31 Ağustos 2025 Pazar

Ali Fethi Okyar

Ali Fethi Okyar (29 Nisan 1880, Pirlepe - 7 Mayıs 1943, İstanbul), Türk asker, diplomat ve siyasetçi.

III. Ordu'da subay olarak görev yaptığı sıralar İttihat ve Terakki Cemiyeti ile tanıştı ve cemiyetin önde gelen isimlerinden biri oldu. Trablusgarp ve Balkan Savaşları sırasında görev aldı. İttihat ve Terakki'den IV. dönem Manastır ve V. dönem İstanbul Meclis-i Mebûsan mebusluğu yaptı. 

Osmanlı'nın Paris Sefirliği Askerî Ataşemiliterliği görevinde bulundu. II. Meşrutiyet beyannamesini bizzat kendisi yazdı ve kısa bir süre İttihat ve Terakki Fırkası Umumi Kâtipliği görevinde bulundu. Osmanlı'nın Sofya Sefirliği görevini gerçekleştirdi. Sofya Sefirliği sırasında İsmail Hakkı'nın kızı Galibe ile tanıştı ve onunla evlendi. Mondros Mütarekesi sonrasında kurulan Ahmet İzzet kabinesinde 14 Ekim-8 Kasım 1918 arasında kısa bir dönem Dahiliye Nazırı olarak bulundu. 

Hürriyetperver Avam Fırkası'nı kurdu ve reisliğini yaptı. Mustafa Kemal ile Minber gazetesini kurdu ve başyazarı olarak çalıştı. Mart 1919'da Damat Ferit hükûmeti tarafından İngilizlerin “Türk savaş suçlularının” tutuklanması talebi sonrasında yakalandı. Bekirağa Bölüğü ve Arabyan Hanı'nda tutuldu. 28 Mayıs 1919'da İngilizler tarafından Malta'ya sürüldü. 30 Nisan 1921 tarihine kadar burada kaldı.

Malta sürgünü sonrasında Ankara hükûmetine katıldı ve Milli Mücadele'de rol oynadı. 15 Ağustos 1921'de İstanbul vekili seçilerek, TBMM'de 10 Ekim 1921-9 Temmuz 1922 arasında Dahiliye Vekili olarak görev aldı. 

TBMM İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Dahiliye Vekili olarak 14 Ağustos-27 Ekim 1923 tarihlerinde çalıştı. Cumhuriyet ilanı sonrasında 1 Kasım 1923-22 Kasım 1924 arasında TBMM Reisi olarak görevinin başında bulundu. 

22 Kasım 1924'te Türkiye'nin II. Başvekili olarak seçildi. 

3 Mart 1925 tarihine kadar Başvekil ve Müdafaa-i Milliye Vekili görevlerini yerine getirdi. Bu tarihten sonra Türkiye'nin Paris Büyükelçiliği görevine atandı. 

12 Ağustos 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu. 

1930'da Belediye seçimlerine katıldı. 

17 Kasım 1930'da partiyi feshetti. 

19 Mart 1934'te Londra Büyükelçisi olarak atandı ve 7 Nisan 1934'te göreve başladı. 

Kendisine "Okyar" soyadını bizzat Atatürk verdi. Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından sonra 1939'da Refik Saydam kabinesinde Adliye Vekili olarak görev yaptı. Kalp rahatsızlığının nüksetmesi ile 1941'de Adliye Vekilliği görevinden istifa etti ve iki aylık izinler alarak meclis çalışmalarına katılmamaya başladı. 

7 Mayıs 1943 tarihinde İstanbul Nişantaşı'ndaki evinde öldü ve Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı'na defnedildi.

Eğitimi

Çerkes kökenli ve 1880'de Rumeli Eyaleti'nde yer alan Pirlepe'de doğdu. Babası Osmanlı Hariciye Nezaretinde memur olarak görev yapan ve aynı zamanda Ali Fethi küçük yaşta iken ölen İsmail Hakkı Bey'dir. Annesi ise Fatma Hanım'dır. Sekiz yaşına kadar Pirlepe'de yaşamına devam etti. 

İlk öğrenimini 1891'de o dönemin Manastır Valisi olan dayısı Müderris İbrahim Ethem Efendi'nin yanında tamamladı. İbtidai Numune Mektebi'ni ve Manastır Askeri Rüştiyesi'ni bitirdi. Manastır Askerî İdâdîsi'nde tahsiline devam etti. 

Mustafa Kemal ile arkadaşlıkları burada başladı ve 1897'de idadiyi tamamladı. Aynı zamanda memleket meseleleri bu dönemde ilgisini çekmeye başladı ve Namık Kemal'in eserlerini okumaya başladı.

1898'de İstanbul'da bulunan Mekteb-i Harbiyye'ye girdi. Manastır'dan İstanbul'a Hacı Dâvut vapuruyla içlerinde Mustafa Kemal'in de bulunduğu on yedi öğrenci ile geldi. Bu dönemde Ali Fuat, Şevket, Cafer Tayyar, Kara Vasıf, Mürsel gibi simalarla tanıştı ve arkadaşlık yapma imkân buldu. 

Yabancı postanelerden ülkeye İttihat ve Terakki sayesinde getirilen yasaklı yayınlar düşünce hayatını etkilemeye başladı. Mustafa Kemal ile Manastır'da askerî idâdî esnasında başlayan dostlukları Harbiye yıllarında da ilerlemeye devam etti.

Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Mirebeau ve Robespierre'nin eserlerini okuma imkânı buldu. Tevfik Fikret'in eserleri de okunanlardan biriydi. Bu eserlerin kendi dünyalarında bıraktıkları izlenimlerle; sürgün, baskı ve hürriyet üzerine arkadaşları ile bir araya geldikleri zaman tartışmalara girildiğinde dahil oldu. 

Harbiye'de ilk sınıftan itibaren öğrenciler iki bölüğe ayrılıyordu. Bölüm birincileri bölük sorumlusu oluyordu ve bölüm sorumluları başçavuş olduklarından, ikinci sınıfta hastalanması dışında bölüm birinciliğini ve başçavuşluğunu devam ettirdi. 

1900'de "Piyade Teğmen" rütbesiyle Harbiye'den mezun olmasıyla Harp Akademisi'ne başladı. Burada Harbiye'de arkadaşlarıyla yürüttükleri çalışmaları devam ettirdi. Düşünce dünyası ile ders hayatını birbirine karıştırmamaya dikkat ederken, okul ve sınıf birinciliklerini korumasını bildi. 

1903'te Harp Akademisi'ni "Kurmay Yüzbaşı" rütbesini alarak LVI. dönem birincisi olarak tamamladı.

Askerlik

1904'te Selânik'te bulunan Üçüncü Ordu'nun kadrosunda kurmay yüzbaşı olarak göreve başladı. Üçüncü Ordu'nun 13. Süvari Alayı'nda ilk olarak göreve başladı. 13. Süvari Alayı'nda sekizer ay olmak üzere süvari, piyade, topçu kıtalarında staj eğitiminde bulundu. Yaklaşık iki yıl süren staj eğitimi sırasında Bulgar, Sırp ve Yunan çeteci ve komitacı birlikleri ile dağlarda karşı karşıya geldi. Kolağası rütbesine 1906'da terfi ettirildi. 

30 Nisan 1906'da Edirne Mekteb-i Hayriyesi'ne kendisinin gitmek istemediğine dair yoğun ısrarlarına rağmen ders nazır muavini olarak atandı. Ağustos 1906'da Mahçova Mıntıka Kumandanlığı'na atansa da Kestiriye'ye gönderildi. Kestiriye'de komitacılık ve çetecilik faaliyetleri ile uğraşmak zorunda kalırken, dokuz ay burada görev yaptı. Kestiriye'de bulunduğu sıralarda İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üyeliğine Erkan-ı Harp mensuplarından Binbaşı İsmail Hakkı aracılık etti. 

Binbaşı İsmail Hakkı, kendisine Manastır'a gitmesini öğütleyerek Enver ile tanışmasını istedi. Birkaç gün sonra Manastır'a gittikten sonra Enver'in rehberliği ile üyesi oldu. Kesriye'ye döndü ve burada bir merkezinin açılmasına yardımcı oldu. 

Selanik Riboğça Şark Şimendifer Hattı Müfettişliği'ne 1 Mart 1907'de getirildi. Bu dönemde 3. Ordu Müşiri İbrahim Paşa'nın kurmay heyetinde yer aldığında Reval görüşmeleri sonrasında daha etkin hale gelen özellikle Yunan subayların komutasındaki 3000 kişilik çetelerle, Strebne'de kendisi de çatışmalarda önemli rol oynadı. 

Rumeli Müfettişi Hüseyin Hilmi Paşa'nın teklifiyle Selanik Jandarma Zabıtan Mektebi'nin kumandanı olarak 21 Mart 1908'de atandı ve "Binbaşı" rütbesine terfi ettirildi.

12 Ocak 1909'da Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından Paris Ataşemiliterliği'ne atanmasından sonra 6 Mart 1909'da İstanbul'a geldi ve buradan Paris'e geçti. Diplomasi becerisi bakımından bu dönemde kazanımlar elde ederken, asker kimliğinin gelişimine katkıda bulunacak tecrübe de edindi. Kendisinin gelişimini sağladığı gibi gerekli makamlara ilettiği bilgiler ile de askeri teknolojiler bakımından ülkesinin de tecrübe kazanmasına gayret etti.

Burada Büyükelçi Rıfat Paşa ile iyi anlaştı ve 1911 yılına kadar görevini sürdürdü. O yıllarda pek çok silâh arkadaşının aksine siyaseti tercih etmedi. Bu arada Fransız demokrasisini ve parlamenter yapısını araştırdı. 

Böylece daha sonraki yıllarda siyasi hayatında yolunu çizecek olan liberal anlayışın temellerini atmış oldu. 22 Haziran'da Fransa tarafından tarafsız devletleri kendi ittifak cephesine çekmek için yaptığı Nancy bölgesindeki manevralara davet edien Osmanlı heyetinde yer aldı. 

Almanya'nın Ren bölgesinde Fransa'ya gözdağı vermek için yaptığı manevralara karşı 12-18 Eylül 1910 arasında 13. ve 14. Kolorduları ile Fransa'nın yapacağı, yanıt niteliğindeki Picardie manevralarını izlemek için 29 Haziran 1910'da görevlendirildi. Heyet eşliğinde Paris'e yollanan Kolağası rütbesindeki Mustafa Kemal ve Selahattin Bey ile Picardie manevralarını beraber takip etti. 

1910-1911 arasında zamanının büyük çoğunluğunu manevralar hakkında raporlar yazarak, payitaht ve Erkan-ı Harbiye'yi bilgilendirmek ile geçti.

Trablusgarp Harbi

Kendi talebiyle İşkodra Kuva-i Mürettebesi Erkânı Harbiyesi'ne 25 Haziran 1911'de görevlendirildi ve İşkodra'ya Trieste üzerinden gitti. 3 Temmuz 1911'de görevine başlamasıyla iki buçuk aylık görevine devam etti. 

29 Eylül 1911'de İtalya, Osmanlı'ya Trablusgarp için savaş ilan etti. Osmanlı hükûmetinin diplomatik yollarla olayın çözüleceğine dair inancı nedeniyle İttihat ve Terakki ileri gelenleri toplanma kararı aldı. 

Ali Fethi, Mustafa Kemal'i Enver'in yanına götürdü. Enver, "gönüllü insanlarla oraya gidilmesi gerektiğini" söyledi. Ali Fethi, Mustafa Kemal, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Eşref, Süleyman Askerî gibi isimlerin bulunduğu on kişi ile Enver'in evinde toplanıldı. Toplantı sonrasında yerli halkın silahlandırılarak savaşılması kararı alındı. 

Ali Fethi önce Paris'e geçti ve Trablusgarp'a geçilmesi konusunda Paris Sefiri Rıfat'tan yardım istedi. Fransız Sosyalist Paritsi liderlerinden Jean Jaures ve yazar Pierre Loti'den de yardım istedi ve ikisi İtalya'nın işgalini eleştiren makaleler yazdı. 

Yanına aldığı Paris'te eğitim gören beş askerî tıp doktoru ile Marsilyalı kayıkçı kayığıyla önce Tunus'un Sfax limanına vardı ve buradaki müslümanların yardımı ile 12 Ekim 1911'de Trablusgarp'a geldi. Karargahı Aziziye'da bulunan Neşet Paşa tarafından kurmay başkanlığı teklif edildi. Harbiye Nezâreti tarafından Albay Neşet'in komuta ettiği 42. Tümen'in kurmay başkanı yapıldı.

Yerli halkı teşkilatlandırmaya ve birlik haline getirmeye çabaladı; İtalyan birliklerine karşı saldırıya geçecek duruma getirilmesinde başarılı oldu. 2 Kasım 1911'de birlikleri Trablus yolu üzerinde İtalyan birliklerine saldırdı; geri çekilmelerini sağlayarak fazla zayiat vermelerine neden oldu. Kasım ayı içerisinde saldırıları devam etti ve Hani yolunun kuzeyinde İtalyan birliklerinin top ateşi sonucunda mevkilerini terk etmesini sağladı. 

Saldırıların başarılı olmasından sonra İtalyanların sivil halka karşı eylemlerinin olduğu gerekçesiyle 3 Kasım'da Fırka Kumandanlığına yolladığı iletide bu durumun Avrupa devletleri nezdinde protesto edilmesini istedi. Karargahta durarak asker ve halkın moralinin bozulabileceğini, kurulan düzen ve disiplinin çözülebileceğini düşünerek tümen kurmay başkanlığı görevinden bağışlanması istedi. 

İtalyanların boşaltılan evleri keşfi sırasında hücüm sanılarak harekete geçildiği ama mitralyöz ateşi sonrasında zor bir durum içinde kaldıklarını ama başarılı müdafa ile geri çekilmelerinin sağlandığını iletti. Ayn Zara'yı direniş birlikleri 27 Kasım'da geri aldı. 

1 Aralık'ta İtalyanların yeniden saldırısı üzerine Ali Fethi ve Neşet Paşa, askerleri ve gönüllüleri saldırmaları için 2 Aralık'ta yolladı. Fakat karadan ve denizden yoğun ateş sonucunda direniş birlikleri ilk yenilgilerini aldı ve Ayn Zara kaybedildi. 

19 Aralık'ta İtalyan birlikleri yeniden saldırıya geçti ama Sedra yakınında yapılan muharebeyi kaybetti ve Ayn Zara'ya geri çekildi. İtalyanlar, Homs kazasına düzenlediği saldırılarda başarı sağlayamadı.

İtalyan birliklerinin önemli şehir kıyı merkezlerinde düzenlediği Ocak 1912'deki saldırılar yoğun bir çatışma altında gerçekleşti. Gerilla mücadelesi ile direnişçiler, İtalyanları zor durumda bıraktı. Bu durum karşısında 23 Nisan ve 17 Mayıs arasında on iki ada İtalyanlar tarafından işgal edildi. Fakat savaş sırasında, Balkan Harbi'nin başlamasıyla Ali Fethi ve diğer subaylar payitahta geri dönmek zorunda kaldı.

Balkan Harbi

Savaş başladığında Erkan-ı Harbiye-i Umumiye'de yetkilendirilmişti. Harbiye Nazırı Nazım Paşa'dan görev talep etti ve Bahr-i Sefid Boğazı Kuvay-ı Mirettebe Erkan-ı Harbiye Riyaseti'ne 25 Kasım 1912'de komutan olarak atandı. 

29 Ocak 1913'te Londra Konferansı başarısız bir şekilde dağılınca Bulgar orduları taarruza yeniden başladı ve Çatalca hattını geçemeyince Edirne'yi kuşattı ve Gelibolu'ya doğru hareket etmişti; Bolayır Kolordusunu dar bir hatta sıkıştırdı. Savaş planları dahilinde Bolayır hattında ve Şarköy'de çıkarma öngörüldü. 

Hedefte Bulgarları iki hat arasında bırakarak yenilmelerini sağlamak ve Edirne'yi geri almak vardı. Bolayır Kolordusu Komutanı Fahri Paşa olmak üzere Kurmay Ali Fethi ve Hareket Şube Müdürü ise Mustafa Kemal idi. Aynı zamanda Şarköy'den çıkarma yapacak Onuncu Kolordu Komutanı Hurşit Paşa ve Kurmayı Enver Paşa idi. 

Bolayır Kolordusu ve Onuncu Kolordu subayları 7 Şubat 1913'te Kuvay-ı Müretteba Komutanlık Karargahı'nda durum değerlendirmesi yaptı. Fakat 10. Kolordu'yu çatışma alanına taşıyacak vapurların geliş saati sıkıntı oldu ama Fahri Paşa ve Ali Fethi'nin bundan haberi yoktu. Bu yüzden dolayı Balayır Kolordusu 8 Şubat'ta taarruza başladı. 

Şarköy'deki çıkarma gelmeyince büyük zayiat verildi. Onuncu Kolordu çıkarması beklenirken, Bulgar birliklerinin Şarköy üzerinden çıkarma yapmasıyla beraber Bolayır Kolordusu çok sayıda kayıp verdi.

Enver Paşa tüm kayıplara rağmen Şarköy'den taarruz yapmak için yeniden ısrar etti. Fakat yaşanan durum sonrasında Fahri Paşa, Ali Fethi ve Mustafa Kemal buna karşı çıktı. Enver Paşa, Bolayır'a gelerek durumun aslında o kadar kötü olmadığını söyledi. Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarması, Osmanlı ordusunun yenilmesi ile sonuçlandı. 

İki kolordudaki komutanlar, yaşanan yenilgiyi birbirlerinin üzerine atmaya çalıştı. Yaşanan süreç, İttihatçı komutanlar arasında anlaşmazlıklar yaşandığını gün yüzüne çıkardı. Yenilgi sonucunda Ali Fethi ve Mustafa Kemal istifa etmek istedi ama istifaları kabul edilmedi. 26 Mart'ta Edirne'ye Bulgarlar girdi ve 30 Mayıs'ta Londra Antlaşması ile resmen elden çıktı.

Temmuz 1913'te Sırbistan ve Bulgaristan kazandıkları topraklar üzerinde anlaşmazlık yaşayınca II. Balkan Harbi çıktı. Bulgarlar bu durum karşısında ön saflarda savunmak maksadıyla Trakya'da az birlik bırakarak geri çekildi. 

İttihat ve Terakki hükûmeti bunu fırsat bildi. Hurşit Paşa'nın idare ettiği ve Mustafa Kemal ile Ali Fethi'nin olduğu Bolayır Kolordusu ve Fahri Paşa'nın komuta ettiği Enver'in kurmay olduğu kolordu, Edirne'ye girmeye çalıştı. 

21 Temmuz'da ilk şehre süvari kolunun başında olan Enver girdi ve Edirne geri alındı.[35] Balkan Harbi sonrasında büyük mağlubiyetin nedenleri ve sonuçları, subaylar arasında da büyük bir tartışma oldu. 

1913'te elif harfini rumuz olarak kullanan yazarı belli olmayan "Balkan Harbinde Neden Münhezim Olduk" adlı bir kitap ve onun ikinci kısmı olan "Balkan Harbinde Askerî Mağlubiyetlerimizin Esbâbı" adlı yayınlar neşredildi. 

Kitapta "yenilginin Bolayır'da kolordunun yalnız başına muzaffer olma isteğinden olduğunun" yazılması üzerine yanıt olarak Ali Fethi, muharebenin neden başarısız olduğundan bahsettiği yirmi altı sayfadan oluşan "Bolayır Muharebesinde Adem-i Muvaffakiyetin Esbâbı" adlı kitapçık yazdı. Kitapta yenilginin sebebini Onuncu Kolordu'nun zamanında çıkarmayı gerçekleştiremediğinden olduğunu belirtti. 14 Eylül 1913'te savaştan döndükten hemen sonra askerlikten istifa etti.

Siyaset

Kesriye'de İsmail Hakkı'nın aracılığı ve Enver'in onayı ile İttihat ve Terakki'nin üyesi olan Ali Fethi, kısa bir süre sonra Selanik merkezinde görevlendirildi. İsmail Canbulat, Mithat Şükrü, Topçu Rasim ve Hamdi'den oluşan Selanik merkez heyetinin üyesi oldu. 

Mustafa Kemal'in Ekim 1907'de Selanik'te III. Ordu'ya tayin olmasıyla onun cemiyete üye olmasını sağladı ve aynı zamanda ileriki yıllarda Mustafa İsmet'in de cemiyete üye olmasında aracılık etti. Bu dönemde III. Ordu ile alakalı işlerle uğraşırken bir taraftan da cemiyete yeni üyeler kazandırmaya çalıştı. Cemiyetin üye sayısının artmaya başlamasıyla bölükler oluşturuldu ve bu bölüklerin idaresi kendisine bırakıldı. 

Paris ve Selanik, cemiyetin iki merkezi olduktan sonra Selanik ile diğer cemiyetlerin irtibatı Ali Fethi aracılığıyla gerçekleştirilmeye başlandı. Bu konumuyla beraber, cemiyetin ileri gelen ve nüfuzlu kişilerinden biri oldu.

Balkanlardaki durumu netleştirmek için İngiliz Kralı VII. Edward ve Rus Çarı II. Nikola'nın Rus üssü Reval'de görüşmelere başlaması ve aynı şekilde II. Abdülhamit'in bu görüşmelerden sonra İttihat ve Terakki'yi daha sıkı bir şekilde gözlemlemeye çalışması, cemiyet üyelerini rahatsız etti. 

25 Haziran 1908'de Ali Fethi ve cemiyetin ileri gelenleri durumu ele almak için Selanik merkezinin reisi olan Manyasizade Refik'in evinde toplandı. 

II. Abdülhamit'in cemiyete girenlerin tasviyesi ve tespiti için Priştine 18. Fırka Kumandanı Birinci Ferik Şemsi Paşa'yı görevlendirdiği, faaliyete geçmeden isyan edilmesi gerektiği ve gerekirse öldrülmesi lazım olduğu kararı alındı. 

3 Temmuz 1908'de Resneli Niyazı olmak üzere üç subay ve 150 kişilik grup isyanı başlattı. Daha sonra diğer ileri gelenlerde isyana çeşitli yerlerde katıldı. Rumeli'de Selanik, Serez, İstip, Priştine gibi yerlerde meydana gelen gösteriler ve payitahtta gönderilen telgraflar sonrasında payitaht büyük bir halk hareketi olduğunu düşündü. 

Şemsi Paşa tehlikesini atlatmak için yine Manyasizade Refik'in evinde Ali Fethi ve diğer ileri gelenler toplandı. Mülazım Atıf, Şemsi Paşa'nın öldürülmesi fikrini ortaya attı ve bizzat kendisi üstlendi. 7 Temmuz'da Manastır Postanesi çıkışında Mülazım Atıf tarafından öldürüldü.

22 Temmuz'u 23 Temmuz'a bağlayan gece Manyasizade Refik'in evinde Ali Fethi, diğer isimler, Manastır ve Üsküp sorumlularının da katılması ile yeniden toplantı yapıldı. Artık meşrutiyet ilanının yapılması kararı alındı. 

Mehmet Talat, bir beyannamenin hazırlanması önerisini sundu ve genel görüş sonrasında Ali Fethi'ye bizzat kendisinin beyannameyi yazmasını söyledi. Son oylama sonucunda bu öneri de kabul edildi. Toplantı devam ederken Ali Fethi kendi kelimeleri ile diğer bir odada beyannameyi kaleme aldı.

Osmanlı Meclis-i Mebûsanı'nın II. Dönemi için 13 Nisan 1912'de yapılan seçimde Manastır Milletvekili oldu. Meclisin kapatılmasından sonra orduya dönerek 17 Kasım 1912'de Çanakkale Boğazı Müretteb Kuvvetler Kurmay Başkanlığına atandı. 

13 Ekim 1913'te Sofya Elçisi oldu. Aynı dönemde askerî ataşe olarak Sofya'da bulunan Mustafa Kemal'le dostluğu burada pekişti. Meclis-i Mebusan'ın III. Döneminin son yılında 8 Aralık 1917'de İstanbul Milletvekili seçilerek elçilik görevinden ayrıldı.

İttahat ve Terakki'nin düşmesinden sonra 14 Ekim 1918'de kurulan Ahmet İzzet Paşa hükûmetinde Dâhiliye Nazırı oldu. 8 Kasım'da eski rejim ileri gelenlerinden Talat, Enver, Cemal ve Sait Halim Paşaların yurt dışına kaçışına İçişleri Bakanı olarak engel olamamakla suçlanması, Ahmet İzzet Paşa kabinesinin istifasına neden oldu. 

1 Kasım - 21 Aralık 1918 tarihleri arasında Mustafa Kemal ile birlikte Minber gazetesini çıkardı. İttihatçı gizli örgüte mensup olduğu iddiasıyla 10 Mart 1919'da tutuklandı, 2 Haziran 1919'da Malta'ya sürgüne gönderildi. Malta sürgünlüğü 30 Mayıs 1921'de serbest bırakılmasıyla sona erdi.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Dönemi

15 Ağustos 1921'de İstanbul Milletvekili olarak TBMM 1. Dönem'e katıldı. 

10 Ekim 1921 - 4 Ekim 1922 arasında Dâhiliye Vekilliği yaptı. TBMM 2. Dönemde yeniden İstanbul Milletvekili seçildi. 

14 Ağustos 1923'ten cumhuriyetin ilanına kadar İcra Vekilleri Heyeti Reisliği ve Dâhiliye Vekilliği yaptı. 

Fethi Bey kabinesinin istifasına yol açan siyasi olaylar, 29 Ekim 1923'te bir anayasa değişikliği ile Cumhuriyet'in ilanına neden oldu.

Cumhuriyetin ilanından hemen sonra, 1 Kasım 1923'te TBMM Başkanı seçildi. 1 Kasım 1924'te yine Başkan seçildi. Ancak aynı ay içinde Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşaların liderliğinde bir grup milletvekilinin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla muhalif bir parti kurmaları üzerine 22 Kasım 1924'te İsmet Paşa yerine Başbakanlığa getirildi. 

Bu atamada, sertlik yanlısı olarak tanınan İsmet Paşa'ya karşılık Fethi Bey'in ılımlı ve uzlaşmacı kimliği rol oynadı. Ancak üç ay sonra Doğu'da Şeyh Sait İsyanının patlak vermesi üzerine uzlaşma politikası iflas etti. 

2 Mart 1925'te hükûmet istifa etti, İsmet Paşa yeniden başbakan oldu. Aynı gün ilan edilen Takrir-i Sükûn Kanunu ile ülke çapında muhalefet susturuldu. Terakkiperver Fırka kapatıldı. Fethi Bey Paris Büyükelçiliğine atanmayı isteyerek Türkiye'den uzaklaştı.

9 Ağustos 1930'da Atatürk'ün talimatıyla büyükelçilikten istifa ederek Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu ve partinin genel başkanı oldu. Gümüşhane Milletvekili olarak tekrar Meclise girmesi sağlandı. 

Muvazaa amacıyla kurulan partinin, İzmir Mitinginden sonra irtica yanlısı bir harekete dönüşmeye başladığı suçlaması üzerine, kendi isteği ve Atatürk'ün talimatıyla 17 Kasım 1930'da partisini feshetti. Tekrar yurt dışına gitti.

1933 yılında kalp yetmezliği hastalığına yakalandı. Arkadaşının hastalığını öğrenen Gazi Mustafa Kemal, yaveri Salih Bozok'u refakatçi görevlendirerek Fethi Bey'i tedavi maksadıyla Viyana'ya gönderdi.

31 Mart 1934'te Londra Büyükelçiliğine atandı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye ile Birleşik Krallık arasında gerçekleşen diplomatik ve askeri yakınlaşmada önemli bir rol oynadı; Montreux Antlaşması'nın mimarları arasında bulundu. 

1937 yılında Manevralarına katılarak yabancı heyetlere eşlik etti. Atatürk'ün ölümünden kısa bir süre sonra, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün eski hasımlarıyla barışma politikası uyarınca 4 Ocak 1939'da Bolu Milletvekilliğine atandı; büyükelçilik görevinden ayrılarak yurda döndü. 

Aynı yıl seçilen 8. Meclis'e de Bolu Milletvekili olarak girdi. 2. Refik Saydam Kabinesinde Adalet Bakanı oldu ve bu görevini 12 Mart 1941'e kadar sürdürdü.

7 Mayıs 1943'te İstanbul'da öldü. Mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı'ndadır.

Kişiliği

Fethi Okyar diplomatik yetenekleri ve ılımlı, akılcı kişiliğiyle her dönemde saygı topladı. Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde uygulandığı şekliyle, millet iradesine dayanan demokratik, liberal ve pragmatik bir siyasi görüşü savundu. 

İttihat ve Terakki içinde önemli görevler üstlendiği halde parti üst yönetiminin yolsuzluk ve icraatından uzak durdu; bu sayede İttihat ve Terakki'nin çöküşünden sonra da saygınlığını koruyabildi. Yakın arkadaşı Rauf Bey'in aksine, siyasi kariyeri boyunca Mustafa Kemal'e ters düşmemeyi başardı. 

Uzun süre İsmet İnönü'nün başlıca rakibi olarak görüldüğü halde 1938'den sonra onunla barıştı ve yeniden üst düzey siyasi mevkilere getirildi.

30 Ağustos 2025 Cumartesi

I. Dünya Savaşı

Genel Nedenler 

1. Fransız İhtilali 

Fransız İhtilali'nin getirdiği "ulsçuluk" ilkesi, Batı Avrupa'da ve Balkanlar'da birçok siyasi birliğin oluşmasına, yeni yeni devletlerin kurulmasına yol açtı. Bunlardan İtalya ve Almanya'nın siyasi birliğini sağlaması ve bir güç olarak ortaya çıkması, özellikler İngiltere'nin sömürgelerinin tehdit edilmesine neden oldu. Bu gerilim içinde Orta Avrupa, Balkanlar ve Orta Doğu'da yer alınca, genel bir savaşın belirtileri ve şartları ortaya çıktı. 

2. Sanayi Devrimi 

Dünyada üretim artışına yol açan bu ekonomik gelişme hammadde ve pazar kaynaklarının değerini de arttırdı. Dünya'nın ekonomik dengesini bozdu, ekonomik bakımdan gelişmiş devletler arasında siyasi gerilimler arttı. 

3. Doğu Sorunu (Hasta Adam Sorunu) 

Avrupalı devletler, her geçen gün zayıflayan ve kendi ayakları üzerinde duramayacak duruma gelen Osmanlı Devleti'nin hiç beklenmedik bir anda yıkılması halinde, bu devletin topraklarının ması konusunda, düna devletlerinin anlaşmazlığa düşeceğini ve bri savaşın çıkacağını düşünüyorlardı. Bunu engellemek için de, Osmanlı Devleti yıkılmadan onun topraklarının hangi parçasının, hangi devletin olacağının belirlenmesi gerekiyordu. 

Özellikle Almanya'nın 1870'de siyasi birliğini sağlayıp Osmanlı topraklarını ele geçirmek istemesi, Doğu sorununu tamamen açığa çıkarttı. Bu durum Almanya'ya karşı bir ittifakın kurulmasında başlıca etkenlerden biri oldu. İngiltere kendi sömürgesi olarak gördüğü Osmanlı topraklarının Almanlar'ın eline geçmesini engellemek için Fransa ve Rusya'yı da yanına çekmeyi başardı. 

I. Dünya Savaşı'nın Nedenleri 

Sanayi devletlerinin hammadde ve pazar ihtiyacının artması, Alman-İngiliz sömürgecilik yarışı, Rusların Pan-İslavizm politikasının Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti'ni tehdit etmesi, Fransa'nın, Almanya'dan Alsace-Loraine (Alsas-Loren)'i geri almak istemesi Osmanlı Devleti'nin dağılma yolunda olması, İngilizlerin, Rusları Balkanlar'da serbest bırakması, Balkanlar'da yeni kurulan devletlerin sınırlarını genişletmek istemesi.

Almanya ile İttifak 

Almanya'nın savaşı kesin kazanacağı inancı İttihat ve Terakki Partisi yöneticilerinin Alman hayranlığı, Osmanlı Devleti'nin üzerindeki emelleri açık olan Rusya'ya karşı onun düşmanı olan Almanya'nın yanında yer almanın gerekliliğine inanılması, Osmanlı ordusundaki Alman askeri uzmanların devlet adamlarını etkilemesi.

Savaşın Başlaması 


Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand, Haziran 1914'te, Saray-Bosna'da, bir Sırp fanatik tarafından öldürüldü. 

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 28 Temmuz 1914'te Sırbistan'a savaş açtı. 

Rusya'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na savaş açtı. 

Almanya 1 Ağustos 1914'te Rusya'ya, 3 Ağustos'ta Fransa'ya, 4 Ağustos'ta da Belçika'ya savaş açtı. 

İngiltere'de Almanya'ya savaş açtı. 

Osmanlı Devleti'nin Savaşa Girmesi 


Almanya ile gizli bir ittifak anlaşması yapıldı. 

Genel seferberlik ilan edildi. 

Mebuslar Meclisi kapatıldı. 

Kapitülasyonlar kaldırıldı. 

İngiliz donanmasından kaçan Goben ve Breslav adında iki Alman savaş gemisi İstanbul'a sığındı. 

Osmanlı Devleti gemileri satın aldı. Bu gemilere Yavuz ve Midilli isimleri verildi. Gemiler Karadeniz'e açılıp, Rusya'nın Odessa ve Sivastapol limanlarını bombaladı. Bunun üzerine, Rusya, 1 Kasım 1914'te Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. 

İngiltere, Mısır ve Kıbrıs adasının İngiliz toprakları olduğunu ilan etti. İngiltere; Süveyş Kanalı'nı, Mısır'ı, Doğu Akdeniz'i ve İran Körfezi'ni savunmak için bu bölgelere asker sevk etti ve Birinci Dünya Savaşı çok geniş bir alana yayıldı. 

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Cepheleri 

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı'nda bir çok cephede savaşmıştı. Bunlar daha çok, ya Almanlar'ın isteği sonucu veya Osmanlı savaş taraftarlarının geçmişte kaybedilen toprakların geri alınabilmesi amacıyla açılmıştı.

Taarruz Cepheleri 

Kafkas Cephesi 

Kafkas Cephesi Ruslara karşı Aralık 1914'de açıldı. Cephe komutanı Enver Paşa'nın komuta ettiği 150.000 kişilik ordudan 100.000'i soğuktan donarak öldü. Bunun üzerine Ruslar, Erzurum, Muş, Bitlis, Trabzon ve Erzincan'ı ele geçirdiler. Çanakkale zaferinden sonra bu cepheye atanan Mustafa Kemal, 1916 yılında Muş ve Bitlis'i kurtardı.

Kanal Cephesi 

Süveyş Kanalı'nı ele geçirip, İngilizlerin sömürgeleri ile olan bağlantısını kesmek için açılan bu cephe, Almanlar tarafından planlandı. Sonuçta 1916 yılında Osmanlı ordusu yenildi ve İngilizler Sina Yarımadası'nı ele geçirip Suriye'ye kadar ilerledi.

Savunma Cepheleri 

Hicaz Yemen Bu cephede İngilizler'in kışkırtması ile Araplar isyan etti. Mekke Emiri Hüseyin isyanın başına geçti. Sonuçta, 1916 yılında Hicaz elimizden çıktı ve Yemen bağımsızlığını ilan etti.

Irak 

İngilizler savaşın başında Basra'ya asker çıkardılar. Çünkü; bu bölgenin petrolüne sahip olmak istiyorlardı. Ayrıca Türklerin İran'a girmesini ve Hindistan'ı tehdit etmesini engellemeye çalışıyorlardı. Diğer yandan karayolu ile Rusya'ya ulaşmayı da amaçlıyorlardı. Osmanlı ordusu 1915'de Kutülamare'de İngilizleri yendi. Ancak İngilizler daha sonraki yıllarda bu cephede başarılar elde etti.

Suriye ve Filistin 

Bu cephede Mustafa Kemal'in komuta ettiği 7. ordu, Yıldırım Orduları Grubu ile birlikte Halep'in kuzeyinde düşmanı durdurmayı başardı. Daha sonra buradaki Yıldırım Orduları'nın başına Mustafa Kemal Paşa atandı.

Çanakkale 

Çanakkale Cephesi, 


İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesi üzerine Boğazları ele geçirebilmek amacıyla açıldı. 19 Şubat 1915'de Kumkale ve Seddülbahir'e İngiliz ve Fransız gemilerinin saldırısı ile açılan Çanakkale Cephesi, kara ve deniz savaşları olmak üzere iki safhada gerçekleşmişti.

Çanakkale Savaşı 

İngiltere ve Fransa 19 Şubat 1915'te Çanakkale'ye saldırdılar. 18 Mart'ta büyük bir saldırıya geçen İngiliz ve Fransız donanması, büyük kayıp verip geri çekildi. İngilizler, sömürge ülkelerden topladıkları kuvvetlerini Arıburnu'ndan karaya çıkardılar. Bu arada Yarbay Mustafa Kemal Çanakkale cephesine atandı. 9 Ocak 1916'da Çanakkale düşmandan tamamen temizlendi. 

Çanakkale Savaşı'nın Sonuçları 

250 bin Türk asker ve subayı şehit düştü ve yaralandı. Rusya'ya gerekli olan silah ve cephane ulaştırılamadı. Bu durum Rusya'nın çökmesi ve savaştan çekilmesine neden oldu. Birinci Dünya Savaşı uzadı. Rusya'da ihtilal oldu ve Çarlık Rusya yıkılıp yerine Sovyet Rusya kuruldu.

Savaşın uzaması ve İngilizler'in Çanakkale'de yenilmesi sömürge yönetimlerini zorlaştırdı. Savaşın uzaması, savaşla ilgili olmayan sanayi dallarının gerilemesine neden oldu, bundan da Japonya ve A.B.D. kazançlı çıktı. 

Mustafa Kemal'in Çanakkale'de kazandığı başarı, O'nun daha sonra milli mücadelenin lideri olmasında etkili oldu. 

Rusya'nın Savaştan Çekilmesi 

Savaş, Rusya'da ekonomik sıkıntı doğurdu. Halk, Lenin liderliğinde ayaklandı. Ekim 1917'deki ihtilalle Çarlık Rusyası yıkıldı. Komunist iktidar başa geçti. Komunist iktidar savaşa son vermek istediğini ilan etti. Brest Litowsk Antlaşması (3 Mart 1918) imzalandı. 

Amerika'nın Savaşa Girmesi 

Amerika Birleşik Devletleri (A.B.D.) savaşın başlarında tarafsızlığını ilan etmişti. Ancak Alman denizaltıları, A.B.D.'nin İtilaf Devletleri'ne silah sattığı gerekçesiyle, A.B.D.'ye ait ticaret gemilerini batırmaya başladı. 2 Nisan 1917'de A.B.D. Almanya'ya savaş ilan etti. A.B.D. Nisan 1918'de Avrupa'ya asker çıkartarak savaşa girdi. 

Osmanlı Devleti'nin Savaştan Çekilmesi 

Bulgaristan'ın işgal edilmesi üzerine Bulgar hükümeti 29 Eylül 1918'de Neuilly Antlaşması'nı imzalayarak savaştan çekildi. Böylece Osmanlı Devleti'nin İttifak Devletleriyle bağlantısı kesildi. 

İttihat ve Terakki Partisi Hükümetten çekildi. 

Yeni kurulan Ahmet Paşa Hükümeti ateşkes istedi. 

30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı. 

Almanya Versay Antlaşması'nı, 

Avusturya St. Jermen Antlaşması'nı, 

Macaristan Trianon Antlaşması'nı imzalayarak savaştan çekildi.

Neuilly (Nöyyi) Antlaşması 

Bulgaristan ile İtilaf Devletleri arasında imzalandı. 

Buna göre, 

1. Batı Trakya, Yunanistan'a verildi. 

2. Bulgaristan'ın Ege Denizi ile olan bağlantısı kesildi. 

3. Makedonya, Yuanistan ve Yugoslavya arasında paylaşıldı. 

4. Bir kısım toprakları Romanya'ya verildi.

Versay Antlaşması 

Almanya ile İtilaf Devletleri arasında imzalandı. 

Bu antlaşmaya göre, 

1. Almanya 1871'de aldığı Alsas-Loren'i tekrar Fransa'ya verdi. 

2. Almanya'nın bir kısım toprakları yeni kurulan Çekoslavakya ve Polonya'ya verildi. 

3. Sar Havzası kömür madenleri, Fransızların oldu. 

4. Bütün sömürgelerinden vazgeçti. 

5. Ordu ve donanmasını azaltmak zorunda kaldı. 

Saint Germain (Sen Jermen) Antlaşması 

Avusturya ile İtilaf Devletleri arasında imzalandı. 

Buna göre, 

1. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yıkıldı. Yerine Avusturya Cumhuriyeti, Macaristan Krallığı ve Çekoslavakya Cumhuriyeti kuruldu. 

2. Avusturya-Macaristan'ın topraklarının bir kısmı, yeni kurulan Polonya ve Yugoslavya'ya bir kısmı Romanya ve İtalya'ya verildi.

Trianon (Triyanon) Antlaşması 

İtilaf Devletleri ile Macarstan arasında imzalandı. 

Buna göre, 

1. Macaristan'ın topraklarının bir kısmını Romanya, Yunanistan ve Yugoslavya'ya verildi. 

2. Bosna-Hersek, Yugoslavya'nın oldu. 

I. Dünya Savaşı'nın Sonuçları 

1. Savaşta yenilen devletlerin rejimleri değişti. Merkezi imparatorluklar yıkıldı. 

2. Çarlık Rusya yıkıldı, yerine Sovyet Rusya kuruldu. 

3. Yıkılan imparatorlukların yerine yeni devletler kuruldu. 

4. Arap topraklarında İngiliz ve Fransızların manda ve himayesi altında çeşitli devletler kuruldu. 

5. İsrail Devleti'nin temelleri atıldı. 

6. Dünya barışını korumak için Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) kuruldu. 

7. Mondros'tan sonra Anadolu'da görülen işgallere karşı bağımsızlık mücadelesi başladı. Bu leyi İngilizlerin diğer sömürgeleri de kendilerine örnek aldı. 

8. Versay Antlaşması'nın getirdiği şartlar, Avrupa'nın siyasi dengesini bozdu ve bu durum İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasına neden oldu. 

9. İngiltere, Dominyon denilen, Kanada, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda sömürgelerine Arabistan, Filistin ve Irak'ı da ekledi. 

Mondros Mutarekesi Mütareke'nin İmzalanmasının Nedenleri 

1. Bulgaristan'ın yenilmesi üzerine; Alman yardımının kesilmesi 

2. Anadolu'da silah ve cephane sıkıntısı çekilmesi 

3. Askere alınacak insan kalmaması 

4. Wilson İlkeleri'ne umut bağlanması 

5. Halk ve ordunun savaştan bıkması 

Mütareke'nin Maddeleri

Egemenlik Haklarını Sınırlayan Maddeler 

1. Karadeniz'e geçiş için Çanakkale ve İstanbul Boğazları açılacak ve Karadeniz'e serbestçe geçiş sağlanacak, Çanakkale ve Karadeniz istihkamları İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecek. 

2. İtilaf Devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde, herhangi bir bölgeyi işgal edebilme hakkına sahip olacak. 

3. Altı Vilayet adı verilen Van, Bitlis, Erzurum, Diyarbakır, Elazığ, Sivas vilayetlerinde bir kargaşalık olursa, İtilaf Devletleri bu vilayetleri işgal edebilecek 

4. Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi İtilaf Devletleri'ne geçecek.

Askeri Sınırlamalar Getiren Maddeler 

1. Sınırların korunması ve iç güvenliğin sürdürülmesi için gerekli askeri kuvvetlerin dışındakiler terhis edilecek 

2. İtilaf Devletleri'nin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul'da teslim edilecek. Buna karşılık Türk esirleri İtilaf Devletlerinin elinde korunacak. 

3. İran içlerinde ve Kafkasya'da bulunan Osmanlı kuvvetleri işgal ettikleri yerlerden geri çekilecek.

Ekonomik Sınırlamalar Getiren Maddeler 

1. İtilaf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan yararlanabilecek 

2. Bütün demiryolları, İtilaf Devletleri tarafından kontrol edilecek 

3. İtilaf Devletleri, kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye'den sağlayacak. 

Mütareke'nin Sonuçları 

1. İtilaf Devletleri önceden imzaladıkları gizli antlaşmaları uygulamaya koydular. 

2. Osmanlı Devleti'nin Boğazlar üzerindeki egemenliği sona erdi. 

3. Yedinci madde uyarınca işgaller başladı. 

4. Osmanlı Devleti fiilen sona erdi. 

5. Osmanlı topraklarında Suriye, Lübnan ve Irak gibi devletlerin kurulmasına zemin hazırlandı. 

6. İşgallere karşı bölgesel direnme cemiyetleri kuruldu.

7. Padişah Mebuslar Meclisi'ni kapattı. 

İtilaf (Uzlaşma-Anlaşma) Devletleri 

İngiltere, Rusya, Fransa, Sırbistan, Belçika, Lüksenburg, Karadağ, Japonya, İtalya, Portekiz, Romanya, A.B.D., Yunanistan, Brezilya ve Çin gibi bir çok devletin katıldığı bir topluluktu. 

I. Dünya Savaşı Sırasında İmzalanan Gizli Antlaşmalar 

Bu antlaşmalar Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarını paylaşmak amacıyla yapılmıştır. 

Bu antlaşmaların başlıcaları şunlardır : 

Sykes-Picot Antlaşması (1916) : 

Bu antlaşma ile Osmanlı toprakları Rusya, Fransa ve İngiltere arasında paylaştırılmıştır. 

Mac-Mahon Antlaşması (1916) : 

Mısır'daki İngiliz valisi Mac-Mahon ile Hicaz Emiri Hüseyin arasında imzalandı. Arapların Türklere karşı ayaklanması halinde, Arap bağımsızlığının onaylanacağı kabul edildi. 

Londra Antlaşması (1915) : 

İtalya'nın İtilaf letleri'nin safına geçmesi nedeniyle imzalandı. On iki Ada İtalya'ya verildi. İtalya'nın Trablusgarp ve Bingazi üzerindeki hakları kabul edildi. 

Saint Jean de Maurienne (1917) : 

İtalya'ya Anadolu'nun Güneybatısı'nın büyük bir kısmı verilmişti. 

Paris Barış Konferansı ve İzmir'in İşgali

Konferansın Amacı 

1. I. Dünya Savaşı'ndan galip çıkan devletlerin, yenilen devletlerin durumunu belirlemek istemesi. 

2. (asıl amaç) İtilaf Devletleri'nin Osmanlı Devleti'nin topraklarının paylaşım esaslarını belirlemek istemesi. 

3. İtilaf Devletleri'nin aynı zamanda diğer devletlerle yapılacak olan antlaşmaların şartlarını belirlemek istemesi. 

Konferans'ta İngiltere'nin Tutumu 

İngiltere, Ege Bölgesi'nin İtalya'ya değil de Yunanistan'a verilmesini istedi. Nedeni, Akdeniz'de sömürgelerine giden yol üzerinde, güçlü bir İtalya yerine zayıf bir Yunanistan'ın bulunmasıni istemesiydi. Batı Anadoludaki çoğunluğun Yunan olduğu savunuldu. Ege bölgesinin Wilson ilkeleri'ne göre Yunanistan'a verilmesi kararlaştırıldı.

Wilson İlkeleri : 

1. Milletler arasındaki gizli antlaşmalara son verilecek, açık diplomasi usulü uygulanacak 

2. Kara suları dışındaki denizlerde gerek savaş halinde, gerek barış halinde deniz trafiğinin serbest olması sağlanacak 

3. Milletlerin üzerindeki ekonomik engeller kaldırılacak ve milletler eşit sayılacak 

4. Her millet silahlanmayı, iç güvenliğini sağlayacak seviyede tutacak 

5. Sömürgelere ait bütün istekler, egemenlik sorunlarının ilgili halkın çıkarları de dikkate alınarak bir karara bağlanacak 

6. Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk nüfusunun yoğunlukta olan kısımları tartışmasız bir şekilde Türk egemenliğinde kalacak, fakat Türklerin egemenliği altında bulunan diğer milletlerin güvenlikleri sağlanacak 

7. Çanakkale Boğazı uluslararası güvence altında bütün milletlerin ticaret gemilerine açık olacak 

8. Dünya barışını ve toprak bütünlüğünü korumak için bir uluslararası cemiyet kurulacak 

9. Galip devletler, mağlup devletlerden toprak ve savaş tazminatı alamayacak

Konferans'ın Sonuçları 

1. Anadolu'nun paylaşılmasına Yunanistan da katıldı. 

2. İngilizlerle İtalyanlar'ın arası açıldı. 

3. Yunanistan'a İzmir ve çevresi ile İstanbul önlerine kadar Doğu Trakya verildi. 

4. İtalyanlara ise Batı Akdeniz kıyıları bırakıldı. 

İzmir'in İşgali 

Paris Barış Konferansı gereği Yunanistan'a verilen İzmir, Yunanlılar tarafından Mondros Ateşkes Antlaşması'nın Yedinci maddesine dayanılarak işgal edildi. Bu işgale tepki olarak da, bu bölgede silahlı direnme güçleri kuruldu.

İşgalin Sonuçları 

1. Yurdumuz parçalanmaya başlandı. 

2. Ege Bölgesi'nde Kuva-yı Milliye güçleri kuruldu. 

3. Yunan ordusu büyük katliamlar yaptı. 

4. Mustafa Kemal Havza'dan genelge yayınladı. 

5. İşgale karşı Amiral Bristol Raporu hazırlandı 

6. İstanbul Hükümeti'nin yetersizliği ortaya çıktı. 

7. İşgal üzerine Rum ve Ermeniler ayrılıkçı faaliyetler başlattı. 

Amiral Bristol Raporu (11 Ekim 1919) : 

1. Katliamlardan Yunanistan sorumludur. 

2. Mondros'tan sonra İzmir ve dolaylarında Rum halkın hayatının tehlikede olduğuna ilişkin Paris Barış Konferansı'na yanlış bilgi verilmiştir. 

3. Yunan askerlerinin bu bölgeden derhal çekilmesi ve yerine İtilaf Devletleri'ne ait askerlerin gönderilmesi gerekir. 

4. İzmir ve dolaylarının Yunanistan'a verilmesi söz konusu olamaz, çünkü burada Türk çoğunluğu vardır. 

Zararlı Cemiyetler

Azınlıkların Kurduğu Zararlı Cemiyetler 

Özellikleri 

Mondros Mütarekesi'nden sonra, ordunun terhis edilmesi ve devlet otoritesinin kalmaması üzerine ortaya çıktı. 

Azınlıklar tarafından, işgalci emellerine hizmet eden kuruluşlardı. Anadolu hareketine ve Türklerin milli devletine karşıydılar. 

Bu cemiyetlerin hepsi Rum Patrikhanesi tarafından yönetiliyordu. İtilaf Devletlerince ekonomik ve siyasi açıdan destekleniyorlardı. 

Wilson İlkeleri'ne göre bulundukları yerlerin kendilerine verilmesini istiyorlardı. 

Mondros Mütarekesi'nin yedinci ve yirmidördüncü maddelerini uygulatmak istiyorlardı.

Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 7. maddesi şu şekildeydi : 

"İtilaf Devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde, herhangi bir bölgeyi işgal edebilecek." 

Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 24. maddesi şu şekildeydi : 

Altı Vilayet adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa , bu vilayetlerin herhangi bir kısmı işgal edilebilecek.

Cemiyetler 

Mondros Mütarekesi'nden sonra Türk ordusunun terhisinden cesaret alan bazı azınlıklar, Milli Mücadele'ye karşı bir takım cemiyetler kurmuşlardı.

Mavri Mira 

İstanbul'daki Rum Patrikhanesi tarafından kurulan bu cemiyet, Bizans İmparatorluğu'nu yeniden canlandırmak ve Ege Bölgesi'nde ilerleyen Yunan ordusuna yardımcı olmak amacını güdüyordu. 

Çalışma alanı; 

Bursa, Kırklareli, Tekirdağ, İstanbul ve Bandırma idi. Yunan Kızılhaç, Resmi Göçmenler Komisyonu, Rum okullarındaki izcilik kurumları, Mavri Mira'nın emrinde çalışıyordu.

Trakya ve Yunan Komitesi 

Trakya'nın işgalinden doğan sorunları Yunanistan açısından çözmeye çalışan bir örgüttür. Buradaki milli direnişi ortadan kaldırmak ve tüm Doğu Trakya'nın Yunanistan'a verilmesini sağlamak temel amaçlarıydı.

Pontus Rum Cemiyeti 

Yunanistan'ın milli örgütü olan ve Yunanistan'ın 1829'da bağımsız olmasını sağlayan Etnik-i Eterya Cemiyeti Tarbzon ve dolaylarında bir Rum Pontus Devleti kurmak amacıyla Pontus Rum Cemiyeti'ni meydana getirdi.

Kordos Cemiyeti 

Yunanistan tarafından İstanbul'da "Rum Göçmenleri Merkez Komisyonu" adıyla kurduruldu. Derneğe İstanbul, Trakya, Trabzon, Marmara kıyıları ve İzmir gibi yörelerde düzeni bozma, Yunanistan'dan gelen özel görevlileri Rum göçmeni göstererek Doğu Karadeniz dolaylarına yerleştirme, bu yörelerdeki Rum azınlığı sayıca çoğaltam görevi verilmiştir.

Ermenilerin Kurduğu Cemiyetler 

Daha önceleri Ermenilerin krumuş oldukları "Taşnaksütyun" ve "Hıncak" adlı gizli örgütler milli mücadeleye karşı çıktılar ve işgalcilerle işbirliği yaptılar. Ermeni Patriği Zaven Efendi de Mavri Mira'ya benzer bir örgüt kurup Rumlarla işbirliği yaptı. Zaven Efendi tarafından kurulan bu cemiyetin adı, "Rum-Ermeni Birliği Komitesi" idi. Ermeni İntikam Alayları da, Fransızlardan aldıkları destek ile Adana ve dolaylarında faaliyet gösteriyorlardı.

Yahudi Cemiyetleri 

Yahudilerin çok büyük bir çoğunluğu bölücü çalışmalarda bulunmadı, ancak "Makkabi Cemiyeti" ve "Alyans israilit Cemiyeti" işgalcilere destek verdi.

Milli Varlığa Düşman Cemiyetler Özellikleri 

Milliyetçi amaçlara tamamen karşıydılar. 

Osmanlıcı ve hilafetçiydiler. 

Başat Hürriyet ve İtilaf Fırkası etrafına toplanmışlardı. 

Anadolu hareketine karşıydılar. 

Ulusal örgütlere karşı direniş göstermişlerdir. 

Manda ve himaye taraftarıydılar.

Hürriyet ve İtilaf Partisi 

Kasım 1911'de Trablusgarp Savaşı'nın yarattığı kaos döneminde Ahrar ve Mutedil Hürriyetperveran Fırkalarının birleşmesinden oluşmuştur. İttihat ve Terakki karşıtı olan bu fırka, bağımsızların ve gayr-i müslüm mebusların desteğiyle güçlendi. 

Fırka'nın temel amacı, İttihat ve Terakki iktidarını yıkmaktı. Programında Osmanlcılığı, özyönetimi, özel girişimi, meşrutiyeti ve liberal iktisat'ı savunmaktaydı. 

1912 "sopalı seçimleri" ne kadar iktidarda kalan parti bu seçimde ancak 6 milletvekilini Meclis'e sokabildi. Bundan sonra parti sıkı bir muhalefete yöneldi. "İkdam" ve "Alemdar" gazeteleri partinin yayın organı oldu. 

1913'deki Babıali Baskını'ndan sonra parti dağılmaya başladı. Mahmut Şevket Paşa suikastından sonra bir kısım parti mensubu yargılandı, idam edildi, Sinop'a dürgün edildi ve ordan Avrupa'ya kaçtı.

Cemiyetler 

Bu cemiyetler Mondros Mütarekesi'nden sonra Osmanlı Devleti'nin bağımsız yaşayamayacağını düşünen, Milli Mücadele'ye karşı manda ve himaye yanlısıydılar. 

Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası 

Bu cemiyet milli mücadeleye karşı çıkan Damat Ferit Hükümeti'ni desteklemiş, padişah ve halifeye bağlı kalmakla vatanın kurtulacağını savunmuştur.

Kürdistan Teali Cemiyeti 

Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra kurulan bu cemiyet Wilson İlkeleri'nden yararlanarak özerk bir Kürt devleti kurmak için mücadele etmiştir. 

Teali-i İslam Cemiyeti 

İşgalcilerle mücadele edilemeyeceğini, bundan dolayı halifenin etrafında toplanmanın gerekliliğini savunmuşlardır.

İngiliz Muhibleri Cemiyeti 

Bu cemiyetin başkanı bir İngiliz din adamı olan Rahip Fru idi. İşgallere karşı koymanın olanaksız olduğunu savunan bu cemiyete Damat Ferit de üye idi.

Wilson Prensipleri Cemiyeti 

Ülkeyi Milletler Cemiyeti içerisinde diğer devletlerle eşit haklara sahip bir varlık haline getirmek amacıyla kurulmuştur. Kurucularının Amerika Birleşik Devletleri'nin manda ve himayesi altına girmekten yana oldukları bilinmektedir.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası 

İttihat ve Terakki Partisi'ne düşman olarak çıkan bu cemiyet, Anadolu'daki milli kurtuluş hareketine karşı en büyük tepkiyi göstermiştir. Bu parti (fırka) Damat Ferit tarafından özellikle milli direnişe karşı yönlendirilmiştir. 

Milli Cemiyetler ve Kuva-yı Milliye

Milli Cemiyetler Kurulmalarındaki Amaç 

1. Mondros Mütarekesi'nden sonra işgallerin başlaması 

2. Mondros Mütarekesi'ne göre Türk ordusunun terhis edilmesi 

3. Devlet otoritesinin kalmaması 

4. Birçok bölgede azınlıkların ayrıcalıklı cemiyet kurması 

5. Padişah ve hükümetin işgallere kayıtsız kalması 

6. Halkın can ve mal güvenliğinin sağlanamaması

Milli Cemiyetler 

Bu cemiyetler, Mondros Mütarekesi'nin hemen ardından, Anadolu'nun işgali üzerine Türk ulusu tarafından kurulmuştur.

Trakya Paşaeli Cemiyeti 

Edirne'de Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan hemen sonra 2 Aralık 1918'de kuruldu. Amacı Trakya Bölgesi'nin Yunanistan'a verilmesini engellemek için Türkleri örgütlemekti. Bu bölgedeki ordu komutanı Cafer Tayyar Paşa tarafından yürütülen çalışmaların sonucunda Lüleburgaz ve Edirne Kongreleri'nde toplandılar ve TBMM'ye bağlanma kararını aldılar. 

İzmir Müdafaa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti 

İzmir'in işgalinden önce bu cemiyet önceleri Türklerin haklarını basın-yayın yoluyla savunmaya çalışmış, ancak 2-19 Mart 1919 tarihleri arasında düzenledikleri "Müdafaa-i Hukuk Kongresi" sonrasında silahlı direnişi benimsemişlerdir. Direniş örgütlerine silah sağlanmıştır. 

Şark Vilayetleri Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti

İzmir'in işgalinden sonra Ağustos 1919'da Erzurum'da kurulan bu cemiyet, daha önce İstanbul'da kurulmuş olan "Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti" ne bağlı olarak açılmış, daha sonra İstanbul'dan ayrılarak "Şark Vilayetleri Müdafaai Hukuk-i Milliye Cemiyeti" adını almıştır. Dopu Anadolu'nun Ermenilere verilmesini engellemeye çalışan bu cemiyet Erzurum Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal bu cemiyet aracılığıyla öteki cemiyetleri birleştirmiştir.

Klikyalılar Cemiyeti 

Mondros'tan hemen sonra İstanbul'da çalışmalarına başlayan bu cemiyet, daha sonra Adana ve dolaylarına geçerek orada Ermeniler ve Fransızlarla mücadele etmiştir. 

Trabzon Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti 

Bu cemiyet Karadeniz'de bir Pontus Devleti kurmak isteyen Pontus Rum Cemiyeti'ne karşı kuruldu. Diğer yandan da ayrılıkçı emeller peşinde koşan "Trabzon Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti" ile mücadele etti. Erzurum Kongresi'nden sonra "DoğuAnadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" nin şubesi haline geldi. 

Hareket-i Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyeti 

İzmir'in işgaline karşı savunma amacıyla kurulmuştur. Redd-i İlhak Dernekleri; Redd-i İşgal, Redd-i İlhak İstihlas-ı Vatan HeyetMilli adları ile ortaya çıkmıştır.

Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti 

Bu cemiyet Sivas Kongresi'nden sonra 9 Aralık 1919'da Sivas Valisi Reşit Paşa'nın eşi Melek Hanım'ın öncülüğünde kurulmuştur. A.B.D. Senatosu'na ve Avrupa devletlerinin parlamentolarına telgraflar çekilmiş, ulusal mücadelenin haklılığı anlatılmış, ordu için para ve malzeme toplanmıştır.

Milli Kongre Cemiyeti 

Esat Paşa tarafından İstanbul'da kurulmuştur. (29 Kasım 1918). Basın ve yayınla mücadeleyi benimsemişlerdir. Yazılarla halkın aydınlatılmasına çalışılmıştır.

Ortak Özellikleri 

Amaçları

Türk ulusunun bağımsızlığını sağlamaktı. 

Kendi bölgelerini korumak ve işgalden kurtarmak için kurulmuşlardır. 

Silahlı mücadele ile birlikte, basın-yayın yoluyla da mücadeleyi benimsemişlerdir. 

İhtiyaçlarını bölge halkı karşılamıştır. 

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, 

Milli devlet modelini benimsemişlerdir. 

Kuva-yı Milliye 

Kuva-yı Milliye Neden Kuruldu 

Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması, İtilaf Devletleri'nin Mondros Ateşkes Antlaşması uyarınca Anadolu'da yer yer işgallere başlaması, Ordunun terhis edilmesi ve ülkeyi savunacak bir gücün kalmamış olması, İstanbul Hükümeti'nin işgallere kayıtsız kalması ve halkın can ve mal güvenliğini sağlayacak ler almaması. 

Kuva-yı Milliye'nin Özellikleri 

Kuva-yı Milliye, Ege Bölgesi'nde İzmir'in işgalinden sonra bölge halkının cepheler kurması ile ortaya çıktı. İşgalcilere karşı silahlı direnişte bulunan, bağımsızlık ilkesini benimsemiş olan kişiler tarafından meydana getirilmiştir. Kuva-yı Milliye birlikleri disiplinden yoksun olan düzensiz birliklerdir. İhtiyaçları bölge halkı tarafından sağlanırdı. Sivas Kongresi'nden sonra Temsil Kurulu'na, TBMM'nin açılmasından sonra da Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanmışlardır. 

Kuva-yı Milliye'nin Faydaları ve Zararları 

Temsil Kurulu'na ve TBMM'ye karşı çıkan ayaklanmaları bastırdılar. Milli Teşkilat adına otoriteyi ve düzeni sağladılar. Cesaretli tutumları ile halkın direnişe katılmasını sağladılar. Düşmanın ilerleyişini yavaşlattılar. Kuva-yı Milliye'nin şefleri ayaklanmaları kendi yöntemlerine göre bastırıyordu. İsyancıları kendi hukuk dışı kurallarına göre cezalandırmaları, halkın milli mücadeleye karşı güvensizlik duymasına neden oluyordu. Halktan zorla malzeme ve gıda maddesş sağlıyorlardı. Bu durum halkın milli mücadeleden uzaklaşmasına neden oluyordu. Kuva-yı Milliye birlikleri displinsiz tutumları ile devlet düzenine ters düşüyordu.

Düzenli Orduya Geçiş 

Kuva-yı Milliye'nin düzenli Yunan ordusunu yurttan atacak güçte olmaması, Kuva-yı Milliye'nin halka kötü davranması, devlet otoritesine ters bir tutum içerisine girmesi Kuvayı Milliye'den düzenli orduya geçilmesini gerektirmiştir.

Mustafa Kemal'in Anadolu'ya Gelişi 

Mustafa Kemal'in Anadolu'ya Geliş Amacı Milli bir teşkilat kurup Milli Mücadele'yi başlatmak. Mücadeleyi millete mal etmek. Milli egemenliğe dayalı yeni bir devlet kurmak. İstanbul Hükümeti'nin Mustafa Kemal'e Verdiği Görevler Dokuzuncu Ordu Müfettişliği görevini yapmak. 

Türkler'in Karadeniz'de Pontus Rum Cemiyeti ile giriştiği mücadeleye son vermek, Dağınık halde bulunan silah ve cephaneyi toplamak. Halktan asker ve para toplayan kuruluşları, yani ulusal cemiyetleri ortadan kaldırmak. 

Mustafa Kemal'in Samsun'a Gelişi Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1919'da Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan ayrıldı. 

Mustafa Kemal, 22 Mayıs 1919'da "Samsun Raporunu" yayınladı. 

Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a geldi. Bu olay Milli Mücadele'nin başlangıç tarihi olarak kabul edildi. 

Genelgeler ve Kongreler

Amaçlar 

Havza Genelgesi 

1. İzmir'in işgaline İstanbul Hükümeti'nin kayıtsız kalması 

2. Tehlikenin büyüklüğünün halka anlatılmak istenmesi 

3. Halkın işgallere karşı tepki göstermesini sağlamak 

4. Milli bir teşkilatın kurulmasının gerekliliğini komutan ve sivil memurlara anlatmak.

Amasya Genelgesi 

1. Türk ulusuna, ulusal egemenliği ve bağımsızlığı anlatmak, 

2. Ulusu ortak bir dava etrafında birleştirmek.

Erzurum Kongresi 

1. Doğu Anadolu'nun Ermeniler'e verilmesini engellemek. 

2. Bu bölgedeki direnme güçlerini birleştirmek 

Neden Erzurum ? 

1. Erzurum galip devletlerin en güç erişeceği vatan toprağıydı. 

2. Kazım Karabekir Paşa'nın henüz terhis edilmemiş ordusu bu bölgede idi. 

3. Doğu Anadolu Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti kongre için hazırlıklar yapmıştı.

Sivas Kongresi 

Amasya Genelgesi'nde Sivas'ta bir kongre toplanması kararlaştırıldı. 4 Eylül 1919'ta Sivas'ta toplandı. 

Amaç; 

1. Bölgesel direnme güçlerini tek çatı altında toplamak, 

2. Milli İradeye dayalı bir meclisin açılmasını sağlamaktı.

Genelgelerin Maddeleri 

Havza Genelgesi 

1. İzmir'den sonra devam eden Manisa ve Aydın'ın işgali tehlikelidir. 

2. Vatan sınırlarının bütünlüğü için ulusal tepkiler daha canlı tutulmalı. 

3. Ulusun katlanamayacağı bu işgallere bir son verilmeli 

4. Büyük devletlerin temsilcilerine ve İstanbul Hükümeti'ne protesto telgrafları çekilmeli 

5. Mitingler yapılmalı 

6. Hristiyan halka saldırı ve düşmanlıktan sakınılmalı

Amasya Genelgesi 

1. Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir. Bu karar ile savaşın ve ulusal egemenliğe çağrının gerekçesi halka açıklanmıştır. 

2. İstanbul'daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerien getirememektedir. 

3. Ulusun durumunu ve davranışını gözönünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş milli bir kurulun varlığı gereklidir. Bu karar ile bağımsız çalışacak ve ulusal iradeyi temsil edecek bir parlamentonun (meclisin) açılmasının gerekliliği ilk kez dile getirilmiştir. 

4. Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır. 

a) Bu karar ile ilk kez ulusal egemenlik ve ulusal bağımsızlık ilkesi dile getirilmiştir. Çünkü bağımsızlık için kararların ulus tarafından verilmesi gerektiği ifade edilmiştir. 

b) Ulusal Kurtuluş Savaşı yapılırken, kararların ulus tarafından verileceği belirtilip, savaşın yöntemi açıklanmıştır. 

c) Kararların ulus tarafından verilmesi demokrasi ve cumhuriyet anlayışını ortaya koyduğu için, bu karar aynı zamanda yönetim şeklinin değişeceği mesajını da vermiştir. 

d) Egemenliğin ulusta olduğunu belirtmesi ve bağımsızlık ilkesini dile getirmesi nedeniyle ulusçuluk ilkesi benimsenmiştir. 

5. Anadolu'nun her yönden en güvenli yeri olan Sivas'da milli bir kongrenin hemen toplanması gerekmektedir. 

6. Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış olan üç delegenin hızla yola çıkarılması gerekmektedir. 

7. Doğu illeri adına Erzurum'da bir kongre yapılacaktır.

Erzurum Kongresi 

1. Milli sınırlar içerisinde vatan bir bütündür, bölünemez. Bu kararla işgalcilere ve emperyalistlere açıkça karşı çıkılmıştır.

2. Vatanın bağımsızlığını Osmanlı Hükümeti sağlayamazsa bunun gerçekleşmesi için geçici bir hükümet kurulacaktır. 

a) Hükümet, devleti idare eden bir organ olduğu için, Erzurum Kongresi'nin bu kararı, ayrı bir devletin kurulacağı mesajını vermiştir. 

b) Erzurum Kongresi, Temsil Kurulu'nun gerektiğinde hükümet görevini yerine getireceğini belirtmekle, milli devletin yürütme organı olacağını ortaya koymuştur. 

3. Kuva-yı Milliye'nin amil ve milli iradeyi hakim kılmak esastır. Burada , "Ülkedeki milli güçleri daha etkili hale getirmek ve milli egemenliği sağlamak gerekmektedir." ilkesi dile getirilmiştir. 

4. Hristiyan halka, siyasal egemenliğimizi ve lumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez. Burada, kongre Tanzimat Fermanı'ndan itibaren azınlıklara tanınan ve onların ülkede ayrıcalıklı konuma getiren hakların tanınamayacağını ve ülkedeki herkesin eşit olacağını dile getirmiştir. 

5. Manda ve himaye kabul olunamaz. 

6. Mebuslar Meclisi'nin hemen toplanmasına ve hükümet işlerinin ulusun denetiminde yapılmasına çalışılacaktır.

Sivas Kongresi 

1. Erzurum Kongresi'nde alınan kararlar aynen kabul edilecek. 

2. Manda ve himaye kesin olarak reddedilip hep birlikte bağımsızlık için savaş kararı alınacak. Manda ve himaye altına girmek bağımsızlıktan vazgeçmek anlamına gelirdi. Özellikle Türk Milleti'nin yeni bir savaşı kaldıramayacağını savunanlar manda ve himayeyi benimsemişlerdi. Sivas'ta manda ve himaye reddedilmekle aynı zamanda savaş kararı da alınmış oldu. 

3. Dış ülkelerden ancak insancıl koşullarda ekonomik yardım alınacak. Burada bağımsızlığa aykırı bir şekilde kurulacak her türlü dış ilişki reddedilmiştir. 

4. Ulusun kendi geleceğini saptayabilmesi ve hükümetin başıboş bırakılmaması için Meclis-i Mebusan derhal toplanacak. Bu karar, Amasya Genelgesi'nde alınan "Ulusu, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır." ilkesi doğrultusunda alınmıştır. Çünkü Meclis'in açılması ile kararları ulus vereceğinden ülkenin ği ile ilgili kararlar ve işler de ulusun denetimine geçmiş olacaktır. 

5. Bölgesel direnme güçleri "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilecek. Bu cemiyet aracılığıyla Kurtuluş Mücadelesi yürütülecekti. Ayrıca cemiyetlerin birleştirilmesi ile, bölgesel mücadeleler, ulusal bir niteliğe kavuşmuştur. 

6. Yurdun her yerinden gelen delegeler, Temsil Kurulu'nu oluşturacak. Burada oluşturulan temsil kuruluna "yürütme organı" olam görevi verildi. Yani bu kurulun bir hükümet gibi çalışması kararlaştırıldı. Ayrıca Temsil Kurulu'nun yurdun tamamını temsil ettiği belirtildi. Burada oluşturulan Temsil Kurulu'nun ilk görevi Sivas Kongresi'nde alınan kararları yürütmekti.

Balıkesir Kongresi 

Amaç : Yunanistan'ın, İzmir'i işgal edip, Ege Bölgesi'nde işgallere başlaması üzerine, mücadele örgütleri kurmak. 

- 26-30 Temmuz tarihleri arasında toplandı. 

- Balıkesir Kongresine sadece Batı Anadolu'dan gelen delegeler katıldı. 

- Amasya Genelgesi'nde alınan kararlar aynen kabul edildi, ayrıca; 

- Yunanlılara karşı savaşmak üzere asker toplanması konusunda kararlar alındı. 

- Padişaha bağlılık belirtildi. 

- Tüm güçlerin birleştirilmesi kararlaştırıldı.

Alaşehir Kongresi 

- 16-25 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplandı. 

- Balıkesir Kongresi'nde alınan kararlar aynen kabul edildi. 

Ayrıca; 

- Yunanlılara karşı ölünceye kadar bir savunma yapılması, 

- Bu amaçla silah, cephane toplanması ve halkın askere alınması, 

- Gerekirse Antlaşma Devletleri'nden yardım alınması, yönünde kararlar alındı.

Genelgelerin Sonuçları 

Havza Genelgesi 

Ülkenin her tarafında işgallere karşı protesto ve mitingler yapıldı. İlk miting 30 Mayıs 1919'da Havza'da yapıldı. 8 Haziran 1919'da İstanbul'da büyük bir miting yapıldı. Mustafa Kemal, İstanbul hükümeti tarafından geri çağrıldı. Havza Genelgesi ile milli bilincin uyanması yolunda ilk adım atıldı.

Amasya Genelgesi 

Alınan kararlar ile Kurtuluş Savaşı ilan edildi. Genelgede alınan kararlar, bir ihtilal bildirisi niteliğinde idi. Genelge, Milli Mücadele'nin ilk programı niteleğinde idi. Genelge ile, milli bir teşkilatın nasıl kurulacağı ve yapılacak işler belirtilmişti. 23 Temmuz 1919'da Mustafa Kemal'in müfettişlik görevine son verildi. Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti'ni tanımadığını ve ulusun kendi kaderini kendisinin çizmesi gerektiğini bildirdi.

Erzurum Kongresi 

Kongre sadece Doğu Anadolu için değil, ulusun geneli ile ilgili kararlar aldı. Mustafa Kemal kongre başkanı seçildi. Mustafa Kemal ulusal mücadelenin lideri durumuna geldi. İlk kez vatan sınırlarının nerelerden ibaret olacağı belirtildi. Bağımsızlık ve egemenliğin hiç bir koşul kabul etmeden sağlanmasına karar verildi. İlk kez temsil kurulu oluşturuldu. Temsil Kurulu Başkanlığına Mustafa Kemal getirildi. 30 Temmuz 1919'da İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal hakkında tutuklama emrini verdi.

Sivas Kongresi 

Mustafa Kemal'e karşı ilk muhalefet hareketi başladı. Mustafa Kemal, Temsil Kurulu'nun başkanlığına getirildi. Kongre ihtilalci bir kimlik kazandı. Misak-ı Milli'nin esasları belirlendi. Kurtuluş Mücadelesi'nin yayın organı olarak "İrade-i Milliye" adında bir gazete çıkartıldı. Güneydeki halk direnişlerinin başına subaylar atandı. Ulusal egemenlik ilkesi, padişah ve saltanattan üstün tutuldu. 

Heyet-i Temsiliye'nin Ankara'ya Gelişi ve Amasya Protokolü Heyet-i Temsiliye'nin Ankara'ya Gelişi 

Neden Ankara ? 

Demir yolları ile diğer illere bağlantısı var. 

Cepheleri denetleyebilecek bir konumda, İstanbul ve diğer şehirlerle telgraf bağlantısı var. 

Ankara'ya Geliş Amacı : 

Kurtuluş mücadelesini yönetmek, yakından mek 

Anadolu Hareketi (Türk Ulusal Hareketi, Millî Hareket, Milliyetçi Hareket ve Kemalist Hareket)

Türk Ulusal Hareketi, Millî Hareket, Milliyetçi Hareket ve Kemalist Hareket adlarıyla da anılan Anadolu Hareketi, Kuvâ-yi Milliye'nin direnişiyle Ankara Hükûmeti'nin diplomatik ve askerî eylemlerini kapsayan siyasî harekettir. 

I. Dünya Savaşı'nın kötü sonuçlarından sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun bölünmesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına kadar geçen süreyi kapsar. 

Ulusal hareketin ilk adımı Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışı kabul edilmektedir. Türkler aşamalı olarak, Mustafa Kemal Paşa'nın liderliği çevresinde birleşti.

Bu hareket, Sevr Antlaşması'nı tanımadı ve Mîsâk-ı Millî ile belirlenen sınırların çok büyük bölümünü kapsayan Lozan Antlaşması ile güvence edildi.

Ayrıca bakınız

27 Ağustos 2025 Çarşamba

Mustafa Fevzi Çakmak

 

Mustafa Fevzi Çakmak (12 Ocak 1876, İstanbul - 10 Nisan 1950, İstanbul), Türk asker, siyasetçi ve devlet adamı

Türkiye'nin Mustafa Kemal Atatürk'ten sonraki ikinci ve son mareşali. İlk Millî Savunma Bakanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Cumhuriyet dönemindeki ilk genelkurmay başkanı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun 3 Şubat 1920 ile 5 Nisan 1920 tarihleri arasındaki harbiye nazırıdır.

Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1876'da İstanbul Anadolu Kavağı'nda Çakmakoğullarından Topçu Albayı Ali Sırrı ile Hesna Hanım'ın oğlu olarak dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Kuleli Askerî Lisesi'nde tamamladıktan sonra 29 Nisan 1893'te Harbiye'ye kaydolarak 28 Ocak 1896'da piyade teğmen rütbesiyle mezun oldu. Akabinde Mekteb-i Erkân-ı Harbiye'ye girerek 25 Aralık 1898'de kurmay yüzbaşı rütbesiyle bitirdi.

Bir süre Erkân-ı Harbiye (Genelkurmay) 4. Şube'de görev yaptıktan sonra 1899'da 3. Ordu'ya bağlı Metroviçe'deki 18. Fırka'nın kurmay heyetinde görevlendirildi. Balkanlar'daki Sırp ve Arnavut çetelere karşı verilen mücadeleye katıldı. Kısa aralıklarla terfi ederek 1907'de miralaylığa (albay) yükseldi. 

1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde 35. Fırka Komutanı ve Taşlıca Mutasarrıfıydı. 1910'da Arnavutluk'ta çıkan ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Kosova Kolordusu'nun kurmay başkanlığına atandı. 

1911'de Trablusgarp Savaşı başlayınca Rumeli'nin savunmasıyla görevli Garp (Vardar) Ordusunun kurmay başkanlığına getirildi. 

Balkan Savaşı (1912-1913) sırasında 21. Yakova Fırka Komutan Vekilliği, 6 Ağustos 1912'de Kosova Kuvay-ı Umumiye Kurmay Başkanlığı ve 29 Ekim 1912'de de Vardar Ordusunda 1. Şube (Harekât Şubesi) Müdürlüğü yaptı. Sırp Cephesi'nde bu görevde bulunan Fevzi Paşa'nın başarılı askerî faaliyetlerine rağmen, Garp vilayetlerinde 10 Mayıs 1913'ten itibaren Türk hâkimiyeti sona ermiştir.

1913'te 5. Kolordu Komutanlığına atandı. Mart 1915'te rütbesi mirlivalığa (tuğgeneral) yükseltildi.

I. Dünya Savaşı

I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale, Kafkas ve Suriye cephelerinde savaştı. 1918'de ferikliğe yükseldi.

Çanakkale Cephesi

Fevzi Paşa, V. Kolordu Komutanı olarak 6 Ağustos ve 13 Ağustos 1915 tarihindeki muharebelere katılmıştır. Fevzi Paşa'nın komutasındaki XIII. ve XIV. Tümenler muharebeye katılmamış fakat 21 Temmuz'dan itibaren cepheye gelerek, I. Tümen hariç yıpranmış ve yorulmuş eski tümenleri değiştirmişlerdir. Ayrıca İkinci Ordu tümenlerinin bölgeye (Kereviz Dere-Zığın Dere) gelmeleri üzerine VI. ve VII. Tümenler, Saros Grubu'na gönderilmiştir.

Düşman Kirte istikametinde yapacağı taarruzlar doğrultusunda Alçıtepe'yi almayı planlamıştı. Fakat Türk direnişi karşısında amacına ulaşamayan düşman kuvvetleri çok fazla ilerleyememiştir. 6 Ağustos'ta düşmanın taarruz ettiği Arıburnu - Conkbayırı Bölgesine gönderilen VIII. ve IV. Tüm. ile yetinmeyen Vehip Paşa, 9 Ağustos'ta Fevzi Paşa'nın komuta ettiği V. Kolordu Komutanlığına bağlı V. ve XIV. Kolorduların son ihtiyatları olan 41. ve 28. Alayları da bu bölgeye gönderdi. 

Bölgeye gönderilen bu iki alay Conkbayırı'nın düşmanın eline geçmemesine ve Albay Mustafa Kemal Bey'in 10 Ağustos tarihinde Conkbayırı taarruzuna yardımcı oldu. Mustafa Kemal Bey'in rahatsızlığı nedeniyle 10 Aralık 1915'te Fevzi Paşa 5. Kolordu Komutanlığı kendisinde kalmak üzere, ek görev olarak Anafartalar Grubu Komutan Vekilliğine görevlendirildi (Mustafa Kemal Bey ise 16 Aralık 1915'te cepheden ayrıldı). 

Bu muharebelerde V. Kolordu Komutanı olarak görev alan Fevzi Bey'in komutasındaki XIII. Tüm. 21 Ekim 1915'te Keşan'a hareket etti. XIV. Tümen ise 12 Ocak 1916'da bölgeden ayrıldı.

Kurtuluş Savaşı

Mondros Mütarekesi imzalandığında sağlık nedenleri sebebiyle İstanbul'da bulunuyordu. 24 Aralık 1918'den 14 Mayıs 1919'a kadar ferik rütbesiyle Osmanlı Devleti'nin Erkân-ı Harbiye Reisliği (bugünkü Genelkurmay Başkanlığı) görevinde bulundu. 1. Ordu Müfettişliği, Askerî Şûra üyeliği, Ali Rıza Paşa ve Salih Hulusi Paşa hükûmetlerinde Harbiye Nazırlığı (Millî Savunma Bakanı) (Şubat - Nisan 1920) yaptı. Harbiye Nazırlığı sırasında Anadolu'daki millî kurtuluş hareketine silah ve cephane gönderilmesini kolaylaştırıcı bir tutum izledi.

İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgalinin (16 Mart 1920) ardından Anadolu'ya geçmeye karar veren Fevzi Paşa, 27 Nisan 1920'de Ankara'ya ulaştı. İstasyonda Mustafa Kemal Paşa tarafından törenle karşılandı. Birinci dönem TBMM'ye Kozan milletvekili olarak katıldı. 26 Mayıs 1920'de İstanbul Hükûmeti tarafından ulusal hareketin önderlerinden biri olarak rütbesinin kaldırılmasına, nişanlarının geri alınmasına ve idamına karar verildi.

3 Mayıs 1920'de Millî Müdafaa Vekilliği'ne (Millî Savunma Bakanlığı) getirildi. 24 Ocak 1921'de Mustafa Kemal Paşa'nın İcra Vekilleri Heyeti Reisliği'nden ayrılması üzerine, Millî Müdafaa Vekilliği üzerinde kalmak kaydıyla İcra Vekilleri Heyeti Reisliği'ni (Başbakanlık) de üstlendi. İkinci İnönü Muharebesi'nin zaferle neticelenmesinin ardından 3 Nisan 1921'de rütbesi TBMM kararıyla birinci ferîk-i evvelliğe (korgeneral) yükseltildi. 

Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekili ve Garp Cephesi Kumandanı Mirliva İsmet Paşa'nın cephede olması ve Ankara'ya sürekli gelememesi sebebiyle mevcut görevleri uhdesinde kalmak üzere 3 Ağustos 1921'de Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekilliği görevine de getirildi. Sakarya Meydan Muharebesi sırasında Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkumandan Mustafa Kemal Paşa ile birlikte bizzat cephede harekâtı yönetti.

14 Ocak 1922'de Millî Müdafaa vekilliği, 9 Temmuz 1922'de İcra Vekilleri Heyeti Reisliği görevlerinden ayrıldı ve Genelkurmay Başkanı olarak Büyük Taarruz'un askerî planlarını hazırladı. Zaferle sonuçlanan Dumlupınar Meydan Muharebesi'nin (30 Ağustos 1922) ardından 31 Ağustos'ta rütbesi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın tavsiyesi üzerine TBMM tarafından Müşirliğe (Mareşal) terfi ettirildi.

Cumhuriyet dönemi

"Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekilliği"nin kaldırılmasıyla 30 Ekim 1924'e kadar TBMM'de Kozan milletvekilliği[3] görevine devam etti. Mustafa Kemal Paşa'nın askerlik yapanların siyasete karışmamaları gerektiğine dair talimatından sonra, 31 Ekim 1924'te askerlik görevini, siyasete tercih ederek Kozan milletvekilliğinden istifa etti.

Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği görevini 23 yıl yaptıktan sonra 12 Ocak 1944'te 68 yaşında Askerî ve Mülkî Tekaüt Yasası'na göre Tahdit-i Sin yani yaş haddinden dolayı emekliye sevk edildi.

1946 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden bağımsız aday olarak TBMM'de VIII. Dönem İstanbul Milletvekili seçildi. 6 Ağustos 1946'da milletvekili seçilerek 22 sene sonra tekrar Meclise katılan Fevzi Paşa, İsmet İnönü'ye karşı Demokrat Parti'nin Cumhurbaşkanı adayı olarak 59 oy aldı. 

Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar'ın dönemin Cumhurbaşkanı'nın demokratik seçimlere izin vermesi için söylediği "Devr-i Sabık yaratmayacağız" (yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız) demesinden sonra partisinden istifa ederek, 19 Temmuz 1948'de Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. Partinin fahri başkanı oldu.

Ölümü

1950 seçimde Millet Partisi'nin adayı oldu ama seçimden birkaç gün evvel 10 Nisan tarihinde İstanbul'daki Teşvikiye Sağlık Yurdu'nda öldü. Ölümünün ertesi günü gazeteler kara başlıkla çıktı ama radyoda müzik yayınının devam etmesi üzerine radyolar şiddetle protesto edildi. Halk, bilhassa Irak ve Suriye radyoları matem marşları çalarak, acılarını paylaştıkları halde Türk radyosunun ilgisiz kalmasına kızıyordu. Radyoevinin önünde gençlerle polis arasında çarpışmalar oldu, jandarmalar hava yıldırma ateşi açtı. 

Taksim Gazinosu ve birçok sinemaların camları kırıldı. Şehir Tiyatrosu zorla kapatıldı. Müzikli yayına karşı çıkan; Millî Türk Talebe Birliği, Türk Gençlik Teşkilatı ve Türk Kültür Ocağı, Basın ve Yayın Genel Müdürlüğüne telgraf çekerek olayı protesto ederler.

Ertesi gün, cenazesi Eyüp Sultan Camii'nden kaldırılırken, cenaze namazında yüz binlerce vatandaş bulundu, ancak hazırlanan cenaze merasim programını halk durdurdu, tabutun top arabasına konulmasına meydan bırakılmadı, halk tarafından taşındı. Bazı tahrikçiler de olaya karışınca, bir aralık ortalıkta dehşet verici karışıklıklar aldı, yürüdü ve cenazeye bir irtica hareketi havası vermek isteyenler oldu. 

Hadise çıkardıklarından dolayı sonradan tutuklanan yüz kişi arasında yalnız o beş öğrenci görüldüğü bulundu. Mareşal Çakmak Eyüpsultan Mezarlığı'ndaki aile mezarlığına kızının yanına defnedilmiştir ve ailesinin isteğiyle Ankara'daki Devlet Mezarlığı'na nakledilmemiştir.

Ailesi

Mareşal Çakmak, Fatma Fitnat Çakmak (1891-30.05.1969) ile evli ve Nigar (1909-21.01.1982) ile Ayşe Muazzez (21.06.1911-17.04.1938) adlarında iki kız çocuk babasıydı. Fatma Fitnat Çakmak 1950 seçiminde eşinin yerine İstanbul adayı olarak Millet Partisi'nin listesinde gösterildi ama seçilemedi.

Kuvâ-yi Milliye

Kuvâ-yi Milliye (Osmanlıca: قواى مليه, Türkçe: Ulusal Güçler), Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'ndaki yenilgisini takiben Mütareke döneminde ortaya çıkan milis gruplarıdır. Kuvâ-yi Milliye, Kurtuluş Savaşı'nın ilk silahlı savunma kuruluşudur.

Etki alanları

Kuvâ-yi Milliye her ne kadar tüm cephelerde direniş göstermişse de, milisleri birbirine bağlı değildir. Kuvâ-yi Milliye milisleri, bölgesel ve yereldi. Fakat her ne kadar bölgesel olsalar da amaçları ve ilkeleri aynıydı. Sırasıyla yoğunluklarına göre Kuvâ-yi Milliye'nin çarpıştığı düşmanlar ve savunma alanları:

Güney Cephesi: "Fransızlar ve Ermeni Lejyonu" (Adana, Gaziantep, Mersin ve Şanlıurfa kısımları)

Doğu Cephesi: "Ermeniler" (Ardahan'dan Artvin ve Kars Sarıkamış'a kadar tüm iller)

Batı Cephesi: "Yunanlar" (İzmir, Trakya, Muğla'dan başlayıp Eskişehir'e kadar tüm iller"

Tarihçe

Kuvâ-yi Milliye mevcudu, 1919 yılı sonuna kadar, Batı Anadolu'da 6.500-7.500 arasında değişmiştir. 1920 yılı ortalarında ise, bu mevcudun yaklaşık 15.000 kişiye ulaştığını tahmin edilmektedir. 

İlk Kuvâ-yi Milliye kıvılcımı (ilk silahlı direniş) Güney Cephesi'nde Dörtyol'da 19 Aralık 1918'de Fransızlara karşı başlamıştır. Bunun en önemli nedeni, Fransızların, Güney Cephesi'nde gerçekleştirdikleri işgallerine Ermenileri ortak etmeleridir.

İkinci etkili silahlı direniş hareketi (örgütlü ilk Kuvâ-yi Milliye hareketi) İzmir'in İşgali'nden sonra; Kuvâ-yi Milliye hareketini, milliyetçi ve yurtsever olan bazı subaylar halkı örgütleyerek Ege Bölgesi'nde resmen başlatmışlardır. 

Batı Anadolu'daki Kuvâ-yi Milliye birlikleri düzenli ordu kuruluncaya kadar geçen sürede Yunan birliklerine karşı vur kaç taktiği ile savaşmıştır. Güney Cephesi'nde (Adana, Maraş, Antep ve Urfa) Kurtuluş Savaşı'nı düzenli ve disiplinli Kuvâ-yi Milliye birlikleri yapmıştır. 

Ulukışla'da faaliyet gösteren Kuvâ-yi Milliye de ilk kurulanlardan olup Fransızlar'ın Toroslar'ın ardında ulaştığı bu en iç noktadan kısa sürede püskürtülmelerini sağlamışlardır. Çalışmalarını belgeleyen bir karar defterinin çabalarıyla günümüze ulaşmıştır.

Yerel sivil örgütlenmeler, çeteler olarak ortaya çıkan Kuvâ-yi Milliye, düzenli ordulardan oluşan işgalci güçlere karşı, bugünkü deyimiyle bir gerilla savaşı uygulamıştır. İlk direniş olayları Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Fransızlara karşı görülmüşse de, örgütlü direniş İzmir'in düşmanca ele geçirilmesinden sonra Ege Bölgesi'nde Kuvâ-yi Milliye olarak başlamış ve bağımsız yerel örgütlenmeler olarak yayılmıştır. Bölgesel kuruluşlar, daha sonra TBMM'nin kurulması ile birleştirilmiş ve I. İnönü Muharebesi sırasında da düzenli orduya dönüşmüştür.

Mustafa Kemal Paşa Kuvâ-yi Milliye'nin kuruluşunu şöyle açıklar:

“ 

Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askerî bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetlere emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve ulusun araçları temel görevlerini yapamıyorlardı. Yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da, 'ordu' adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki yurdu savunmak ve korumak olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya, ulusun kendisine kalıyor. Buna Kuva-yi Milliye diyoruz...

Kuvâ-yi Milliye'nin oluşmasının nedenleri

Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkması.

Mondros Ateşkes Antlaşması uyarınca Osmanlı ordusunun terhis edilmesi.

Damat Ferid Paşa hükûmetinin, işgallere seyirci kalan ve itidal tavsiye etmekten başka herhangi bir girişimde ve faaliyette bulunmaması.

İzmir'in Yunanlar tarafından işgali ve Yunan mezalimi.

İtilaf Devletleri'nin Mondros Ateşkes Anlaşması'nın hükümlerini tek taraflı uygulayarak savunmasız kalan Anadolu'yu yer yer işgal etmeleri.

İşgalcilerin halka zulmetmesi.

Osmanlı hükûmetinin halkın can ve mal güvenliğini koruyamaması.

İsyanlar

Düzenli orduya geçildiği sırada bazı Kuvâ-yi Milliyeciler isyan etmiştir. Demirci Mehmet Efe Ayaklanması I. İnönü Muharebesi'nden önce, Çerkez Ethem Ayaklanması ise I. İnönü Muharebesi'nden sonra bastırılmıştır.

Notlar

^ Batı Cephesi'nin sonda olmasının sebebi Batı'daki kuvvetlerin çoğunu TBMM Düzenli Ordusunun oluşturmasıdır. Bunun asıl nedeni Kuvâ-yi Milliye üyelerinin de düzenli orduya katılmasıdır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti

İttihat ve Terakki Cemiyeti (Osmanlıca: اتحاد و ترقی جمعيتی, romanize: İttiḥād ve Teraḳḳī Cemʿiyeti; güncel Türkçe: Birlik ve İlerleme Derneği), sonraları İttihat ve Terakki Fırkası (Osmanlıca: اتحاد و ترقی فرقه سی, romanize: İttiḥād ve Teraḳḳī Fırḳası; güncel Türkçe: Birlik ve İlerleme Partisi), Osmanlı İmparatorluğu'nda İkinci Meşrutiyet'in ilanına önayak olup 1908-1918 yılları arasında faaliyet gösteren, 21 Mayıs 1889 tarihinde kurulmuş bir siyasal hareket ve siyasi partidir. Triumvira sistemi ile yönetilen bir meclis yapısında egemenlik sürmüştür.

Başlangıçta devletin anayasal düzene tekrar kavuşmasını ve Meclis-i Mebûsan'ın tekrar açılmasını amaçlayan gizli bir dernek olarak kurulan örgüt; anayasanın kabul edilip İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra iktidarı denetleyen bir siyasî parti (İttihat ve Terakki Fırkası) halini almış; 

1913 yılında Bâb-ı Âli Baskını'ndan sonra ise yönetimde hakim olmuştur. Üyeleri İttihatçılar olarak anılır. Cemiyetin 1918 yılında kendini feshetmesinden sonra üyelerinin önemli bir kısmı Millî Mücadele'de yer almıştır.

İttihat ve Terakki, bir siyasî hareket olduğu kadar bir devrin ve bir kuşağın adı olarak kabul edilir. İttihatçılar, kendilerinden önce gelen Yeni Osmanlılar kuşağının devamıdır; kendilerinden "Jön Türkler" diye de bahsedilir. Ancak "Jön Türkler" ifadesi yalnızca İttihatçılar'ı değil dönemin diğer muhalif kesimlerini de kapsamak için kullanılmıştır.

Tarihçe

İttihad-ı Osmanî Cemiyeti'nin kuruluşu

İttihat ve Terakki, 19. yüzyıl sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu bunalımdan kurtulması için Kânûn-ı Esâsî'nin yeniden yürürlüğe konmasını isteyen öğrenciler tarafından 21 Mayıs 1889'da Askeri Tıbbiye Mektebi'nde İttihad-ı Osmanî Cemiyeti adlı gizli bir örgüt olarak kuruldu. 

Daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alacak örgüt, aynı devirde kurulmuş irili ufaklı diğer pek çok örgütle birleşerek Osmanlı coğrafyasında dönemin en güçlü teşkilatı haline geldi.

İttihad-ı Osmanî Cemiyeti, 21 Mayıs 1889 tarihinde Askeri Tıbbiye'nin bahçesinde toplanan İshak Sükûti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Çerkez Mehmed Reşid Bey adındaki dört talebe ile ve sonradan onlara katılan Hüseyinzade Ali Bey, Konyalı Hikmet Emin Bey, Cevdet Osman, Kerim Sebatî, Mekkeli Sabri Bey, Selanikli Doktor Nâzım Bey, Şerefeddin Mağmumi ve Giritli Şefik tarafından kurulmuştu. 

Genç öğrencileri bir araya getiren, devletin içinde bulunduğu bunalım ve II. Abdülhamid yönetimine duyulan hoşnutsuzluktu. Kurtuluş için acilen Meşrutiyet yönetiminin kurulması, Abdülhamid yönetiminin yıkılması gerektiği düşüncesindeki gençler, bu konuda propaganda yapmak üzere örgütlendiler.

Cemiyetin, Haziran 1889'da Edirnekapı dışındaki bir bağda, bağ bekçisi Aluş Ağa'nın başkanlığında 12 kişinin katılımı ile gerçekleşen bir toplantıda alınan kararlar doğrultusunda başkanlığa en yaşlı üye olan Ali Rüşdî, sekreterliğe Şerefeddîn Mağmûmî, saymanlığa Âsaf Derviş getirildi. 

Bir piknik görüntüsü verilerek gerçekleştirilen bu toplantıya, "İnciraltı Toplantısı" veya "On İkiler Toplantısı" da denilir. Cemiyetin İtalyan Karbonari Mason Teşkilatı'nı örnek alarak hücreler halinde yapılanması ve her üyeye bir sıra numarası verilmesi bu toplantıda kararlaştırıldı. 

İngiltere Dışişleri Bakanlığı Doğu Masası yetkililerinden George Kidston'un 21 Aralık 1918 tarihli raporunda "...bu gizli yapının Masonluğu İtalya'dan getiren ve Selanik Locasının başlıca kurucusu bulunan Carrasco (Karasu) ile çok sıkı ilişkisi olduğunu" bildiriyordu. Birinci hücrenin birinci üyesi İbrahim Temo oldu. Cemiyet toplantılarını her Cuma farklı yerlerde sürdürdü.

Öte yandan cemiyet, 1890'da hazırladığı nizamnamesinde ise kuruluş amacını şu şekilde açıklamaktadır:

"Hükûmet-i hâzıranın adalet, müsavat, hürriyet gibi hukuk-i beşeriyeyi ihlal eden ve bütün Osmanlıları terakkiden men’ ile vatanı ecnebi yedd-i tasallut itizabına düşüren usul-i idaresini İslâm ve Hristiyan vatandaşlarımızı ikaz maksadıyla kadın ve erkek bilcümle Osmanlılardan mürekkep, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti teşekkül etmiştir."

Tıbbiyelilerin kurduğu İttihad-ı Osmanî, İstanbul'daki sivil ve askeri diğer yüksekokul öğrencileri arasında taraftar kazanarak hızla büyüdü. Ancak propagandaya geçmek için acele etmeyen örgüt, 1895 yılına kadar daha çok iç eğitim sayılabilecek toplantıları yapmakla yetindi. Toplantılarda Namık Kemal, Ziya Paşa gibi Genç Osmanlılar'ın yapıtlarını; İranlı hürriyetperverlerin ve Ali Şefkati'nin yapıtlarını okudular.

Sultan II. Abdülhamid, cemiyetin varlığından ve faaliyetlerinden 1892 yılında haberdar oldu. Bu tarihten itibaren cemiyet üyeleri hafiyeler tarafından takip edildiler. Tıbbiye Mektebi komutanlığına Mehmed Zeki Paşa atandı ve disiplinli bir idare sağladı.

Yeni disiplinli idarenin uygulamaları sonucu Cemiyetin önde gelen üyeleri çeşitli defalar tutuklandılarsa da kısa sürede serbest bırakılıyorlardı. Başkentte Ermeni eylemlerinin gerçekleştiği 1895 yılı, İttihatçıların daha sert eylemlere yöneldiği yıl oldu. 30 Eylül 1895 tarihinde başkentte düzenlenen büyük Ermeni yürüyüşünde Müslüman halkın Ermenilerin karşısına çıkmasıyla 3 gün kanlı çatışmalar yaşanmıştı. 

Bu gelişme karşısında eyleme geçen cemiyet üyeleri olanların yönetimin basiretsizliğinden kaynaklandığına, halkın yönetime karşı harekete geçmesi gerektiğine dair bildirgeleri dağıttılar, duvarlara yapıştırdılar. Cemiyetin eylemleri, pek çok tıbbiyeli üyenin hapse düşmesine veya sürgüne gönderilmesine neden oldu.

Kimi cemiyet üyeleri karşılaştıkları sert uygulamalar nedeniyle cemiyetin yardımı ile Avrupa ülkeleri veya Mısır'a kaçtılar; kimileri cemiyet tarafından Avrupa'ya gönderilip eğitimlerini orada tamamladılar. Yurt dışına giden üyeler, gittikleri yerlerde cemiyetin eylem merkezlerini oluşturdular.

Ahmet Rıza Bey ve Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurulması

Tıbbiyenin üçüncü sınıfındaki Selanikli Nâzım, öğrenimini tamamlaması ve bir yandan da örgüt için faaliyet göstermesi için 1894 yılında cemiyet tarafından Paris'e gönderildi, Paris Tıp Fakültesi'ne kaydoldu. 

Kendisinden, o sırada Paris'te bulunan ve Jön Türkler arasında etkin bir isim olan Ahmed Rıza Bey'i cemiyete üye yapması istenmişti. Ahmet Rıza Bey, 1889 yılında Bursa Maarif Müdürü iken bir görevle Paris'e gitmiş ancak geri dönmeyip Paris'e yerleşmiş bir Osmanlı aydını idi.

Ülkeyi ve halkı kurtarmanın ancak pozitif bilimleri ve eğitimi yaymakla mümkün olacağını düşünüyor; düşüncelerini padişaha layihalar halinde sunmanın yanı sıra bastırıp dağıtıyor ve Le Jeune Turque gazetesinde siyasi yazılar yazıyordu. Yazıları Paris'e kaçan öğrenciler arasında yankı uyandıran Ahmet Rıza, Selanikli Nazım'ın teklifini kabul etti ve cemiyetin Avrupa teşkilatı kuruldu. 

Avrupa'da faaliyet gösteren muhalifler "Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti" adı altında birleşti. Avrupa teşkilatının başkanı Ahmet Rıza, üyeleri Selanikli Nazım, Şerafettin Mağmumi ve Milaslı Halil Bey (Menteşe) idi. Terakki ve İttihat, Aralık 1895'ten itibaren Türkçe Meşveret gazetesini ve onun eki olan Fransızca Mechevéret Supplément adlı yayını çıkardı.

Mizancı Murat Bey

Mekteb-î Mülkiye'de tarih hocası olarak ünlenmiş Murat Bey de 1895 sonunda İstanbul'dan kaçarak Paris'e gitti. İstanbul'da çıkardığı Mizan gazetesinde yönetime yönelttiği eleştiriler sonucu gazetesi 1890'da kapatılmış; hazırladığı reform teklifi padişahtan ilgi görmemişti. 

İstanbul'dan kaçıp geldiği Paris'te Ahmet Rıza Bey'den beklediği ilgiyi göremeyince Londra'ya ve ardından Kahire'ye giden Mizancı Murat Bey, düşüncelerini yaymak üzere Ocak 1896'dan itibaren gazetesi Mizan'ı Kahire'de yayımladı. 

Anayasanın yürürlüğe konulmasını, İslam dünyasını birleştiren bir meşruti yönetim kurulmasını istiyordu. Yazıları nedeniyle idama mahkûm edildi; İngiliz yönetimi tarafından Mısır'dan çıkarıldı ve tekrar Paris'e geldi. Faaliyetleri ile Jön Türk düşüncesinde ve gruplaşmasında önemli rol oynadı.

II. Abdülhamid'e darbe girişimi ve "Şeref Kurbanları"

1895 yılından itibaren tıbbiyelilerin hapis ve sürgün gibi nedenlerle dağılmasından sonra cemiyetin içinde memur, subay, ulema gibi başka çevrelerden üyeler etkin oldular. 1896 yılında cemiyetin yurt içindeki örgütlenmesinin başında Harbiye Nezareti Levazımatı muhasebe müdürlerinden Hacı Ahmet Bey vardı. Kendisi, darbe yanlısı bir kimseydi. 

Onun önderliğinde yurt içindeki üyeler, II. Abdülhamid'i devirip yerine V. Murad'ı tahta geçirmeyi planladılar ancak bu plan uygulanamadan ortaya çıktı. Cemiyetin ileri gelenleri Fizan, Trablus, Akka, Bingazi gibi uzak yerlere sürgün edildiler.

Bu olaydan sonra Harp Mektebi cemiyetin yeni merkezi olarak ortaya çıktı. Mekteb-î Harbiye öğrencileri, Askeri Mektepler Nazırı Zeki Paşa'ya bir suikast planlamışken aralarından Giritli Halim'in kendilerini ele vermesi sonucu yakalandılar. 

Sultan II. Abdülhamid, bir sene önceki darbe girişiminden sonra kendisini garanti altına almak istiyordu. Bu nedenle büyük bir tutuklama operasyonu yapıldı. 630 kişi tutuklandı; içlerinden 78 kişi Şeref Vapuru'na bindirilip Fizan'a gönderildi. 

15 Eylül 1897 tarihinde Trablusgarp'a indiklerinde valinin de yardımıyla Fizan'a gitmek yerine orada hapsedildiler. Bu sürgün olayı, tarihe "Şeref Kurbanları" olarak geçmiştir ve II. Abdülhamid'in saltanatındaki en büyük sürgün olayıdır.

Avrupa'daki gelişmeler

II. Abdülhamid'e darbe girişiminden sonra cemiyetin İstanbul merkez teşkilatı çalışamaz hale geldiğinden dolayı İttihatçılar Avrupa'da toplandılar. Merkezleri Paris idi; ancak Osmanlı sarayının baskısıyla cemiyet Paris'ten çıkarıldı ve yayın organları olan Meşveret kapatıldı. Cemiyet önce Brüksel'e taşındı ancak oradan da çıkarıldı.

1896 yılında Paris'te gerçekleşen olağanüstü toplantısında Mizancı Murat Bey cemiyet başkanlığına getirildi. Ahmet Rıza, Paris şubesinin başkanı olarak siyasi faaliyetlerini Dr. Nazım Bey ile birlikte Paris'te sürdürdü. Cemiyetin merkezi ise Cenevre'ye taşındı; Mizancı Murat, Mizan dergisini Cenevre'de çıkarmaya başladı. Abdullah Cevdet ve İshak Sükûti de Cenevre'ye gelerek Osmanlı gazetesini çıkardılar.

Padişah, Avrupa'daki İttihatçıları mücadeleden vazgeçirmek için Serhafiye Ahmed Celaleddin Paşa'yı görevlendirdi. Paşa, 1897 yılı Haziran ayında Paris'e gitti. 

10-22 Temmuz 1897 tarihinde Paris'te yayımlanan bir hükûmet bildirisi ile İttihatçılara yurda dönmeleri halinde affedilecekleri, memuriyet verileceği, Avrupa'da eğitimlerine devam etmek isterlerse maaş bağlanacağı ancak yayınlarına devam ederlerse vatandaşlıktan çıkarılacakları, yurda dönmelerine izin verilmeyeceği bildirildi. 

İlk olarak Mizancı Murad, Ahmed Celaleddin Paşa ile anlaştı ve yurda döndü. Onu diğer bazı İttihatçılar izledi. Bir kısmı öğrenimlerini sürdürdüler; bir kısmı ise elçiliklerde görev kabul ettiler. 

Cemiyetin Cenevre merkez komitesi dağıldı. Ahmed Rıza, Dr. Nazım ve Halil Ganem ise Ahmed Paşa ile hiçbir teması kabul etmedi. Onların tutumundan etkilenen Dr. Bahattin Şakir, Samipaşazade Sezai gibi gençler cemiyete katıldı.

1899 yılında II. Abdülhamid'in eniştesi ve eski adliye nazırı olan Damat Mahmud Celaleddin Paşa'nın oğulları Lütfullah ve Sabahattin'in birlikte Avrupa'daki İttihatçılara katılması cemiyete güç verdi. Paşa, Osmanlı gazetesini İshak Sükûti'den devralıp Londra'da çıkarmaya başladı.

I. Jön Türk Kongresi

Cemiyetin Cenevre şubesinin kurucusu Tunalı Hilmi, 1898 yılında Mısır'a giderek Kahire merkezini yeniden kurmuştu. Bir kongre düzenleme düşüncesini öne atarak 20 Ekim 1899'da gerçekleşmesini düşündüğü kongreye İttihatçıları davet etti. Olumlu tepkilere rağmen bu planı zamanında gerçekleşmedi.

Damat Mahmut Paşa ve oğulları, İstanbul hükûmetinin baskıları sonucu Londra'dan ayrılmak zorunda kalınca Mısır'a gitmişlerdi. Mısır'da, Prens Lütfullah ve Sabahattin, 'Umum Osmanlı Vatandaşları' hitaplı iki beyanname ile Jön Türkler'in bir kongre düzenlemesini önerdiler. Bu çağrı sonucu, 4-9 Şubat 1902 tarihleri arasında Paris'te 'Birinci Osmanlı Liberaller Kongresi' adıyla bir kongre toplandı.

Sonradan I. Jön Türk Kongresi diye anılan kongre, Fransız senatosu üyesi Lefévre-Pontalis'in evinde 47 kişinin katılımı ile gerçekleştirildi. Bu kongrede cemiyet, adem-i merkeziyet fikrini savunan Prens Sabahaddin öncülüğündeki grupla, merkeziyetçi Ahmet Rıza öncülüğündeki grup arasında ikiye bölündü. Düzenlenecek bir ihtilal için başka devletler ile işbirliği yapmak düşüncesine Ahmet Rıza grubunun katılmaması üzerine kongre bir karar alamadan dağıldı.

Kongreden sonra Ahmet Rıza Bey'in temsilcisi olduğu grup, Terakki ve İttihat Cemiyeti adı altında faaliyetlerini sürdürdü; Mısır'da Şura-yı Ümmet dergisi çıkarıldı. 

Prens Sabahattin'in temsil ettiği görüşleri savunanlar ise onun liderliğinde kurulan Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti çatısı altında faaliyetlerini sürdürdü; yeni cemiyetin yayın organı olarak Terakki gazetesini çıkardılar.

"Osmanlı Hürriyet Cemiyeti" ile birleşme

1906 yılının Eylül ayında Selanik'te istibdat yönetimini yıkmayı amaçlayan ihtilalci bir cemiyet olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu. Yönetimi Mehmed Talat Paşa, İsmail Canbulat ve Rahmi Bey üstlenmişti. Aynı günlerde Mustafa Kemal, Şam'da Beşinci Ordu subayları arasında Vatan ve Hürriyet Cemiyeti adlı örgütü kurmuş ve hemen ardından kısa bir süre için Selanik'e gidip orada bir şube açmıştı. 

Osmanlı Hürriyet Cemiyeti önce Vatan ve Hürriyet ile birleşti. Makedonya'da hızlı yayılıp genç subaylar arasında taraftar bulan dernek, gizlice Selanik'e gidip görüşmeler yapan Doktor Nazım'ın çabaları sonucu merkezi Paris'te bulunan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile 27 Eylül 1907 tarihinde resmen birleşti.

Birleşme sırasında cemiyetin adı da değişti ve Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) oldu. Paris, cemiyetin dış merkezi; Selanik ise iç merkezi olarak kabul edildi. Bu birleşme ile İttihat ve Terakki siyasi niteliğinin yanı sıra askeri bir nitelik de kazandı.

29 Ekim 1907 tarihinde Mustafa Kemal de arkadaşı Ali Fethi Okyar'in ısrarı ile 322 numaralı üye olarak derneğe girdi.

II. Jön Türk Kongresi

1907 yılı sonunda Paris'te tüm muhalif gruplar ve Ermeni Devrimci Federasyonu'nun (Taşnaksutyun) katılımı ile Ahmet Rıza, Prens Sabahaddin ve Malumyan'ın ortak başkanlığında II. Jön Türk Kongresi düzenlendi. 

Bu sefer dış müdahale konusu ortaya atılmadı ve üç gün süren kongre çalışmalarını 29 Aralık'ta tamamlayarak bir bildirge yayımladı. Bu beyanname ile katılımcıların II. Abdülhamid'i tahttan inmeye zorlamak ve parlamenter bir yönetimin kurulması etrafında birleştikleri duyuruldu.

1908 Devrimi

Merkezi Selanik'te bulunan 3. Ordu'nun gerçekleştirdiği İkinci Meşrutiyet'i Selanik'te bulunan İttihat ve Terakki merkez komitesi organize etti. Bir iddiaya göre ihtilalin, Abdülhamid'in tahta çıkış günü olan 1 Eylül'de yapılması planlanmıştı. 

3 Mart 1908'de İngiltere'nin Makedonya sorunu hakkında yayımladığı genelge, yöreye olası bir müdahaleyi engellemek isteyen cemiyet üyesi subayları harekete geçirdi. 3 Temmuz 1908 tarihinde Resne'de Kolağası Resneli Niyazi Bey'in 200 asker ve 200 sivilden oluşan bir çete ile dağa çıkması ile ihtilal fiilen başladı. 

II. Abdülhamid'in dağa çıkanlara karşı aldığı tedbirler, subayların genellikle cemiyet üyesi olması nedeniyle işe yaramadı. Cemiyetin Manastır merkezi, padişaha, Kanun-ı Esasî'yi yürürlüğe koymasını ve 26 Temmuz'a kadar Meclis-i Mebûsan'ın açılmasına izin vermesini isteyen bir telgraf çekti. 

Eyüp Sabri kumandasındaki Ohri Taburu ile Niyazi Bey komutasındaki Resne taburu 22 Temmuz gecesi Manastır'da birleşti ve Manastır Fevkalade Kumandanı olarak görevli bulunan Müşir Fevzi Paşa'yı dağa kaldırdılar. 23 Temmuz günü atılan 21 pare top atışı ile Manastır'da Meşrutiyet yönetimi İttihat ve Terakki tarafından ilan edildi. Durum, Yıldız Sarayı'na telgraflarla bildirildi. 

23 Temmuz'u 24 Temmuz'a bağlayan gece Kanun-ı Esasî'nin yürürlüğe konmasına karar verildi ve resmi ilan ertesi sabah gazetelerde yayımlandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin hareketi, çetecilik yoluyla yönetimi ele geçiren ilk hareket olarak tarihe geçti.

II. Meşrutiyet dönemi

24 Temmuz 1908 tarihinde Meşrutiyet'in ilanından sonra İTC doğrudan hükûmet kurmaya kalkışmadı, hükûmetleri dışarıdan kontrol etmeyi tercih etti. 1908 yılında Selanik'te toplanan gizli kongrede cemiyetin siyasi fırkaya dönüşmesine karar verildi. Bir süre hem cemiyet, hem fırka olarak anıldı.[20]

Aralık 1908'de seçilen Mebusan Meclisinde üyelerin büyük çoğunluğu İTC tarafından desteklenen kişilerdi. Şubat 1909'da Kamil Paşa hükûmeti mecliste İTC grubunun verdiği güvensizlik oyuyla düşürüldü. Bu, Osmanlı Devleti tarihinde mecliste güvensizlik oyuyla düşürülen ilk ve son hükûmet olmuştu. Hüseyin Hilmi Paşa hükûmeti, cemiyetin izni ile kuruldu.

İktidar, 1909 başlarından itibaren sert eleştirilerle karşılaştı. Kongrelerini gizli yapması ve Merkez Komite üyelerini kamuya açıklamaması nedeniyle "Rical-i gayb" (görünmez kişiler) deyimi siyasi hiciv diline girdi.

1909 Kongresi ve Mustafa Kemal

Cemiyet 22 Eylül 1909 tarihinde Selanik'te bir gizli kongre daha düzenledi. Mustafa Kemal kongreye Trablus delegesi olarak katıldı. Kongrede yaptığı konuşmasında partiyi tenkit etti. 

Cemiyet içinde zabitlerin (subayların) bulunmaması gerektiğini, siyasetle uğraşanların ise askerlik görevini bırakması gerektiğini söyledi. Aksi halde askerî emir-komuta zincirinin, cemiyetin hiyerarşisi ile karışacağını ve askerî disiplinin sekteye uğrayacağını öne sürdü. 

Ona göre cemiyet, komita hüviyetinden çıkmalı ve partileşmeliydi. Birçok parti yöneticisi Mustafa Kemal'in görüşlerine katılmadı. Sadece daha önceki kongrede aynı fikri savunmuş olan Kâzım Karabekir destekledi. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal siyaseti 1919 yılına kadar bırakmış, sadece askerlikle ilgilenmeye başlamıştır.

31 Mart Vakası

Nisan 1909'da cemiyete muhalif gazeteci Hasan Fehmi Bey'in Galata Köprüsü üzerinde kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülmesi üzerine çıkan olaylar, İTC iktidarına karşı 31 Mart Vakası adıyla bilinen ayaklanmaya yol açtı. Bu ayaklanma Selanik'ten gelen askerî birlikler tarafından bastırıldı ve cemiyet eskisinden daha güçlü bir şekilde iktidara yerleşti.

31 Mart'ın sorumlusu olarak gösterilen II. Abdülhamid tahttan indirildi. Yerine getirilen V. Mehmed Reşad, iktidarın elinde bir kukla olmaktan ileri gidemedi. Ağustos 1909'da yapılan Kanun-ı Esasi değişikliğiyle siyasi güç, meclisin tekeline alındı.

Sopalı Seçimler ve Bâb-ı Âli Baskını

Cemiyet zamanla içinde birliği sağlamakta güçlük çekmeye başladı ve 1911 yılında meclis içinde yeni muhalif partiler ortaya çıktı. Eylül 1911'deki kongreden sonra kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, en büyük rakipti. Şubat 1912'de yapılan meclis seçimleri, yaşanan şiddet olayları ve yolsuzluklar nedeniyle tarihe Sopalı seçim olarak geçti ve hemen her yerde İTC adayları kazandı. 

Bunun üzerine muhalefet seçim sonuçlarını gayrimeşru ilan ederken; ordu içinde Halâskâr Zâbitân adıyla, İTC iktidarına son vermeyi hedefleyen bir örgüt ortaya çıktı. 16 Temmuz 1912'de, Halâskâr Zâbitân grubunun muhtırası üzerine Said Paşa başkanlığındaki İTC kabinesi istifa etmek zorunda kaldı.

Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın kurduğu Büyük Kabine, İTC egemenliğine son vermeyi hedefliyordu. Bu amaçla öncelikle Şubat 1912'de yapılan seçim iptal edilerek meclis feshedildi.

Ekim 1912'de çıkan Birinci Balkan Savaşı'nın kısa zamanda hezimete dönüşmesi üzerine şiddetli bir milliyetçilik politikası benimseyen cemiyet; yenilginin suçunu hükûmete yükledi. 

23 Ocak 1913 tarihinde Enver Bey öncülüğünde silahlı bir grubun Bâb-ı Âli'de toplantı halindeki hükûmeti basması, Harbiye Nazırı Nâzım Paşa'yı öldürmesi ve sadrazam Kâmil Paşa'nın kafasına silah dayayarak istifaya zorlaması ile İttihat ve Terakki, askerî darbe ile iktidarı ele geçirdi.

Cemiyet iktidarı ele geçirdikten sonra yine kendi hükûmetini kurmadı ve Mahmud Şevket Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Ancak 11 Haziran 1913 tarihinde Mahmut Şevket Paşa'nın bir suikasta kurban gitmesi üzerine cemiyet, iktidarda ağırlığını koydu.

Düzenlenen kongrede artık hükûmeti denetleyen bir örgüt değil, iktidar partisine dönüşmeye karar verildi. Fırka reisi Said Halim Paşa sadrazamlığında kapsamlı bir diktatörlük yönetimi kuruldu. Mahmud Şevket Paşa suikastı ile ilgili görülen 24 kişi idam edildi, cemiyete muhalif 250 dolayında kişi Sinop'a sürüldü; muhalif gazeteler kapatıldı.

Cemiyetin ileri gelenlerinden Enver Bey'in I. Balkan Savaşı'nda kaybedilen Edirne'yi geri alması ile cemiyetin saygınlığı yeniden arttı. Harbiye Nazırı olarak atanan Enver Paşa, Talat ve Cemal Paşa ile birlikte partinin önderi oldu.

İktidar partisi olarak İttihat ve Terakki Fırkası

İttihat ve Terakki Fırkası bir iktidar partisi olarak yönetimde bulunduğu dönemde milliyetçi ve Batı yanlısı bir siyaset izledi. Eğitimin çağdaşlaşması, hukukun laikleşmesi için çalışıldı. 

Türk Ocağı gibi milliyetçi kültür derneklerinin kurulmasını, girişimciliği ve kooperatifçiliği destekledi. 1914 seçimlerini ezici bir şekilde kazanan parti, Almanya ile askeri bir yakınlaşma başlattı. Enver Paşa'nın Alman yanlı siyaseti fırkanın siyasetini de doğrudan etkiledi.

I. Dünya Savaşı Yılları

Cemiyetin üst yönetimi ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914 tarihinde hükûmete ve padişaha haber vermeden imzalanan ittifak antlaşması sonucunda Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'na Almanya safında katıldı. Bu olay cemiyet içinde eleştirilere ve bölünmeye yol açtı. 

Cavid Bey, Ahmed İzzet Paşa, Çürüksulu Mahmud Paşa gibi önemli İttihatçılar hükûmetten ve askeri görevlerinden ayrıldılar. Fethi Bey, Rauf Bey, Mustafa Kemal gibi bazıları da görevde kalmakla birlikte Enver Paşa başkanlığındaki cemiyet yönetimine karşı çeşitli derecelerde tavır aldılar.

Savaş sırasında Talat Paşa sadrazamlığa getirildi. Harbiye nazırı ve başkomutan Enver Paşa'nın komutasındaki ordunun savaşın ilk aylarında Sarıkamış'ta, daha sonra ise Filistin'de ve Irak'ta ağır yenilgiler alması ve Enver Paşa'ya yakınlığıyla tanınan İaşe Nazırı Topal İsmail Hakkı Paşa'ya atfedilen büyük yolsuzluklar rejimi yıprattı.

İttihat ve Terakki'nin sonu

I. Dünya Savaşı'ndaki yenilginin kesinleşmesinden sonra Talat Paşa hükûmeti 8 Ekim 1918 tarihinde istifa etti. 1 Kasım'da yapılan olağanüstü kongrede İttihat ve Terakkî kendini feshederek Teceddüd Fırkası adıyla yeni bir parti kurulmasına karar verdi.

Enver, Talat ve Cemal Paşa, 1 Kasım'ı 2 Kasım 1918 tarihine bağlayan gece Alman torpidobotu R-1 ile İstanbul'dan ayrılarak 3 Kasım 1918 tarihinde Sivastopol'a ulaştı.

İttihat ve Terakki ve Millî Mücadele

İttihat ve Terakki'nin on yıl süren bir etkinliği vardı (1908-1918). Cemiyet bu süreçte yaklaşan yenilginin farkında olduğu için ulusal bir direniş cephesi yaratmak istedi. 

Kimi İttihatçı millî mücadelenin İttihatçı rolünü savunurken ve bu yönde bir algı yaratılırken Milliyetçiler bu vurgulamaları 4 Eylül 1919'da Sivas Kongresi'nde reddetti. Böylesi bir yön milliyetçiler için handikap yaratabilirdi. 

5 Kasım 1918'de İttihat ve Terakkî Cemiyeti kapatıldı, lakin hâlâ etkisini yitirmemişti. Mete Tunçay ve Doğan Avcıoğlu millî mücadeledeki İttihat ve Terakkî etkisine değinen bazı tarihçilerdir.

İttihat ve Terakkî'nin direniş reçetesi gizli ve aleni olmak üzere iki şekildeydi ancak resmi bir programın varlığına ilişkin kanıt henüz yoktur. İşgal tehlikesi olan yerlerde Müdâfaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetlerinin kurulmasına öncülük etti. 

Hilal-i Ahmer, Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti ve Türk Ocakları millî mücadelede katkı sağlayacak kurumlar olacaktı. Bu cemiyetler halkın maneviyatını yükseltmek isteyen İttihatçılar için ulusal bir bilincin yaratılmasına sınırlı bir etki ediyordu. 

Ahmet Rıza gibi isimler de şahsi bir ulusal blok yaratma peşindeydiler. Meclisteki Felah-ı Vatan grubu da millî mücadeleyi destekleyecekti. Ancak eylemsel olarak en büyük etkinin Karakol Cemiyeti ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan geldiği söylenebilir. 

Karakolun kurucuları arasında Kara Kemal, Kara Vasıf, Talat Paşa gibi isimler bulunuyordu. Karakol millî mücadelede silah ve insan temini konularında yararlılıklar gösterdi ve Atatürk’le de ilişki kurmuştu. Karakol ile Milliyetçiler arasında ayrılıkların da olduğu bilinmektedir. 

Celal Bayar da Karakol’un bir üyesiydi. Millî mücadeleyi destekleyen İttihatçı subaylar vardı ancak hiçbiri belirli bir İttihat ve Terakkî programının uygulayıcısı değildi. Milliyetçi subaylar ordunun terhisini erteleme, Anadolu’ya yoğunlaşma, silahların korunması ve direniş çevrelerinin oluşturulması için çabalıyordu. Milli Mücadele kadrolarının büyük bölümü eski İttihatçılardan oluştu. 

Başta Mustafa Kemal olmak üzere Rauf, Fethi, Kâzım Karabekir, İsmet (İnönü), Celal (Bayar), Adnan (Adıvar), Şükrü, Rahmi, Çerkes Reşit, Çerkez Ethem, Bekir Sami, Yusuf Kemal, Celaleddin Arif, Ağaoğlu Ahmet, Recep (Peker), Şemsettin (Günaltay), Hüseyin Avni, Ziya Hurşit Beyler gibi milliyetçi liderlerin tümü eski İttihat ve Terakkî kadroları ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri idiler. 

İttihatçı hareketin basın ve propaganda sözcülerinden Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Mehmet Akif (Ersoy), Celal Nuri (İleri), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Falih Rıfkı (Atay), Velid Ebüzziya ve diğerleri Milli Mücadele'nin de savunuculuğunu üstlendiler.

Karakol Cemiyeti’nin başının Mustafa Kemal’e “bizim başkumandanımız sizsiniz” dediği rivayet edilir. Karakol'un yerini bir süre sonra belirli bir programı olmadığından Ankara'ya bağlanan Mim Mim alır. 1920'lerde bile Enver için bazı vilayetlerde mitingler düzenlenir. 

İstanbul’un işgali de gizli/yeraltı İttihatçılar'ın daha itaatkar hale gelmesine neden oldu ve bu Milliyetçiler için önemliydi. Millî mücadele içinde olasılıkla İttihatçılardan oluşan ve antiemperyalist, İslamcı-radikalist, korporatist özellikle taşıyan bir sol kanat vardı. Mustafa Kemal de Mayıs 1921'de taraftarlarını Müdâfaa-i Hukuk grubu etrafında topladı. 

Muhalifler de Mustafa Kemal'in salahiyetlerinin sınırlandırılması için İkinci Grubu kurarak yanıt verdi. Bir yandan da Enver Paşa Anadolu'ya gelmek için uğraşıyordu ancak Karadeniz'de Milliyetçilerce engellendi. Yunan zaferi 5 Ağustos 1921'de Mustafa Kemal'e olağanüstü yetkiler tanıyan sürece kaynaklık etti. 

23 Ağustos – 15 Eylül arasında Sakarya Meydan Muharebesi Mustafa Kemal'in liderliğini teyit ettirdi. Zafer Mustafa Kemal'in liderliğini sağlamlaştırsa da siyasal muhalefet devam etti. 

Askeri kriz sonrasında Mustafa Kemal ve bazı komutanların siyasal mevkilerini korumaları, Trakya ve İstanbul henüz geri alınmamışken Mudanya'nın imzalanmasında acele edilmesi, Cumhuriyetin ilan edileceği düşüncesi, Ankara'nın sürekli başkent olacağı gibi konular gericileri ve birçok kesimi rahatsız ediyordu. Daha sonra Atatürk yurt içinde seyahate çıktı ve kamuoyunu etkilemeye çalıştı. 

Birinci Meclis'in son toplantısında, 15 Nisan 1923'te, Hıyanet-i Vataniye Kanunu kabul edilerek Dokuz Umde dışında siyaset yapmak fiilen yasaklandı. Bu kapsamda İzmir Suikastı yargılamalarının İttihat ve Terakkî'ye uzanan siyasi yönü vurgulanır.

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....