senin şehidin oldu!” 

A.H.PAR / M.A.ÖNEN, Atatürk’ü Anlamak, s.83-84

İtalyanların Habeşistan'a Saldırmasını Kim Bilebilirdi ki?

İtalyanların Habeşistan'a Saldırmasını Kim Bilebilirdi ki? 

Bu olayı aktaran Atatürk’ün yakın arkadaşı Münir Hayri Egeli’dir. Egeli’nin ağzından naklediliyorum: 

- Habeşistan Savaşı başlamadan önce İtalya’nın Rodos’a askeri harekatta bulunduğu günlerdi… Bir akşam Atatürk’ün sofrasına davet edilenler onu balkonda gezinirken buldular. 

Atatürk: 

- ”Tevfik Rüştü” nerde?” diye sordu. 

Ankara Palas’da bazı sefirlere ziyaret veriyorlar, dediler. 

Daha sonra hep birlikte davetin verildiği Ankara Palas’a gidildi. 

Atatürk Arnavutluk Elçisi Asaf Bey’in yakınında giriş ve çıkış kapısını iyi görebileceği bir yere oturdu.

Atatürk: 

- ”Asaf Bey,gazetelerde bir takım resimler görüyorum. Arnavutluk’da operet mi oynanıyor?” 

Bu sözleri ile Kral Zogo’nun sorguçlu resimlerini kastettiğini anlayan elçi şaşırıyor… 

Atatürk devam ediyor: 

- “Cumhuriyet’de ne zarar görüldü ki, krallık ilan edildi. Hem takip edilen politika tehlikelidir. İtalya’nın Arnavutluk’u Balkanlar’da bir basamak yapması muhtemeldir.” 

Müdahaleye kalkan İtalyan sefirine Ata: 

- “Haber aldığımıza göre Roma’da bazı öğrenciler elçilik önünde gösteri yaparak Antalya’yı istemişler. Antalya sigara paketi midir ki sefir cebinden çıkarıp versin. Antalya buradadır. Buyurun alın. Hem benim bir teklifim var. Hakikaten böyle bir şey düşünüyorsa, Musolini’ye müdahale edelim. Antalya’ya asker çıkarsın. Bütün ihracaat tamam olunca harp ederiz. Mağlup eden hakkına razı olur.” 

Bu sözleri duyan İtalyan elçisi atılıyor: 

- ”Bu bir harp ilanı mıdır?” 

Atatürk: 

- ”Hayır ben burada bir fert olarak konuşuyorum. Türkiye de harp ancak Türkiye Büyük Millet Meclis’nin yetkileri içindedir.” 

Bu durum üzerine Başbakan İsmet Paşa’ya haber verilir telefonla. Ve Ankara Palas’a çağrılır. 

Atatürk bunu haber alınca: 

- “Hükümet geliyor, biz gidelim” der. 

Çankaya’ya döndüğü zaman şunları söyler: 

- “İtalya ile harp tehlikesi yoktur. Rodos’a yapılan hareket Habeşistan’a yönelecektir.” 

O yıllarda İtalya’daki faşist yönetim kendine yeni sömürgeler arıyordu. Avrupa gazetelerinde zaman zaman İtalya’nın Rodos Adası’na yakın Anadolu topraklarını işgale hazırlandığına ilişkin haberler yayınlanıyordu.

Türk hükümeti de her ihtimale karşı bütün tedbiri almıştı. Ancak Atatürk’ün söylediği yine gerçekleşti ve İtalya Türkiye yerine Habeşistan’a saldırdı.

7 Ocak 2025 Salı

Prof. Albert Einstein'dan ATATÜRK’E Mektup

II. Dünya Savaşı’na yaklaşılan yıllarda Almanya özellikle Yahudi kökenli bilim insanları ve sanatçılar için yaşanılmaz bir yer haline gelmişti. 

Einstein o dönem Atatürk’e kırk bilim insanının adını önermiş ve Atatürk çok başarılı bu bilim insanlarını Türkiye’ye davet etmiştir. Bu bilim insanları İstanbul Üniversitesi ve Ankara DTCF’de görev alarak, ülkemizde modern bilimin ve üniversitenin başlamasına diğer Türk bilim adamları ile birlikte öncülük etmişlerdir. 

Aşağıda Einstein’in Atatürk’e bu konu ile ilgili olarak yazdığı mektup vardır. Bu mektup bugün, Başbakanlığa bağlı Cumhuriyet Arşivi’nde bulunmaktadır. 

Dönemin Başbakanı İsmet İnönü ve Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey’in imzalarıyla...

"Ekselansları Atatürk,

 
OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan kırk profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. 

Sözü edilen kişiler, Almanya’da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.

Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu kırk kişi birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. 

Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan, Prof. Albert Einstein.

6 Ocak 2025 Pazartesi

Atatürk'ün Bilinmeyen Yönleri

Atatürk'ü bir kez daha saygıyla anıyoruz. Her yönüyle öylesine farklı ki en iyi tanıyorum diyenlerin bile onun hakkında bilmediği çok şeyin olduğunu sanıyorum. Ege Üniversitesi tarafından hazırlanan Az Bilinen Yönleriyle Atatürk kitabını okudukça, resmi söylemlerin çok ötesinde farklı bir Atatürk'le karşılaşıyorsunuz.

Sayfaları çevirdikçe, çocuk sevgisinden hayvan sevgisine, aile sevgisinden arkadaş sevgisine, güzel sanatlardan sofra kültürüne kadar, adam gibi bir adamla yüzleşiyorsunuz.

Atatürk ağlar mı? Ağlamış, hem de için için? Peki hangi konuda, nelere ağlamış? Kitapta bu ayrıntılarıyla ele alınıyor. Neden evlenmiş? Neden boşanmış? Çocukları çok sevdiği halde neden evlatlıklarla yetinmiş? Kaç manevi çocuğu olmuş? Bunları nasıl seçmiş? Dava arkadaşlarına vefa borcunu nasıl ödemiş? Sanata, sanatçıya nasıl bakmış? Eğitimle, bilimle, dinle arası nasılmış? Öylesine farklı ayrıntılar var ki bir solukta okuyorsunuz. Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi'ne bu değerli çalışması için canı gönülden teşekkürler.

Köpekleri çok severdi

Bu aralar, belki de bir köpeğimizin olmasının verdiği duyarlılıkla Atatürk'ün köpeklere olan ilgisini ve anılarını büyük bir ilgiyle okudum. Değişik dönemlerde farklı köpekleri olmuş. Bir ara kedisi de varmış. Ama içlerinde onu en etkileyen Foks'muş.

Yalova kaplıcalarına gittiğinde seyyar fotoğrafçıdan 50 liraya satın almış. Sabah gezisinde fotoğrafçı Hasan Efendi'nin sehpasının altında görüp beğenmiş. Bunu sezen Hasan Efendi hediye etmek istemiş ama kabul etmemiş. Parasını vermiş, almış.

O bir sokak köpeğiymiş ama Çankaya Köşkü'ne geldikten sonra yaşamı her şeyiyle değişmiş. Atatürk nerede, o orada. Atatürk'ün yatak odasında, karyolasının ayak ucunda kendisi için özel olarak diktirilen bir minderde yaşarmış. En önemli görüşmelerinde bile hep onun yanında olurmuş.

"Atatürk'ün Foks'a düşkünlüğünü bilen bazı kimseler, sofrada çok zaman onun bahsini açarlar, sadakatinden, büyüklüğünden dem vurup neslini üreterek memlekete yaymayı teklif ederlerdi. Dalkavukluğuyla dikkati çekenler, Foks'un asil kandan geldiğini söyleyecek kadar ileri gidip 'Köpek değil, adeta insan. İnsandan da akıllı' derlerdi..."

Atatürk, Foks'un ne yiyip ne içtiğinden, ne zaman çiftleşeceğine kadar hemen her şeyiyle yakından ilgilenirdi. Ama gün gelir, Foks'la yolları ayrılır. Köşke ikinci bir köpek gelmesini kıskanan Foks, bir gün kendisini kaldırmak isteyen Atatürk'ün elini ısırır. Bunun üzerine bir aylık bir gözetime alınır. Ardından yeniden Atatürk'e karşı büyük bir bağlılık ve sevgi gösterir. Ama yakınları "Sahibini ısıran köpekten hayır gelmez" diyerek, ilaçla sonsuza dek uyutulması için Atatürk'e ısrar ederler. İzin verdi mi vermedi mi bilinmez ama Foks o günlerde öldürülür.

Atatürk bir süre sonra Foks'la Atatürk Orman Çiftliği'nde yeniden karşılaşır. Ama bu kez camekan içinde. Bedeni doldurulmuş cam gözlü köpeğine fazla bakamaz. "Ben onu sevmiştim. Böyle görmek istemem. Kaldırın onu" der ve ekler:

"Her ısırana kızılmaz. Foks can acıtmak, fenalık yapmak için ısırmamıştır..." Foks'un doldurulmuş cansız bedeni, ertesi gün hemen kaldırılır. Uzun yıllar Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nda muhafaza edilen Foks, Anıtkabir'de Genel Kurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen ve 26 Ağustos 2002'de Cumhurbaşkanı Sezer tarafından açılan Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi'nde sergilenir. Hâlâ orada.

5 Ocak 2025 Pazar

Yarım Milyonun Bu Uğurda Ölür mü?

Bir gün Müslüman memleketlerden birinde (Mısır’da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti.
Kendisine:
-Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz? diye sordu.
Olabilecek bir şey değildi, ama, insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:
-Yarım milyonun bu uğurda ölür mü? diye sordu.
Adamcağız yüzüme baka kaldı:
-Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya... dedi.
-Benimle olmaz, beyefendi hazretleri yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip beni ararsınız.

Falih Rıfkı ATAY- ÇANKAYA

Atanın Cevap Veremediği Tek İnsan..?

Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:
-Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler...
Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.
Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.
Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.
Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
-Bu köşk kimin?
-Kirkor’un...
-Ya şu koca bina?
-Yargo’nun...
-Ya şu?
-Salomon’un...
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
-Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:
-Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam...
Atatürk bu anısını naklederken:
-Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu.

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....