22 Ekim 2025 Çarşamba

ASKERLE GÜREŞ

Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:

— Sen güreş bilir misin? Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı. Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu: 

— Haydi, bir de benimle güreş! Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı: 

—“Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?" Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı. 

Tahsin UZER 

Kaynak: Millet Dergisi, 1946


ALÇAK GÖNÜLLÜ

Atatürk'ü, 1938 Gençlik ve Spor Bayramı günü, son defa, 19 Mayıs Stadyumu'nda gördüm. Şeref tribünü kapısında -o zaman küçük bir çocuk olan kızıma o günün anısı olan rozetini taktırmayarak bir şeyler söylüyordu. Zayıf ve yorgundu. 

Kızımdan Atatürk'ün kendisine neler söylediğini sordum: 

- Rozette resmim varmış, nasıl takarım? dedi. 

Zeki ve alçakgönüllü Atatürk rozetteki resmi görmüştü. Bu, O'nun stadyuma ilk ve son gelişi, sanki gençliğe vedası oldu. 

Nasuhi BAYDAR 

Kaynak: Tan Gazetesi, 10.11.1946

17 Ekim 2025 Cuma

Liberal Kemalizm (Liberal Atatürkçülük)

Liberal Kemalizm veya liberal Atatürkçülük, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu ideolojisi olan Kemalizm ile liberal sosyal tutumun bir arada savunulması görüşünü ifade eder. Ahmet Ağaoğlu'nun liberal perspektiften Kemalizm yorumu olarak tanımlanabilir. Liberal Kemalistler laiklik, cumhuriyetçilik, inkılapçılık gibi Altı Ok düşüncelerini benimsemeye devam eder.

Liberal Kemalizm görüşünü ortaya atan Ahmet Ağaoğlu

Ahmet Ağaoğlu'nun ayrışması

Liberal Kemalizm, Türkiye'de Cumhuriyet'in henüz ilk dönemlerinde, Kemalist düşünceyi liberal bir açıdan Ahmet Ağaoğlu tarafından yorumlanması sonucu ortaya çıkmıştır. Ağaoğlu kendisini bir yandan "inkılapçı ve Kemalist" olarak tanımlarken diğer yandan bir "liberal Kemalizm" düşüncesi geliştirmeye çalıştı. 

Cumhuriyet Halk Fırkası'nın içinde bireysel özgürlüklerin savunucusu olan Ağaoğlu, fırkanın bazı politikalarına eleştiriler getirdi. II. ve III. dönemde de Kars milletvekili olarak TBMM’de yer aldı. 

Daha sonra Ağaoğlu, liberal temelli düşünceleri ile CHF'den uzaklaşarak Atatürk'ün isteği üzerine Serbest Cumhuriyet Fırkası'na katıldı ve SCF'nin önemli isimlerinden, hatta partinin ideoloğu olarak tanımlandı. Serbest Cumhuriyet Fırkası kapandıktan sonra CHF'ye tekrar dönmemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında çokça görülen aydın siyasetçi modelinin önemli temsilcilerinden birisi olan Ahmet Ağaoğlu’nun düşünce ve siyasî hayatında bireycilik anlayışının önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. 

Modernleşme, toplum, demokrasi, özgürlük ve iktisatla ilgili görüşlerini bireycilik düşüncesi çerçevesinde değerlendirmektedir. Gerek ülkedeki gerekse dünyadaki genel siyasî havaya bakıldığında Ağaoğlu’nun bu yaklaşımın oldukça istisnai bir nitelik taşıdığı açıktır. 

Liberalizmin entelektüel ve siyasi camialarda itibarını hızla kaybettiği bu yıllarda Ağaoğlu, yeni devletin güçlü ve sağlıklı şekilde varlığını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için siyasi, iktisadi ve içtimai manada liberal ilkelerin esas alınması gerektiğini ısrarla savunmaktadır.

Liberal Kemalizm ve demokrasi

Liberal Kemalizm'in kurucusu Ahmet Ağaoğlu’nun, demokratik yönetim anlayışını en uygun sistem olarak görmesinde demokrasi ve liberalizm arasında güçlü bir bağ olduğuna inanmasının önemli bir yeri olduğu aşikârdır. Ağaoğlu'na göre demokrasi, her türlü kabiliyetin gelişimine engelsiz sahalar açan bireysel özgürlük temeli üzerine kurulmuştur.

Ağaoğlu, bireysel özgürlükler kadar serbest piyasa sistemi ve demokrasi arasında da doğrusal bir ilişkinin varlığını belirtmiştir. Bu düşüncesini doğrulaştırmak amacıyla, Sovyet Maarif Komiseri Lunatcharsky’nin Bolşevikler’e hitap ederek söylediği; “Unutmayalım ki siz henüz hiçbir şey yaratmadınız. 

Bugün kullandığımız aletler, faydalandığımız cihazlar ve ilimler burjuva kültürünün mahsulüdür!” sözlerini göstererek, demokrasiye karşı çıkanların demokrasi ve ekonomik gelişim arasındaki olumlu ilişkiyi görmesinin gerektiğini ifade etmiştir. 

Demokratik yönetim şeklini doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi şeklinde tasnif eden Ahmet Ağaoğlu'nun demokrasi anlayışı, temsili demokrasi anlayışına dayanmaktadır. Onun bu tercihine ilişkin gerekçesi, doğrudan demokrasinin uygulanmasının teknik imkansızlığı kadar, Türk halkının demokratik yeterliliği konusunda duyduğu şüpheleri de içerir niteliktedir. 

Ağaoğlu, bir milletin veya topluluğun yönetme gücünü doğrudan doğruya eline almasının mümkün olmadığını belirterek, döneminin dünya üzerinde kabul gören demokrasi anlayışının da bu ilkeyi temel aldığını söylemektedir.

18 Temmuz 1922'de Hakimiyeti Milliye gazetesindeki yazısında da toplumun demokratik anlayışının gelişimi için yapılması gerekenlere değinmektedir. 

Ağaoğlu, demokrasinin iyi şekilde gelişebilmesi için öncelikle toplum ile yeterli derecede irtibat kuramayan aydınları eleştirerek, onların üstlenmesi gereken rolü şu sözleriyle ifade etmektedir: “Köylü ne libasımızdan, ne kıyafetimizden, ne dinimizden, ne âdetimizden, ne kitabımızdan, ne yazımızdan anlar, biz ve onlar tamamen başka insanlarız”.

Bu farklılığın giderilememesine aydın kesimi ile halkın arasındaki kapatılamayan derin uçurumun sebep olduğunu ve bunun da suçlusunun yine Türk aydınları olduğunu belirtmektedir. 

Ona göre, eğer Türkiye'de halkın temsiliyetine dayalı demokratik bir sistem var olacaksa aydın kesiminin de düşünce, söz ve davranışında toplumun çoğunluk kesimini teşkil eden köylü ve çiftçiyi esas alan bir yaklaşım göstermesi gerektiğini söylemektedir. Halkın iradesinin tercümanı olmaktan uzaklaşmış bir sistemin ise demokrasi olarak değil, tam tersine baskı, zorbalık ve gasp idaresi olarak görüleceğini ifade etmektedir.

Ağaoğlu bu elitist düşüncesine rağmen demokrasinin belli bazı kıstaslara sahip olmasının önemli olduğunu söylemektedir. Demokrasinin tanımını yaparken bile onun hangi şekli şartlara tabi olduğunu dile getirmektedir. 

Ağaoğlu'nun saydığı şekli şartlar göz önüne alındığında, aydın kesime biçilen role rağmen, yine de bireyi baz alan bir demokrasi anlayışına sahip olduğu görülmektedir. Bu anlayıştan hareketle, demokraside çoğunluğun hâkim olması, bu çoğunluğun taşıdığı zihniyet ve düşünme tarzının itibar görmesi, çoğunluğun ihtiyacının tatmin edilmesi ile çoğunluğun beklentilerinin ve arzularının millet hayatının üzerinde etkili olması şeklinde tanımlamaktadır. 

Bununla birlikte yönetici azınlığın belirlenmesi sürecinde örgütlenme ve yarışma özgürlüğü yani çok partili siyasi yapı öngörmektedir. Ona göre, yaşadığı yıllarda Türk toplumunun geri kalmasının sebeplerinden bir diğeri de rekabet ortamının yokluğudur. Siyasi partiler ne kadar artar ve çeşitlenirse, o kadar görevlere layık olan kişilerin yetişeceğini ve memleketin hayatının gelişeceğini ifade etmektedir.

Liberal Kemalizm ve bireycilik

Ahmet Ağaoğlu'nun yazmış olduğu eserlere bakıldığında benimsediği bu bireycilik modelinin liberal bir içeriğe sahip olduğu görülmektedir. Bireyi diğer kolektif bütünlerden zihnî ve ahlâkî anlamda yukarıda kabul eden liberalizme göre aklın sahibi ve bunu kullanma beceresine sahip olan birey, kendi varlığı ve geleceğiyle ilgili kesin kararı verecek olan özgür bir varlığa karşılık gelmektedir. 

Bireyin sahip olduğu bu hususun insanların kendi hayatlarına olduğu gibi sosyal hayata da olumlu etkileri olmaktadır. Böylelikle birey davranışlarının ahlâkî sorumluluğunu üstlenmesi sonucunda sorumluluk sahibi bir varlık olmakla birlikte kendi iradesi doğrultusunda davranışlarını tatbik etmesi sonucunda sosyal hayatta bedensel ilişkilerin daha sağlıklı bir şekilde oluşmasını ve bu duruma güvenerek sosyal yapının sağlamlığını ve gelişmesini kuvvetlendirmektedir.

Bireyin kişisel ve sosyal alanlardaki gelişimine yapılan bu liberal vurgudan hareketle Ahmet Ağaoğlu da Türk siyasetinin sosyal yapısının yeniden kurulmaya çalışıldığı bir dönemde yeni yönetici kadronun pratik edeceği politika ve metotları liberal bireycilikten istifade etmek suretiyle belirlemesi gerektiğine inanmaktadır.

Ahmet Ağaoğlu, siyasetçi olmasının da etkisiyle, liberal bireyciliğe ait bu kabullerini detaylı teorik tartışmalardan çok sosyal hayatta ve siyasette sorun olarak saydığı pratik meseleler üzerinden ele almaktadır. Kendi yaşadığı dönemden yüz yıl önce tartışılmaya başlanan “Türkiye neden Batı’nın gerisinde kaldı?” ve “Türkiye’nin ilerlemesi için neler yapması gerekiyor?” şeklindeki sorulara yanıtlar aradığı ve çözümler sunduğu görülmektedir. 

Böylelikle yeni bir siyasî ve sosyal düzen kurmayı hedefleyen Türk modernleşmesinin ancak liberal bir anlayışı esas alması durumunda başarıya ulaşacağına inanmaktadır.

Ahmet Ağaoğlu, liberal bireycilik hakkındaki görüşlerini izah etmeden önce Türk ve Batı toplumlarının zihniyetleri ve yaşayış tarzlarını karşılaştırma olarak ele almaktadır. Türkiye'nin siyasî ve ekonomik yapısının dönüştürülmesi gerektiğine inanmasının da etkisiyle, döneminin birçok modernist düşünürü gibi, Osmanlı'nın toplumsal yapısıyla hesaplaşarak kendi fikirlerinin altyapısını oluşturmaktadır. 

Ona göre kuvvetli toplumlar yalnızca kuvvetli bireylerin olduğu sosyal yapılara karşılık gelmektedir. Bu sebeple Batı'nın modern dönemde gösterdiği siyasî ve ekonomik gelişimin temelinde bireyin başlı başına bir değer olarak korunmasının yer aldığını düşünmektedir.

Ağaoğlu'na göre Batı dünyası siyasî, sosyal, estetik ve fikrî gücünü bireyi kuvvetlendirmesi sayesinde sürdürmektedir. Bu gelişmenin oluşmasında ise birey ile bireyin içinde yaşadığı toplum arasında kurulan olumlu irtibat bulunmaktadır. Toplumun genel yapısı bireye belirli bir ilham vermenin karşılığında bireyin üretkenliği neticesinde çok daha fazlasını ondan geri almaktadır.

Bireyin böyle bir siyasî ve hukukî koruma altına alınması sayesinde Batılı ülkeler kendi insanlarının becerilerinden azami ölçüde istifade etmektedir. Bireye yüklenen anlamı ve değeri Batı ve Doğu toplumlarının ayırt edici hususu olarak değerlendiren Ağaoğlu, Batı toplumlarının baş döndürücü bir gelişim yaşarken Doğu toplumlarının güçlerini yitirmesinin esas sebebini de bireye verilen bu değer farklılığına dayandırmaktadır. 

Batı'da bireycilik ve özgürlük düşüncelerine dayalı bir sistem inşa edilirken, Doğu'da ise tam tersine bireyin hem maddî hem de manevî bakımdan gelişmesine müsaade edilmediğini belirtmektedir.

Ağaoğlu, bütün Doğu toplumlarında olduğu gibi, Osmanlı toplumunun geleneksel düşünme ve yaşama şeklini bireyin gelişimi önündeki en büyük engel olarak tanımlamaktadır. Osmanlı'nın bu geleneksel yapısını Batı karşısında geri kalmasının en önemli nedenleri arasında görmektedir. Bu anlayış ve davranış şekli değişmeden Türkiye'nin siyasî, ekonomik ve sosyal yapısının tam manasıyla değişmeyeceğini ifade etmektedir. 

Ahmet Ağaoğlu, bireyciliğin önemini sıklıkla vurgulamasının yanı sıra, Osmanlı toplumunda bireyciliğin ortaya çıkmamasının nedenlerini detaylı şekilde değerlendirmektedir. Ağaoğlu'nun Türkiye'nin gelişmesi ve kalkınması konusunda kilit role verdiği bireyciliğin Türk toplumunda neden ortaya çıkmadığına ilişkin durum tespiti ve değişiklik teklifi bu sözleriyle belli olmaktadır:

Cahil, kendisinin köle olduğunu bilen ve bu köleliğe tevekkül ve rıza ile kendisini teslim eden bir kadının etrafında büyüyen, ailesi içinde maddî kuvvetin timsali olan babasının -haklı olsun olmasın- her hususta üstün, galip ve hakim olduğunu devamlı olarak seyreden, dışarıdan insanların evinin duvarları, pencerelerinin kafesi, perdeleri, annesinin çarşafı ve peçesi, babasının selamlığı ile ayrılmış olan bir çocuğun ruhunda ferdiyet denilen olayın en menfi tarafları ta çocukluğundan ziyadesiyle gelişmeye başlamaz mı? 

Bizdeki ruhî kusurların kaynağını işte şu geçirdiğimiz çocukluk günlerinde ve o devrin aile etkilerinde aramalıdır. Hayatın en önemli kısmı olan bu devrede alınmış olan etkiler, hayatımızın sonuna kadar bizi takip eder.

Ağaoğlu, Türkiye'nin toplumsal yapısının neredeyse bütün ana unsurlarını bu sözleriyle eleştirir durumdadır. Aile içinde kadın ve erkek arasındaki ilişki biçimi, bu ilişkiden çocukların zihnî ve ahlâkî gelişimine etkisi, Türk evinin dış ve iç mimarî özellikleri ve de kadınların giyim ve kuşamları bu sert eleştirilerden nasibini almaktadır. 

Elbette bu eleştiriler sadece aile hayatıyla sınırlı kalmamaktadır. Ona göre mevcut eğitim anlayışı, eski hükûmet sistemi, dinî anlayış ve edebî ürünler de Türk toplumundaki bireysel erdemlerin yok olmasının ana sorumluları olarak sayılmaktadır.

Ahmet Ağaoğlu, Türkiye'nin gelişmesi ve kalkınmasının bireyi koruyan ve ona özgür hareket alanı sağlayan siyasî ve sosyal bir yapının kurulmasıyla mümkün olacağını ifade etmektedir. Bu yapının kurulması ise bireye ait özgürlüklerin kabul edilmesiyle mümkün olacaktır. 

Ağaoğlu, birçok yazısında, bir siyasi sistemin hayat hakkı, fikir ve eylem özgürlüğü ile bireylerin kişiliklerini geliştirme hakkı başta olmak üzere bireysel özgürlükleri garanti alan bir yapıda oluşması gerektiğine işaret etmektedir.

13 Ekim 2025 Pazartesi

BUNLAR YAZILMAZSA BEN ANLAŞILAMAM

BUNLAR YAZILMAZSA BEN ANLAŞILAMAM 

Yazar ve Gazeteci Falih Rıfkı Atay Atatürk'le ilgili bir anısını anlatıyor:

"Coşkun ve cümbüşlü bir geceden sonra, Çankaya'daki evine gitmiştim. Kendisine dedim ki:

— Şimdiye kadar sizin için ecnebi dillerde yalnız Frenkler yazdılar. Biz yanınızdayız. Sizi onlardan daha iyi tanıyoruz. Müsaade eder misiniz, Yakup Kadri ile ben hayatınız ve eserleriniz hakkında bir kitap hazırlasak?

Bilardo istekasını bırakarak yüzüme baktı:

— Dün geceyi yazacak mısınız?

— Canım efendim, bu kadar hususiyetlere girmeye ne lüzum var?

— Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılamam ki..."

Yorgunluk

YORGUNLUK 

İzmir Zaferi'nden sonra trenle Ankara'ya dönmüştü. Vali daha önceki istasyonlardan birinde kendisini karşılamaya gitti. 

— Nerededir? diye sordu.

— Daha giyinmedi... dediler.

Vali Atatürk'ün ahbabı idi. Biraz teklifsizliğe vurarak kompartıman kapısına kadar gitti. 

— Büsbütün çıplak değilsiniz ya efendim... dedi.

— Hayır ceketsizim. İçeri girdi, 

Atatürk,

— Uyuyamadım, dedi, battaniye yastık koymamışlar. Koluma dayandım, ağrıdı. Ceketimi yastık yapayım dedim, üşüdüm. Uyuyamadım, kalktım.

— Peki, ama efendim niçin haber vermediniz? 

Gülümseyerek cevap verdi. 

— Hepsi de benim kadar uykusuzdurlar. Rahatsız etmek istemedim.

Falih Rıfkı Atay

7 Ekim 2025 Salı

Mecdi Boysan (Mustafa Mecdi Nizami Baysan)

Mustafa Mecdi Nizami Baysan (1886, Gümülcine - 25 Aralık 1956, Ankara), Türk iş insanı, CHP Edirne eski milletvekili.

Tarım, ticaret, taahhüt ve sanayi ile uğraştı. V. dönem TBMM'de Edirne milletvekili olarak görev yaptı. Mustafa Kemal Atatürk'ün kızkardeşi Makbule Hanım ile evli idi.

Yaşamıü

1886 yılında Gümülcine'de doğdu. Babası Ömer Hamdi Bey, annesi Nazmiye Cemile Hanım'dır.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'de Millî Mücadele'nin başladığı dönemde İstanbul'da, Mustafa Kemal Paşa'nın kızkardeşi Makbule Hanım ile evlendi. Milli Mücadele yıllarında İstanbul ile Ankara arasında gidip gelerek haberleşme sağladı; ordunun gereksinimi olan tayyare bezi, telefon teli, sırt çantası, kaputluk bez, fişek gibi maddelerin temini konusunda çalıştı; akaryakıt ticareti yaptı.

1924'te Kemerburgaz'a bağlı Alibeyköy'de bir çiftlik kurarak arıcılık, sütçülük, tavşancılık, fidancılık, sebzecilik ve meyvecilik ile uğraştı. 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye İş Bankası, Türk cam sanayiini kurmakla görevlendirilmişti. Mecdi bey, Şişe ve Cam Fabrikası Şirketi'nin İdare Meclisinde yer aldı. Soyadı Kanunu çıktığına "Boysan" soyadını aldı.

1935 genel seçimlerinde 360 oy alarak Cumhuriyet Halk Partisi Edirne milletvekili seçildi. Mecliste iktisat encümeni üyesi oldu. Yurtdışından getirilecek radyolarla yedek parçaların vergi ve resimden muafiyetleri hakkında bir kanun teklifi vardır. 1939 yılında milletvekilliği sona erdi.

1946 yılında Makbule Atadan'dan ayrılan Mecdi Boysan, 25 Aralık 1956 tarihinde 70 yaşında iken öldü. Fransızca, Almanca, Rumca ve Arapça bilirdi.


3 Ekim 2025 Cuma

Çankaya Köşkü (1935)

Çankaya Köşkü (1935)

Çankaya Köşkü, Türkiye'nin başkenti Ankara'da 1923-2014 yılları arasında cumhurbaşkanlarının ikamet ettiği komplekstir. 

2014 yılından itibaren cumhurbaşkanlığı resmî konutunun Cumhurbaşkanlığı Sarayı olmasıyla, başbakanlar tarafından kullanılmaya başlandı. 

2017 Anayasa değişikliği referandumunun ardından yapılan 2018 genel seçimleri ile birlikte köşk, başbakanlık makamının kaldırılmasıyla kurulan cumhurbaşkanı yardımcısı makamı tarafından kullanılmaya başlandı.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı forsu

Köşk, Ankara'nın merkezi olan Kızılay Meydanı'nın yaklaşık 5 kilometre güneyindedir ve rakımı 1.071 metredir. Çankaya Köşkü, 1,77 km² büyüklüğünde bol ağaçlı ve halka kapalı bir arazi içinde kuruludur.

Yapılar

Müze Köşk

Atatürk Müze Köşkü olarak adlandırılan bina, Cumhurbaşkanlığı kompleksi içindeki ilk yapıdır.

Mustafa Kemal Atatürk'ün köşkün kütüphanesinde çalışırken çekilmiş bir fotoğrafı, 16 Temmuz 1929

Ankaralı bir Ermeni tüccar tarafından 1800'lü yılların son çeyreğinde yaptırılan ve sonrasında kentin zengin ailelerinden Bulgurzadeler'in eline geçen Kasapyan Köşkü olarak bilinen bağ evi, Ankara Müftüsü Rifat Efendi'nin gayretleriyle halk arasında toplanan 4500 lira bağış sayesinde Bulgurzade Tevfik Efendi'den alınır ve Mustafa Kemal'e hediye edilir. Mustafa Kemal, Ziraat Mektebi ve Direksiyon binasından sonra, Ankara'daki yıllarını 1921 yılında yerleştiği bu bağ evinde sürdürür.

Atatürk, bugün müze olan Köşkte, 1921 ile 1932 yılları arasında kaldı. Annesi Zübeyde Hanım ve eşi Latife Hanım da bir süre burada oturdular. Kasapyan Köşkü, 1924 yılında Mimar Vedat ve Mimar Arif Hikmet Beylerin yaptığı ilavelerle bugünkü durumuna getirildi.

Müze Köşk'ün methal taşlık olarak anılan girişinden hole geçilir. Ortasında bilardo masası, tam karşı köşede piyano bulunan hole açılan üç kapıdan sağdaki ile yeşil salona, karşıdaki ile yemek salonuna, soldaki ile ise elçi kabul salonuna geçilir. Yine solda, üst kata çıkan merdivenler bulunur. Üst katta ise geniş bir sofa, çalışma odası, kütüphane, yatak odası, oturma odası ve banyo vardır.

Mustafa Kemal Atatürk, ziyaretçilerini, büyükelçileri, yerli yabancı misafirlerini, gazetecileri bu küçük Köşk'te kabul eder ve ağırlardı. Dünya'da tarihi değeri olan pek çok bina, ünlerini büyüklüklerine ve mimarlarına borçludurlar. İlk Çankaya Köşkü'nün ise maddi bir büyüklüğü olmadığı gibi, mimarı da belli değildir. Atatürk'ü izleyen Cumhurbaşkanları da Çankaya'daki yeni Pembe Köşk'te günün ihtiyaçlarından doğan küçük değişikliklerle, Atatürk'ten gelen yaşayışı sürdürmüşlerdir.

Pembe Köşk

Bakınız : Pembe Köşk (Çankaya Köşkü)
Çankaya Köşkü, Müze Köşk'ün hemen sağ tarafında ve onun bittiği yerde başlayan sütunlu, pembe tarihi bir yapıdır.

Yapımına 1931 yılında başlanılan ve ilk yıllarda Yeni Köşk olarak da adlandırılan Çankaya Köşkü 1932 yılı ekim ayında tamamlandı.

Pembe Köşk'ün üç cephesi de Ankara taşı ile çevrilidir. Alt katı bodrum ve genişçe bir teras üzerine iki kat olarak inşa edilen Çankaya Köşkü'nün birinci katı, çalışma ve misafirlerin kabulleri, üst katı ise ikametgâh için düzenlenmiştir. Çankaya Köşkü'nün çalışma ve kabul salonlarının bulunduğu birinci katına, binanın her dört cephesindeki kapılarla da giriş yapılabilmektedir.

Türk Bayrağı'nın dalgalandığı büyük gönder, Köşk'ün sağ ön tarafında ve Gül Bahçesinin duvarlarının başladığı köşededir. Çankaya Köşkü'nün günlük kullanım kapısı, 19 taş basamaklıdır. Terasında köşeli küçük havuz ile bir çiçek bölümü vardır. Yabancı Devlet Başkanları'nın Köşk'ü ziyaretlerinde ise, ön cephedeki geniş merdivenler ile aynalı salonun terasa açılan kapısı kullanılmaktadır.

Camlı Köşk


Çankaya yerleşkesi içinde Atatürk'ün anısını yaşatan üçüncü bina olan Camlı Köşk, 1935 yılında Atatürk tarafından kız kardeşi Makbule Atadan'ın ikameti için yaptırılmıştır.

Mimar Seyfi Arkan tarafından yapılmış, 1936 yılında tamamlanarak hizmete açılmıştır. Tek katlı bir yapı olan Camlı Köşk, 1951-1954 yılları arasında Türkiye'yi ziyaret eden yabancı Devlet Başkanlarına ikametgâh olarak tahsis edilmiştir. 1954-1970 yılları arasında Başbakanlık ve Senato Başkanlığı ikametgâh olarak kullanılmıştır.

1985 yılında yeniden düzenlenmiş, 1994'te restorasyonuna başlanmış olan Camlı Köşk, restorasyon çalışmaları tamamlandıktan sonra, 1996 yılı başında tekrar yabancı Devlet Başkanlarını konuk etmek üzere kullanılmaya başlanmıştır.

Başyaverlik Binası

Başyaverlik binasının yapım tarihine ilişkin kesin bir bilgi yoktur. Kimi kayıtlarda 1922'de yapıldığının belirtilmesine karşın 1924 yılına ilişkin bir anı kitabında "Yaveran Binası" olarak belirtilen fotoğraftaki bina ile bugünkü bina arasında bir ilişki bulunmamaktadır.

Tek katlı kâgir bir bina olan Başyaverlik binasının pek çok restorasyon ve onarım geçirdiği, kimi bölümlerin sonradan eklendiği anlaşılmaktadır. Yine binanın arkasındaki bir taşlıkta 1928 tarihinin yazılı olduğu, ancak bunun, binanın yapımı sırasında mı yoksa bir restorasyonda mı yazıldığı bilinmemektedir.

Hizmet Binası

Cumhurbaşkanlığında mevcut binaların ihtiyacı karşılamaması üzerine yapılmıştır. 4 Nisan 1986 günü temeli atılan bina 1993 yılında hizmete açılmıştır. Projesi mimarlar Mustafa Aytöre ve Orhan Genç tarafından hazırlanan binada; toplantı, kabul ve resepsiyon salonları bulunmaktadır.

Sığınak

Çankaya'da bir atom sığınağı da yer alıyor. 1940'lı yıllarda İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde inşa edilen sığınak, köşk binasının 50 metre arkasında yer alıyor.

Çelik bir kapıdan girilen sığınak, Ankara'ya muhtemel bir nükleer saldırı durumunda Cumhurbaşkanının çalışacağı mekân olarak planlandı. Her türlü ayrıntının düşünüldüğü bölmede mütevazı bir banyo, masalara yerleştirilmiş küçük kuru çiçekler, banyo terlikleri ve 1940'lı yıllardan kalma bir barometre var.

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel sığınağa hiç girmemesini geçmişte istismar edilmesine bağlarken, onun bahsettiği dönem İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde yaşanan II. Dünya Savaşı günleriydi. Demirel, halkın tepesine bomba atılacağı bir ülkede "Cumhurbaşkanı Çankaya'da sığınak buldu." diye laf çıkmasının kendisini o güne kadar sığınağa girmemeye yönelttiğini belirtti.

Piramit Salon

Çankaya Köşkü'nün en yeni salonu 22 Kasım 1999'da açılan ve tam bir teknoloji harikası olarak tanımlanan Piramit Salon'dur. ABD Başkanı Bill Clinton'ın Ankara ziyaretine teknik aksaklıklardan dolayı yetişmeyen Piramit Salon'un ilk misafiri Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari oldu.

Salonda simultane tercüme için gereken araçlar, ses cihazları ve kameralar bulunuyor. Duvarları ses yalıtımı için özel olarak kaplandı. Kırmızı rengin hâkim olduğu salonda kameraların rahatça çekim yapabilmeleri için ayrı bir de bölüm oluşturuldu.

Günümüzdeki durumu

Bakınız : Cumhurbaşkanlığı Sarayı (Türkiye)

10 Ağustos 2014 tarihinde 12. Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanlık binası olarak tasarlanan ve 1150'den fazla oda bulunan Atatürk Orman Çiftliği'nde yapılan binanın "Cumhurbaşkanlığı Sarayı" olduğunu açıkladı.

Çankaya Köşkü'nün ise Başbakanın yeni makamı olacağını açıkladı. Başbakan, Çankaya Köşkü'nü sadece makam ve özel davetlerde kullanmaktaydı. Başbakanlık yardımcıları Başbakanlık Merkez Binası'nda kalmaya devam etmekteydi.

Günümüzde yapı, 10 Temmuz 2018 tarihinden itibaren Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından resmî ikametgâh olarak kullanılmaktadır. Güncel olarak Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı tarafından resmi olmasa da halen kullanılmaktadır.

Ayrıca bakınız

  • Cumhurbaşkanlığı Sarayı
  • Huber Köşkü
  • Vahdettin Köşkü
  • Dolmabahçe Sarayı Çalışma Ofisi
  • Yıldız Sarayı
  • Cumhurbaşkanlığı Ahlat Köşkü
  • Cumhurbaşkanlığı Marmaris Devlet Konukevi

2 Ekim 2025 Perşembe

Önceden Yapılan Bir Uyarı Ama….

Çanakkale Savaş sırasında Mustafa Kemal Nablus Karargahı ‘nda ikinci defa 7 nci Kolordu Kumandanı olduğu yıllarda yaşanan bu olayı kendisi daha sonra şöyle anlatmıştır:

- “Bir gün Erkanı Harbiye Reisi bana o günkü raporlarını okudu. Basit raporlardı, her zamanki gibi… Yalnız bu raporlarlar içinde bir nokta dikkatimi çekti…”

Evet görünürde hiç bir sonuç çıkartılamayacak bu rapordan Mustafa Kemal inanılmaz bir sonuç çıkartmış ve çok değil bir veya iki gün sonra İngilizler’in büyük taaruzu başlamıştır. Bundan sonrası Mustafa Kemal’in kendi ağzından;
- “Yataktan kalktım, giyindim. İş odasına girerek bir muharebe emri yazdım."
Emirde şunlar yazıyodu:
“Düşman 19 Eylül akşamı taaruz edecektir.”
“Sonra bu emre alınması gereken tedbirleri ilave ettim. Bu emri Grup kumandanı olan Liman Fon Sanders Paşa’ya da gönderdim. Çok hürmet ettiğim bu zat, benim raporuma gülmüş ve ‘ihtiyattan zarar gelmez” diye bana da bir şey söylemeye lüzum görmemiş”.

19 Eylül gecesi kolordu kumandanları telefon başında çağırarak verdiği emirlerin ve alınması gereken tedbirlerin yerine getirilip getirilmediğini sordu. Kendisine tüm tedbirlerin alındığı bildirildi.
Ancak ne yazık ki, kolordu kumandanları da böyle bir emri ciddiye almamışlar ve gerekli hiç bir önlemi almamışlardı. Mustafa Kemal gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığını öğrenmek için bir müddet sonra telefon açtı…

Olayın sonucunu yine Mustafa Kemal’den dinleyelim:
“Ben daha telefon konuşmamı bitirmeden, düşman topçusu muharebe hattımız üzerine ateş etmeye başladı. Gece muharebe ile geçti. Benim ordumun sağ cenahındaki ordu yarıldı, esir oldu ve boş kalan cepheden geçen düşman süvarileri Leyman Fon Sanders’in karargahına bastı. Hakikat anlaşılmıştı. Fakat neye yarar…”

SEVGİLİ ATAM


Sana bu hitabeyi 33 yaşına girmiş,
Gelecek güzel günlerden çoktan umut kesmiş,
Temel eğitimini tamamlamış,
Ve ancak şimdilerde seni tanıyabilmeye başlayan,
Türk istikbalinin evlatlarından biri olarak yazıyorum.
Seni ilk gördüğüm günü dün gibi hatırlarım.
İlkokul birdim. Miniciktim.
Elimde beslenme çantam,önlüğümün cebinde annemin sevgisi, sınıfımda bilim öğrenecektim.
Karatahtanın dört parmak üzerine ortalanmış çerçevenin içinden bana bakıyordun
Bakışların keskindi.
ABC'den sonra ilk öğrendiğimdin; Mustafa Kemal'din. Çocuktum...

Bana, bize, tüm dünya çocuklarına bayram armağan etmiştin.
Armağanını, uygun adım sol-sağ-sol-sağ-sol-sağ-sol Kutladık...
Kaçımızın ayağı su toplamıştı,kaçımız bayılmıştık...
Biz bayramlarda ağlayan çocuklardık. (Ne zaman salıncakta sallanan fotografını görsem, geçen 23 Nisan'lara yanarım.)

Ortaokul ve lisede hep seni anlattılar bana...
Dünyaya ancak yüz yılda bir gelen dahiydin...
Şahin bakışların vardı,hürriyete aşıktın...
En azılı düşmanlarına karşı bile merhametliydin,
Ama savaş meydanlarında karşında kimse duramazdı.
Aslandın, kaplandın, kartaldın,panterdin...
Özgür geleceklere açılan pencereydin.

Sözün özü benim sevgili atam;
Kodumu oturtan milli eğiticiler böyle anlatmışlardı.
Beni milli bir şekilde eğitenler,
Failatün, failatün, failatün,failün ölçü sistemini,
Niagara Şelalesi'nin yükseklik ve debisini,
Yes, it is a pencil demesini,
Deli İbrahim'in küpesini;
Bir bir kafama yerleştirdiler de;
Bana senin insan yönünü anlatmadılar.

Sigara tiryakisi olduğunu,
Rakı içtiğini,
Aşık olduğunu,
Evlendiğini,
Boşandığını,
Kim bilir kaç geceler savaş meydanlarında cesetlere bakıp,için için ağladığını,
Özlemlerini, hasretlerini,
Geleceği kazanmaya dair fikirlerini
Anlatmadılar.

Bana, bize, tüm dünya gençlerine bayram armağan etmiştin.
Armağanını, uygun adım sol-sağ-sol-sağ-sol-sağ-sol Kutladık...
Kaçımızın ayağı su toplamıştı.
Kaçımız kıçına yediği sopa yüzünden altına işemiştik.
Biz bayramlarda bunalan gençlerdik. ( Ne zaman baloda smokinli fotoğrafını görsem, 19MMayıs'lara yanarım.)

Bir yandan;
Heykellerini diktik
Dağa-taşa silüetlerini çizdik,
Her kitaba, her yazıya
Mutlaka senden alıntılar yerleştirdik.

Bir yandan;
Her işin kolayına kaçtık,
Ticarette kazık attık,
Üretim yerine kopyaladık,
Bilimadamlarını sindirdik,
Aydınları yargıladık,
Yoktan yere nice vatan hainleri ürettik,
Çoktan yere nice amaçsız gençler yetistirdik.
Zeki,çevik ve aynı zamanda düzenciydik.
Eğitimi siyasete kurban verdik,
Ekonomiyi siyasete kurban verdik,
Aydınlık olması gereken gelecekleri siyasete kurban verdik.
Varlığımız siyasi emellere armağan oldu...

Benim biricik Atam;
Biz Demokles'in kılıcını sapından değil, keskin yanından tutmayı marifet bildik.

Senin ruhunu gıdım gıdım içtik,

Tükettik...

Tükettik...

Tükettik...

Dedemden babama, babamdan bana politikacı tabiriyle 'enkaz devralmış'bulunmaktayız.
Bu gidişle biz, çocuklarımıza devredecek enkaz bile bulamayacağız...
Türk'tük, doğruyduk,çalışkanlığımız şüpheli;
Birinci vazifemiz; Türk istiklalini ve Türk Cumhuriyeti'ni Ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek,

Ülkümüz;
Yükselmek, ileri gitmekti...
Uzun bir yoldu...
Yorucu ve yıpratıcıydı...
Adidas'larımız eskidi,
McDonalds'ta mola verdik.
Belki de 'Bir Türk dünyaya bedeldir' deyişini
Biz 'Her Türk dünyaya bedeldir'anladığımız için emanetini,
1 milyon beş yüzseksen bin kat küçültmeyi becerdik...

Verdiğin en önemli görev:
Bu ahval ve şeriat içinde dahi vazifem
Türk istiklalini ve cumhuriyetini
İlelebet muhafaza ve müdafaa etmektir,bilirim.
Muhtaç olduğum kudretin,
Sana güvenimde mevcut olduğunu belirtir,ellerinden hasretle öperim...

Baştan sonuna kadar okuyanlara teşekkürler sizler gerçek bir Atatürkçüsünüz bence.

YER: TÜRKİYE
YIL: 1938
SAAT: 09.05

ATATÜRK ÖLÜYOR ARADAN ONLARCA YIL GEÇİYOR

YIL: 2007

ATATÜRK TEKRAR DÜNYAYA GELİYOR...
DOĞRUCA MECLİSE GİDİYOR,
MEMLEKET NASIL YÖNETİLİYOR GÖRMEK İÇİN...
MECLİS KAPISINDA CUMHURBAŞKANI,BAŞBAKAN,DEVLET BAKANLARI KARŞILIYORLAR.
SALONDA EN ÖNE OTURTUYORLAR VE O GÜNKÜ ÜLKE SORULARI TARTIŞILIYOR...
OTURUM BİTİYOR, ATATÜRK Ü MECLİS LOKANTASINA GÖTÜRÜYORLAR,
YEMEKTEN SONRA OTELE GÖTÜRÜP YATIRIYORLAR....
ERTESİ SABAH OTELDEN ALMAYA GİDİYORLAR,
ATATÜRK ÜN ODASI BOMBOŞ..!!
VE MASANIN ÜZERİNDE BİR KAĞIDA YAZILMIŞ ŞU SÖZLER VAR:

'EFENDİLER... BEN İSTANBULA GİDİYORUM,
ORDAN BİR VAPURA BİNİP TEKRAR SAMSUNA ÇIKACAĞIM.
ÇÜNKÜ, BU ÜLKENİN BİR KURTULUŞ SAVAŞINA DAHA İHTİYACI VAR...'

BU KADAR ANLAMLI BİRŞEY DAHA YOKTUR SANIRIM
BU ÜLKEMİZ İÇİN...

Şimdi, diğer saçma sapan mailler yerine bu tür mailleri forwardlamak daha önemli değil mi?
Bu maili birilerine forwardlamazsan kimse sana kızmayacak,
Bir dileğin gerçekleşmeyecek ya da msn iconu maviye dönüşmeyecek,
Sadece gerçekleri, içinde bulunduğumuz durumu öğreneceksin...
Ve ülkemizin ne tür bir durum içinde olduğunu.....

UNUTMA;
Sen bir TÜRK evladısın...

VE

MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR!!!

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!!!

Radyo ve Sinema Hakkındaki Görüşü


Atatürk’ün radyo ve sinema hakkındaki sözleri onun “ileri görüşlü”lüğünü bir kez daha kanıtlıyor.
- “Sinema, gelecekteki dünyanın bir dönüm noktasıdır. Şimdi bize basit bir eğlence gibi gelen eğlence olan radyo ve sinema bir çeyrek asra kalmadan yeryüzünün çehresini değiştirecektir. Japonya’daki kadın, Amerika’daki zenci, Eskimo’nun ne dediğini anlayacaktır. Tek ve birleşik bir dünyayı hazırlamak bakımından sinema ve radyonun keşfi yanında tarihte devirler açan matbaa, barut, Amerika’nın keşfi gibi olaylar oyuncak nispetinde kalacaktır.”

Bu sözler radyonun emekleme,sinemada ise yeni yeni çalışmalar yapıldığı bir dönemde ifade edilmiştir. Bir diğer önemli nokta ise “Tek ve Birleşik Dünya “ düzeninden bahsetmesidir. Bana kalırsa herkesin İnternet’i tanıması bu olayı kavraması için bile yeterlidir.

Rusya’nın Geleceği

Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük desteği Rusya’dan alan Mustafa Kemal, savaş sonrasında ise ilişkileri belli bir düzeyde sürdürüyordu. Çünkü Lenin’den sonra iktidarı ele geçiren Stalin Rusya’yı keyfi bir şekilde yönetiyordu…

1936 yılında Atatürk her zamanki gibi Çankaya’daki akşam yemeklerinde ülkenin sorunlarını konuşurken, masadakiler sık sık Paşam, Ruslar şöyle ileri adımlar atıyor, ekonomide, sanayide, askeri alanda şöyle başarılı oluyorlar diye anlatıyordu.

Atatürk’ün bunun üzerine yemeği bırakıp masanın üzerindeki içinde meyvelerin bulunduğu tabağı alıyor ve yere atacakmış gibi yapıyor.

Masadakilere :

- ”Eğer bunu yere bıraksam kaç parça olur?” diye soruyor.

- “40 parça olurdu Paşam” diyorlar.

- “Hayır..” diyor Atatürk, soruyu yine tekrar ediyorlar, aynı cevabı alıyor.

Bunun üzerine..

- "Bilemediniz…” diyor.

Ve devam ediyor:

“Biraz sabredin… Yurtta Sulh, Cihan’da Sulha sarılın. Çünkü 60 yıl sonra Rusya 60 parça olucak. Bu nesil Bolşevik ihtilali yaptı. Kan kussa, kızılcık yedim der. Oğulları da babalarının istikametinde gider. Ama ondan sonraki nesil Rusya’yı 60 parçadan böler…”

Bu sözler 1936 yıllarını şöyle bir hatırlayalım.. Henüz daha II. Dünya Savaşı çıkmamış ve Rusya büyük bir güç olmamışken, bu söz söylenmiştir. Anlattığı şeyler 64 yıl sonra gerçekleşmiştir.

Atatürk devam etmiştir:

- “Bu gün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat, yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez.Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bu gün Rusya’nın elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak.. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklemeliyiz, bizim onlara yaklaşmamız gerekliliğidir. Rusya bir gün dağılacaktır. O zaman Türkiye onlar için örnek bir ülke olacaktır.”diyen Atatürk :

- ”Türkiye 21 nci Yüzyılı şekillendiren Avrasya için bir kilit ülke konumundadır. Onlar bizi örnek alacaklardır.” diye görüşünü bildiriyor. Atatürk’ün ileri görüşünü 1999 yılından 2000 yılına girerken gözlem yapan ve gazeteleri televizyonları yani kısacası dünyayı takip eden herkes şu an bile anlayabilir.

ATATÜRK'ÜN YETİŞTİĞİ ORTAM

Atatürk’ün yetiştiği ortam: coğrafi konum, tarihî gelişim, ekonomik, sosyal ve askerî yapı, sosyal yapı içerisinde özellikle eğitim sistemi başlıkları altında düşünülebilir.

Toplumlarına, milletlerine öncülük eden liderler, yetiştikleri ortamın, temsil ettikleri kültürün en seçkin örnekleridir. Churchill tam bir İngiliz, De Gaulle tam bir Fransız, Eisenhower tam bir Amerikalıdır. Milletlerinin özelliklerinden uzaklaşmış liderler, milletlerine örnek ve öncü olamamaktadırlar.

Benim en büyük fahrim Türk olmamdır” “En büyük övünç kaynağım Türk olmamdır” diyen Atatürk, Türk kültür çevresinin yetiştirdiği bir dâhidir.

Atatürk Balkanlarda doğmuş, çocukluğu Balkanlarda geçmiş, İmparatorluğun her köşesinde görev alarak, sorumluluklar taşıyarak yaşamıştır. Yurdun her köşesindeki insanımızla birlikte çalışmış, toprağı ile, milleti ile kaynaşmış, bütünleşmiştir.Balkanlardaki Türklüğün ekonomik ve sosyal yapısı ve değerleri ile tarihî oluş, Atatürk’ün de yetişmesine yön veren etkenlerin en önemlilerindendir. Bu dönemdeki Balkan Türklüğünün verdiği mücadele çok yönlüdür. Ekonomik gücünü, sosyal yapısını ve politik yerini koruma mücadelesi içerisindedir.

Tarihî hakları, kişisel ve toplumsal bütün değerleri tehdit altındadır. İmparatorluk içindeki bütün Türkler, devletlerinin yıkılmakta oluşunun tedirginliğini yaşarken, sınıra yakın yerlerdeki ve Balkanlardaki Türkler ayrıca ocaklarını, topraklarını yakın bir gelecekte kaybetmenin tehdidi altındadırlar. İmparatorluğun doğusunda ve özellikle batısında bir asır sonra bu gün bile ıstırabı derinden duyulan büyük ve acılı göç olayları yaşanmaktadır.

Tarihi gelişim

Atatürk’ün yetiştiği kültür çevresi ve sosyal ortam, sürekli mücadele içerisinde yaşamış, mücadalelerle yoğrulmuş, ruhları ve gönülleri zaferlerle bir uca, yenilgilerle diğer bir uca taşınmış, ezilmişliği kabul etmeyen, büyüklüğünü yitirmek istemeyen Türk insanının ortamıdır.

Atatürk’ün yetiştiği dönem, Türk milleti için, bütün değerleri ile birlikte var olmakla yok olmanın sınırında yaşanılan bir tarih kesitidir. Atatürk, yok olmamak için direnen, büyük olarak yaşamak için birçok değerlere sahip olan bu topluluğa mensup olarak dünyaya gelmiştir. Bu dönemdeki kadere getiren gelişmeler çok ilginçtir, Türk milletinin özellikleri ile açıklanabilir.

Yaşanan zamanın, bilinebilen bütün coğrafyası üzerinde binlerce yıl hareket halinde olmuş ve her devirde varlığını en az bir büyük imparatorlukla ve gerektiğinde yer değiştirerek bir başka coğrafya üzerinde sürdürebilmiş olması, Türk milletinin coğrafyaya meydan okuyuşudur.

Anadolu’yu ebedî yurt edinmek için haçlı güçlere karşı asırlar süren mücadeleler verilmiştir. Osmanlı, ne Anadolu’ya ne de Balkanlara geçici olarak yerleşmemişti. Balkanları da ana yurt olarak bilmiş, her karış toprağı için beş asır şehit vermişti. Büyük mücadelelerle kurulan dünyanın bu en büyük imparatorluğu, asırlarca kendi hukukunu ve adaletini geniş bir sahada egemen kılmıştır. Atatürk, asırlanmış gelenekleri, zaferleri, akıncıları, gazileri, şehitleri, gezginleri ve düşünürleri ile kök salınmış bu topraklardan milletinin sökülerek koparılmasını önlemeye çalışan, bütün bu büyük ve ağır yıkıntıya omuz veren şanssız, fakat ulu bir kuşağın çocuğudur.

Kurulan ve yaşamakta olan imparatorluk ve kurumları 3 yüzyıl önce çağına ismini vermiş bir büyüklükten geliyordu. İmparatorluğun dayandığı sentez medeniyet kendisini yenileme gücünü yitirmesinden itibaren, batı medeniyeti karşısında yenik düşmüş ve Atatürk’ün doğduğu tarihlerde kurtuluş için henüz bir çare bulunamamıştır.

Şüphesiz, bütün bu gelişmeler, yalnız İmparatorluğun içinde bulunduğu şartlardan değil, imparatorluğu yakından ilgilendiren dünyadaki yeni gelişmelerden, oluşlardan da kaynaklanıyordu. Osmanlı İmparatorluğunda XVIII. yüzyıl da başlayan mütereddit yenilik hareketleri, zihinlerdeki soruyu çözememiş, ancak bazı fikir odakları oluşturabilmiştir.

1877 - 1878 Türk-Rus Harbi sonunda toplanan Berlin Kongresinde (1878) Sırbistan, Karadağ, Romanya imparatorluktan ayrılarak bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Eflak ve Buğdan Avusturya’ya bırakılmış, Bulgaristan’a muhtariyet verilmiştir. Batum, Kars, Ardahan Rusların eline geçmiş, Kıbrıs’a İngilizler yerleşmiştir. Fransa Tunus’u, İngilizler Mısır’ı sömürge sınırlarına dahil etmişlerdir.

Avrupa’da yaşanan Rönesans ve Reform hareketleri ve bunları izleyen bilim ve teknik alanlarındaki gelişmeler, yeni ham madde kaynakları ve bilinmeyenleri arama yolunu açmıştır. Aramalar gelişme sağlamış, gelişmeler ham madde ihtiyacını artırmış ve sömürge politikası gittikçe hızlanarak egemen olmuştur. Gelişmiş Avrupa’nın politik yapısı ham madde ve pazar için sömürge yarışına yöneliktir. Şüphesiz, Osmanlı İmparatorluğu, geniş toprakları, ham madde kaynakları ve pazar olmaya elverişli büyük nüfusu ile uygun bir hedef oluşturuyordu. İlmî ve teknik gelişmeden ekonomik sebebe, buradan politik gerçeklere ulaşan bu durum, Türklerin Avrupa’dan, hatta Anadolu’dan atılması gibi duygusal bir sebeple de güçlenmiş bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğuna yönelik ve “Doğu Sorunu” adı verilen bu politika başarı kazandıkça üçüncü dünya ülkelerini sömürgeleştirmek, işgal etmek kolaylaşmıştır. Türklerin Akdeniz hâkimiyetini kaybetmeleri, Hint Okyanusu’nda Portekiz savaşlarıyla üstünlüğü yitirmeleri batının işgal ve sömürgeciliğine yeni sahalar açmıştır.

Bu tarihlerde Meşrutiyete geçiş hareketleri canlı olarak yaşanmakta, sürekli olarak imparatorluğu kurtarmanın yolları aranmaktadır.

Atatürk’ün yetiştiği dönemde, 1877-1878 Türk-Rus Harbinin sonuçları ve Balkanlardan yüz binlerle göç eden, kitle halinde öldürülen Türklerin acı iniltileri henüz anılarda canlı olarak yaşıyordu. Bu çöküntülerle birlikte, üstün özelliklerin kıvılcımı Plevne ve daha sonra 1897 Türk-Yunan Harbi, henüz her şeyin bitmediğinin işaretleri, hayat belirtileri olarak güç ve ümit veriyordu.

Sosyal ortam

Arazi yapısının ve iklimin izleri bölgede yaşayan insanların davranışlarında görülür. Balkanların, özellikle Makedonya’nın sarp dağları, coşkun suları insanlarının kavgacı yapısı ile bağdaşır, bütünleşirler. Şehir ve ovalarda, her karış toprak için şehitler veren Osmanlı merkez gücü hâkimdir. Manastır ve kiliseler dağ eteklerine, kaçak ve haydutlar zirvelere çekilmişlerdir. Ovalara hâkim olanlarla dağlarda yaşayanlar uyuşmazlık içerisindedirler.

Osmanlı ile bölgeye gelen adalet ve sevgi, çeşitli dış etkilerle kin ve nefretin hâkim olduğu, ölümün, yok etmenin amaç edinildiği bir ortama dönüşmüştür.

Dağdaki eşkiya, yamaçlardaki kilisenin papazı, kin ve nefret dolu olarak ovalardaki asil güzelliğin ölümünü beklemekte ve çabuklaştırmaya çalışmaktadırlar. Aşağı Makedonya’ya Yunanlılar, Vardar’ın üst vadilerine Arnavutlar, Üsküp’e Sırplar, Rodop Dağları güney yamaçlarına Bulgarlar yerleşmişti. Dağlarda ve dağ eteklerinde yaşayan bütün bu insanlar, Rusya’dan ve diğer Avrupalılardan güç ve ilham alıyor, onlara güveniyorlar, uygun vaktin gelmesini bekliyorlardı. Dış güçler de Hristiyanlığın savunuculuğu görüntüsü altında, azınlıkları kendi amaçlarına uygun olarak kullanıyorlardı.

Atatürk, bunalımlar arasında dünyaya gelmiş, bunalımlar içinde yaşamıştır. Milletini yıkıntıdan kurtararak millî bir devlet kurmuş, gelişme gücünü yitirmiş sentez medeniyeti getirdiği yeniliklerle ve inkılâplarla batı medeniyeti ile yeni bir senteze yöneltmiştir.

Atatürk Türk töresinin ve İslâm geleneklerinin egemen olduğu bir aile ortamında yetişmiştir. Baba tarafından büyük dedesi orduda hizmetleri olduğu bilinen Ahmet efendi, dedesi bir mahalle mektebi hocası olan Hafız Mehmet efendi, babası başlangıçta gümrük memurluğu yapan, sonra ticarete yönelen, bir süre “Asakir-i Muavine” Taburunda üsteğmen olarak çalışan Ali Rıza efendidir. Annesi Rumeli’nin işgali döneminde Aydın veya Konya’dan gelen ve Sarıgöl bucağına yerleşen bir Yörük-Türkmen ailesinden Sofuzade Feyzullah ağanın kızıdır. Görüldüğü gibi, Atatürk’ün ailesi, Türk tarihi ile özdeşleşmiş, bütün Türk ailelerinin ortak kaderini yaşayan bir örnektir. Dinine, devletine, geleneklerine bağlı, zaman  zaman maddî sıkıntıları olan bir Türk ailesi. Bu aile Selanik’te yaşamaktadır.

Selanik, Bizans’tan beri İstanbul’dan sonra en önemli merkez durumundadır. Birçok fikrin, birçok siyasî olayın oluştuğu, aynı zamanda ticarî ağırlığı olan bir liman şehridir. Ordu merkezidir ve her konuda geniş bir etki alanı vardır. Nüfusunun büyük çoğunluğu Türk’tür. Müslümanların ve Rumların,  Yahudilerin mahalleleri ayrılmıştır. Türk adaletinin ve insancıl davranışının yerleştiği geleneklerle yaşamını sürdüren dengeli, fakat 1877-1878 harbi ve devamındaki olaylarla birbirine şüphe ile bakma eğiliminin hâkim olmaya başladığı ve sonu gelmez eşkıya takip hikâyelerinin anlatıldığı bir ortamdır.

Atatürk  bu ululuk ve kullukların bir arada yaşandığı bir ortamda büyüklüklerin gururu, küçüklüklerin ezikliği içerisinde yetişmiş, küçülme ve küçüklükleri reddeden, hatta isyan eden bir ruh hali ile çocukluğunu yaşamıştır. Uzun bir süre kurtuluş çareleri arayan bir milletin başarısızlıkla sonuçlanmış deneylerinden kaynaklanan düşünce ve hareket birikimini devralmış, her şeye rağmen çare aramaktan yılmamış bir kuşakla beraber yetişmiştir.

Aile ortamı ve çevresi ile birlikte harpler, ayaklanmalar, göçler, eşkiya hareketleri ve Karadağ, Sırbistan, Avusturya,Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ile sürekli kanayan sınırlar Atatürk’ün kişiliğinin oluşmasında önemli etkenler olmuştur.

Şüphesiz, İmparatorluğun sosyal, ekonomik ve politik alanların hepsinde eksiklikleri, yetersizlikleri vardı. Yıkıntıyı durdurmak, yok olmaktan kurtulmak için ihtiyaç duyulan ilk güç ise askerî güçtü. Bu sebeple, toplum bütün kesimleri ile askerliği ve askerî ihtiyaçları ön plânda tutan, öncelik veren bir tutum içerisindedir.

1856 yılında yapılan Paris Kongresinde gündeme getirilen “Doğu Sorunu”, Osmanlı İmparatorluğu tarafından ana yurdun en önemli bölümü olarak benimsenen Balkanlardaki Türk unsurunun geleceğini büyük ölçüde etkilemiştir. Doğu Sorununu her dış ülke kendi çıkan yönünde değerlendiriyor, kendi emellerine uygun çözüm için gayret gösteriyordu. Çıkar farklılığına rağmen gayretler, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması, parçalanması, Balkanlardan, daha sonra da Anadolu’dan atılması noktasında toplanıyordu. Bu politikadan ilk etkilenenler Balkan Türkleri olmuştur.

Romenlerin, Sırpların, Bulgarların, Yunanlıların azınlık durumunda olmalarına rağmen yaptıkları kötülükler, yönetimi ele geçirdikleri zaman neler yapabileceklerine örnek oluyordu. Bu durumda Türkler, kendi yurtlarında ikinci sınıf vatandaş olmak tehlikesiyle karşılaşıyorlardı.

Azınlıklar arasında gelişen milliyetçilik akımları, özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türk milliyetçiliğinin gelişmesine sebep olmuştur. Gerek başlangıçta benimsenen Osmanlılık görüşü gerek Türk milliyetçiliği akımları, Balkan Türklüğünü dış mihrakların da, azınlıkların da hedefi haline getiriyor, devletin azınlıklar üzerinde güvenliği sağlama gayretlerinin intikamı da Balkan Türklüğünden alınıyordu.

Ekonomik ortam

Bütün bu şartların etkisi ile, Balkanlarda yaşayan Türklerin sosyal ve ekonomik yapısı Anadolu Türklüğünden farklı gelişmeler göstermiştir. Balkan Türkleri her şeyden önce var olma mücadelesi verilen yerlerde yaşayan kimselerin uyanıklığı içerisinde bulunuyorlardı. Devlet, ekonomik, sosyal ihtiyaçlarını ve güvenliklerini sağlamada yetersiz kaldığı için, Balkan Türkleri kendi çarelerini arama zorunluluğu ile özel teşkilâtlanmalara yönelmişlerdir. İhtiyaç zorlamaları ve azınlıklardaki örneklerle şirketleşmeler de görülmektedir. Ancak azınlıklara tanınan kredi ve bürokrasi kolaylıklarına karşılık Türklerin birtakım güçlükleri bulunuyordu.

Azınlıklar, yabancıların kontrolündeki Reji ve Düyun-ı Umûmiye tarafından ve dış ülkelerin verdiği kredilerle desteklenmekte idi. Tarafsız davranmak endişesi ile, azınlıklara Ziraat Bankası gibi devlet kurumları tarafından da daha fazla kredi veriliyordu. Bu durum ve uzun askerlik hizmeti birçok Türk’ün toprağını ve diğer mal ve mülkünü satmasına sebep oluyor, barış şartlarında da sürekli bir göç hareketine kaynaklık ediyordu.

Bütün sosyal faaliyetlerle birlikte, ticaret, hizmetler, kredi sistemi her azınlığın kendi dar çevresi içerisinde tamamlanıyordu.

1939’da Fransa ve İngiltere ile yapılan ticaret anlaşmasına kadar, Balkan Türkleri diğer azınlıklar düzeyinde tekstil, seramik, mobilya ve diğer ev eşyaları üretiyorlardı. Bu anlaşmalarla gümrük vergisinin % 3’e indirilmesi birçok Türk’ün üretimden ticarî alana geçmesine sebep olmuştur.Azınlıkların boykota kadar varan tutumları Türkleri birleştiriyor, varlıklarını sürdürebilmek ve durumlarını korumak için sürekli olarak gelişmeye açık bir mücadele içerisinde bulunuyorlardı. Bu mücadele birçok sahada gelişme gösterilmesini sağlıyordu. Balkanlarda eğitim, ulaştırma gibi alt yapılardaki yatırımlar bu bölgedeki Türklerin gelişmelerini kolaylaştırıyordu.

Türk ailesi, güçlü yapısı ile varlığını korumaktadır. Kadın, karışıklığın dışında geleneklerin koruyucusu ve iffet âbidesi, erkek güvenlik ve geçim sorumlusudur. Çocuk bu güvenli ortamda her an bir şeyler öğrenen, öğretilen, geleceğin büyük mücadelesine hazırlanan, gösterişsiz fakat güçlü sevgilerle çevrilmiştir. Çocuğa ocağın ve yurdun geleceği gözüyle bakılmaktadır. Türk ailesi biraz içe kapalı fakat istikrarlı, dengeli, güçlü, sağlam amaçlı ve sağlam iç yapılıdır. O tarihte de Türk milletinin büyük kahırlara göğüs gerebilmesinin en güçlü dayanağı bu sağlam aile yapısı olmuştur.

Atatürk, Balkanların ekonomik, politik ve sosyal ortamında bütün azınlıkları, dış güçleri, bunların emellerini ve çeşitli dinleri tanımış, dinlerin milliyetçilik akımlarının hizmetine verilmesinin tanığı olmuştur. Çeşitli ırkları mücadele içerisinde ve bir arada görmüştür. En büyük karışıklık içerisinde, ırkların ve dinlerin çatışmalarının ortasında yetişmiştir.

Eğitim ortamı

Atatürk’ün yetişmesinde etkili olan ortamlardan biri de zamanın millî eğitim sistemidir.

Atatürk’ün yetişme döneminde, imparatorlukta birbirinden farklı amaçlarla kurulmuş, farklı programlar uygulayan eğitim kurumları vardı. Medrese, batı sistemine göre kurulmuş askerî ve sivil okullar ve azınlıkların kendi cemaatlarının ihtiyacını karşılamak için açtığı okullar yurt sathında dağınık şekilde faaliyet halinde bulunuyorlardı. Bu okulları belli bir amaca yöneltecek bir politika ve ortak bir yönetim bulunmuyordu.

Askerî okulların batı örneklerine göre kurulması Vak’a-yı Hayriye ile başlamıştır. Askerî okullar başlangıçta aynı zamanda nazır sorumluluğu olan Serasker’e, daha sonra Mekâtib-i Askeriye Nezaretine bağlanmıştır.

Askerî eğitimde ilk okul karşılığı olarak, uzak garnizonlardaki subay çocukları ile subay yetimleri için açılan 4 yıllık Sınıfı Mahsusa’lar bulunuyordu. Bu günkü orta okul karşılığı olan rüştiyeler başlangıçta üç, daha sonra dört yıl olarak bütün vilâyet ve bazı önemli sancak merkezlerinde açılmıştı (Kuruluş 1875). Askerî rüştiyelerden mezun olanlar ordu merkezlerinde açılmış bulunan bu günkü lise karşılığı askerî idadilere devam ediyorlardı, İdadî mezunları, üç yıllık harbiyede eğitim görüyorlardı. Harbiye, başlangıçta yalnız İstanbul’da iken daha sonra 5 merkezde daha açılmıştır. Askerî eğitim sistemi içerisinde Tıbbiye ve deniz subayı yetiştiren Bahriye mektepleri de bulunuyordu. Harp Okullarından derece ile mezun olanlar İstanbul’da bulunan üç yıl süreli Erkân-ı Harbiye mekteplerine devam hakkı kazanıyor ve kurmay yüzbaşı olarak mezun oluyorlardı. Askerî okulların programlarında batı örnekleri kullanılıyor, öğretim kademelerinde batıda eğitim görmüş olanlardan yararlanılıyordu.Medrese dışındaki sivil okullar da benzer bir uygulama içerisindedir. Sivil idadî mezunları Tıbbiye, Mülkiye ve Hukukta yüksek öğrenimine devam edebiliyorlardı. Darülfünun ile birlikte İlahiyat, Edebiyat ve Fen bilimleri bölümleri de açılmıştır.

Medrese sistemi, mahalle mekteplerinden bölgedeki medreselere ve buralardan Fatih ve Süleymaniye külliyelerine ulaşan bir kademelenme oluşturuyordu. Bunlar Şeyhülislâm’ın kontrolünde bulunan “Ders Vekili”ne bağlı idiler. İllerdeki medreselerden mezun olanlar imam ve müezzin olabiliyor, İstanbul medreselerinden (külliyelerinden) mezun olanlar (icazet alanlar) mahalle imamlığı, Şer’i mahkeme kadılığı, sübyan mektebi hocalığı, medrese müderrisliği görevlerinden (din dersleri, Arapça ve Farsça derslerinde) herhangi birine atanabiliyorlardı. Müsbet bilimlere yer verilmeyen medreselerde okuyan mollalar askere alınmıyor, gerektiğinde yönetimin amaçları yönünde kullanılan bir kaba kuvvet oluşturuyorlardı. Medreselerin belli bir eğitim süresi yoktu.

Azınlık okulları batı örneklerine göre kuruluyor, yönetime hiçbir bağlılıkları olmadığı gibi, yönetimin de azınlık okulları üzerinde etkisi bulunmuyordu. Buralarda her azınlık grubunun dinî, millî ve politik amaçlarına göre bir eğitim uygulanıyordu. Maarif Nezaretindeki Mekâtib-i Hususiye ve Ecnebiye Müfettişliği’nin başına da çok zaman bir Hristiyan getiriliyordu.

Balkan Türklerinin bir kısmı misyoner Hristiyanlar eliyle okullaşmaya daha erken başlayan azınlıkların okullarının yararlarını görerek kız çocuklarını dahi bu okullara göndermişler ve bundan yararlanmışlardır.

Asker ocağı ortamı

Atatürk’ün yetişmesinde, kesintisiz tamamladığı örgün eğitim kadar içinde yaşadığı asker ortamının ve burada hâkim olan ordu geleneklerinin de payı ve katkısı vardır. Özellikle harp şartlarında yaşanan bu ortamda askerlik bir meslek olmaktan fazla bir yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzına yüzyılların süzgecinden geçerek gelmiş gelenekler yön vermektedir. Bu yaşama girenler geleneklerin çizdiği yola bağlı kalmaya mecburdur. Zorlama olmamasına rağmen başka bir seçenekleri yoktur. Kahramanlığı, vatanseverliği, arkadaş bağlılığını, disiplini, fedakârlığı, özveriyi, tehlikelerden yılmamayı, âmirlerin emirlerine kesin itaati ahlâkının bir parçası yapmadıkça o ortamda yaşama şansı bulunamaz. Gerçekte bu özellikler Türk milletinin de sahip olduğu ve koruduğu değerlerdir. Askere katılanlar için yabancı değerler değildir. Ordu ve millet, bu özellikleri veren yapısı ve gelenekleri ile kıtalar üzerinde asırlaşabilmiştir.

Türk ordusunda günün şartlarına göre daima iyi gelenekler yaşamış, tarih, Mehmetçiğin askerî vasıflarının eksildiğini görmemiştir. Atatürk’ün yetiştiği dönemde şartlar sebebiyle askerî değerlerin daha fazla hâkim olduğu bir ortam vardır. Ölçüler daha çok askerî değerlere ve askerî başarılara göre ayarlanmıştır.

Atatürk’ün yetişmesinde en büyük özelliklerden biri, bir mesleğe yönelik sistemli ve kesintisiz bir eğitim görmesidir. İyi yetişmek için çok önemli olan bu husus, Atatürk’ten önce ve sonra bu ölçüde devamlılık gösterememiş, birçok genç subay eğitimlerini yarım bırakarak İdadiden veya Harbiyeden cephelere gitmişlerdir. Atatürk, İmparatorluğun en iyi ve en üst eğitim sistemini kesintisiz tamamlamıştır.

Eğitime her yönü ile yetersiz mahalle mektebinde başlamıştır. Mahalle mektebine birkaç gün devam etmiş, buradan daha modern eğitim veren Şemsi Bey özel okuluna geçmiştir. Selanik Askerî Rüştiyesini ve Manastır Askerî İdadisini bitirmiştir. Manastır İmparatorluk Avrupa’sının en hareketli ve yıkılma odağında Üsküp, Edirne ve Selanik’e yollarla bağlı bir şehirdir. Manastır Askerî İdadisi, 1897 Türk-Yunan harbinin gün gün yaşandığı, günün sorunlarının düşünceleri ve davranışları şekillendirdiği, yıkıntıyı, bölünmeyi içlerinde duyan, sinirlenen, tartışan, her gün yeni bir şeyler öğrenen genç insanların, canlı ve sert bir disiplinin hâkim olduğu ortamdır. Türk-Yunan harbinde kazanılan askerî zaferlere rağmen sonuçta kaybedilmesi, genç dimağları çok meşgul etmiştir. Yunan harbi, bu tarihî imparatorluğun hâlâ ve her şeye rağmen kendisini koruyabildiğini göstermiştir. Atatürk, Manastır askerî İdadisinde Yanya, Üsküp, Selanik, İşkodra ve Manastır Askerî Rüştiyelerinden gelen arkadaşları ile eğitime başlamıştır. Yatılı askerî okullar 24 saat beraber yaşanılan, arkadaşlığın en üst noktaya çıktığı bir yuvadır. Özellikle Atatürk döneminde bu yuvalarda millî değerleri korumaya yönelik gelenekler, kahramanlığı, arkadaşlığı amaçlayan davranış özellikleri hâkimdir. 1898 yılında Manastır Askerî İdadisini bitirerek 1899 - 1902 yılları arasında (3 yıl) İstanbul harbiyesini, 1902-1905 yılları arasında (3 yıl) Erkân-ı Harbiye Mektebini (Harp Akademisi) tamamlamıştır. Selanik’teki “College des Frere de la Salle” de Fransızca kurslarına devam etmiştir. Harbiye ve Erkân-ı Harbiye mektebi zamanının en üst eğitimini veren kurumlarıdır. İmparatorluğun bütün sorunları bu kalplerde çarpmakta, kendilerini daima iyi hazırlamanın gereğine inanılarak öğrenme çabası göstermekte, büyük emeller besleyen, sorumluluğunun bilincinde genç insanlar yetişmektedir.

O tarihlerde bu dershanelerde ve bu sıralarda Türk milletinin ve Türk tarihinin altın bir kuşağı yetişmiştir. Bu altın kuşak, üç kıtaya egemen büyüklükten sonra zaman zaman gerçek değerlerinden örnekler veren, fakat esasta iki buçuk asır devam eden yenilgilerin baskısından kurtulmaya çalışan bir milletin öncüleri olmuştur. Balkan Harbini ilk görevlerinde yaşamışlar, İmparatorluğu yıkıntıdan kurtarmak için Libya’dan Sarıkamış’a, Yemen’den Çanakkale’ye ve Galiçya’ya kadar on dört cephede kan vermişlerdir. Aynı altın kuşak, İstiklâl Harbini yapmış, Cumhuriyeti kurmuş, geliştirmiş, genç demokrasimizin temellerini atmıştır. Şüphesiz ki bu altın kuşak da büyük fireler vermiştir. Fakat bütün bu büyük tarihî hizmetler aynı altın kuşağın içinden çıkanlarca gerçekleştirilmiştir. Bu altın kuşağın en büyüğü de, şüphesiz, Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Harp Akademileri ile askerî eğitimini tamamlayan Atatürk, bütün önemli rütbelerinde harp tecrübesi kazanacağı bir dönem yaşamıştır.

Sağlam ve sistemli bir askerî eğitimden sonra muharebe ve harp tecrübeleri ve başarıları kendisini mesleğin en üst noktasına Mareşalliğe, Gaziliğe ulaştırmıştır.

Atatürk ırkların ve dinlerin çatıştığı, uluslararası ihtirasların düğümlendiği bir ortamda ve zamanda yetişmiştir. Çizdiği yol ve gösterdiği hedef ise insanları onura, mutluluğa ve barışa ulaştıran bir örnek olmuştur.

Onun gür ışığının aydınlığı her geçen gün yurtta ve dünyada yayılmaktadır.

Suat İlhan

Kaynak: ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 5, Cilt: II, Mart 1986  

Florya Atatürk Deniz Köşkü

Florya Atatürk Deniz Köşkü, İstanbul'un Bakırköy ilçesine bağlı Şenlikköy mahallesi kıyılarında bulunan bir yapıdır. Türkiye'nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün bölgeye duyduğu özel ilgi ve zaman zaman gerçekleştirdiği yazlık ziyaretler sonucunda, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılarak, Atatürk'e armağan edilmiştir.

Mimari özellikleri

Köşk, karadan 70 metre uzaklıkta deniz tabanına dikilen kazıklar üstüne inşa edilmiş olup, ahşap bir iskele yolla karaya bağlanmaktadır. Bünyesinde kabul salonu, yatak odaları, banyo ve kütüphane vardır. Köşk ilk yapıldığı dönemlerde Atatürk'ün girişimiyle yakın çevrede bulunan ve içinde metruk Ayastefanos Manastırı'nın yıkıntılarının bulunduğu çayırda, köşke bahçe olarak bir koru oluşturulmuştur. 

Bu koru, bugün Florya Atatürk Kent Ormanı adıyla anılmakta ve halka açık park olarak kullanılmaktadır. Köşk, Türk mimari tarihinde, erken cumhuriyet dönemi mimarisinin simge eserlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Tarihi

1935 yılında belediye tarafından mimar Seyfi Arkan'a projesi çizdirilmiş; aynı yıl 14 Ağustos günü yapımı tamamlanarak Atatürk'e teslim edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı'nda kaldığı dönemlerde sık sık motorla köşke gelen Atatürk, halkla birlikte denize girmiştir. 

Atatürk, üç yıl boyunca belirli aralıklarla köşkü yazlık çalışma ofisi kullanmış, son ziyaretini ölümünden birkaç ay önce, 28 Mayıs 1938 tarihinde gerçekleştirmiştir. 

Özellikle 1936 yılının haziran ve temmuz aylarında uzun süre burada konaklamıştır. Köşk önemli davetlere ve bilimsel toplantılara da ev sahipliği yapmıştır. Köşkte ağırlanan tanınmış konuklar arasında İngiltere kralı VIII. Edward ve Windsor düşesi Wallis Simpson da bulunmaktadır. 

Atatürk'ün ölümünden sonra göreve gelen cumhurbaşkanlarından İsmet İnönü, Celal Bayar, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk ve Kenan Evren de köşkü yazlık olarak kullanmıştır. Daha sonra bölgenin eski ışıltısını yitirmesi ve denizsuyu kalitesinin düşmesi gibi nedenlerle köşk daha az kullanılır hâle gelmiştir. 

6 Eylül 1988 tarihinde TBMM Millî Saraylar Daire Başkanlığının yönetimine giren köşk onarılarak müze hâline getirilmiştir. Köşkün kimi bölümleri TBMM mensuplarına hizmet vermesi düşünülerek sosyal tesis olarak ayrılmıştır.

Ulaşım

Köşke Halkalı-Gebze Marmaray banliyö hattının Florya Tren İstasyonu'ndan ve Florya-Yenibosna arasında işleyen 73T numaralı İETT otobüsleriyle ulaşılabilir. Müze olarak hizmet vermekte olan köşke pazartesi ve perşembe günleri dışında, kış döneminde 09.00-15.00 saatleri arasında, yaz döneminde ise 09.00-16.00 saatleri arasında girilebilir.

Ayrıca bakınız

  • Güneş Plajı

Camlı Köşk (Atadan Köşkü)

Camlı Köşk (Atadan Köşkü; Cumhurbaşkanlığı Dış Konuklar Köşkü)

 

Ankara'da Çankaya Köşkü arazisinde bulunan, tek katlı tarihi bir köşktür.

Türkiye'nin modern mimarlık tarihi açısında miras niteliği taşıyan bir yapıdır. Mustafa Kemal Atatürk'ün özel isteği üzerine kız kardeşi Makbule Hanım'ın ikamet etmesi için yaptırılmıştır.

1935 yılında mimar Seyfi Arkan tarafından tasarlanan yapının inşaatı 1936 ortalarında tamamlandı. Köşkte Atatürk'ün ölümüne kadar Makbule Hanım yaşadı. Yapı, 2016'ya kadar devlet başkanlarını ağırlamak üzere kullanılmıştır.

Tarihçe

1935 yılında cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, sık sık İstanbul'dan gelerek Çankaya Köşkü'nde kalan kız kardeşi Makbule Hanım ve eşi Mecdi Bey'in konaklaması için Cumhurbaşkanlığı alanı içinde bir ev yapılmasını istemiştir.

Atatürk, Florya Atatürk Deniz Köşkü'ndeki yapım süreci ve ortaya çıkan tasarımdan çok memnun kaldığı için evi tasarlama işini Seyfi Arıkan'a verdi. 25 Haziran 1935'te Müteahhit mimar Zühtü Başar'a ihale edilen köşkün inşaatın bitişi iç mekân tasarımları ile 1936 yılı ortalarını buldu. Yapının mobilya ve aydınlatma elemanlarını Seyfi Arkan tasarladı.

Atatürk, köşkü yaşadığı müddetçe kız kardeşinin kullanmasını, daha sonra "Misafir ve Başvekil Köşkü" olmasını istedi. Atatürk'ün ölümünden sonra Çankaya Köşkü'nün bütün arazisi CHP'ye miras kaldı. CHP, Camlı Köşk'ün kullanım hakkını Makbule Hanım'dan satın aldı. 1949'da Maliye Bakanlığı CHP'den Çankaya arazisi ve yapılarını satın aldı.

1951-1954 arasında yurt dışından resmi ziyarete gelen yabancı konukları ağırlamak için kullanıldı; 1954-1970 yılları arasındaysa başbakanlık ve meclis başkanlığı konutu olarak hizmet verdi. Bu dönemde yapı kuzey kanadı kırılarak genişletildi, koruma polisleri için yeni blok eklendi.

1975'te başka bir mimar Abdurrahman Hancı tarafından yenilendi ve devlet konukevi olarak işlev görmeye başladı. İç mekan çift katlı iken 1975 restorasyonunda tek katlı hale getirildi. Galeri ve merdiven kaldırıldı, kış bahçesi ve havuz kaldırıldı, yapının içine alındı.

1994 yılında restore edilen yapıya 300 metrekarelik yatak ünitesi eklendi ve 1996 yılı başında yeniden yabancı devlet başkanlarını ağırlamak üzere kullanılmaya başladı.

Mimari özellikler

Mimar Arkan, Makbule Atadan köşkündeki temel kaygılarının dinginlik, sakinlik ve yerine uygunluk olduğunu belirtmiştir.[8] Yapı, bir konut olarak tasarlanmakla birlikte cumhuriyetin ülkeye dair vizyonunu gerek kendi toplumuna gerekse yabancılara tanıtmak işlevini de üstlenmiştir.


Arkan'ın tasarladığı tek katlı yapıda çeşitli yaşama mekanları seviye farklarıyla belirtilmiştir. Konuk odaları, sigara odası, kadın oturma odası, kış bahçesi ve hizmetçi odası gibi bölümler içerir. Örtülü ve yarı örtülü teraslar hem iç hem dışa ait ortak alanlardır.

Ayrıca bakınız

  • Çankaya Köşkü


İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....