Laik Devlete Geçiş Aşamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Laik Devlete Geçiş Aşamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2025 Çarşamba

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Tekkeler, tarikat mensuplarının oturup kalkmalarına, ibadet yapmalarına mahsus yerler olup, bunların küçüklerine zaviye deniliyordu. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu'nun Türkleşmesinde ve Anadolu'nun Türk kimliği içinde yoğrulmasında büyük hizmetleri geçen tarikatlar ve bunların kurumlaşmış şekli olan tekkeler daha sonraki yüzyıllar içerisinde asıl fonksiyonlarını yitirmişlerdir. Toplumsal anlamda birlik ve beraberliğe zarar verecek bir niteliğe gelmişlerdir.
Düşünsel olarak insanların her hangi bir üretim içinde olmadığı, insan zamanının büyük oranda harcandığı tekke ve zaviyeler adeta çalışmadan yaşayan insanların toplandığı yerler haline dönüşmüşlerdir.
Bir takım tarikat mensuplarının halkın inançlarını istismar etmesi, maddi olarak haksız kazançlar sağlamaları, ilmi ve dini temele dayanmayan hurafeler üzerinden insanlar üzerinde baskı kurmaları tarikatları çöküntüye uğratmıştır.
Çağdaş bir devlet ve toplum düzeni kurmak isteyen ülke yönetimi, olumlu fonksiyonları kalmamış olan bu kurumlardan en kısa zamanda kurtulması gerektiğine inanıyordu. ATATÜRK de tarikatların, Türk milletini istismar etmelerini engellemek için toplumsal dayanışma, birlik ve beraberlik duygusunu zedeleyen bu yapıların kaldırılmaları gereğini belirtmiştir.
ATATÜRK bu konudaki görüşlerini şu sözleriyle ifade etmişti: "Efendiler ve ey millet biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır."

TBMM 30 Kasım 1925 tarihinde kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapanmasını, türbedarlıklarla bir takım unvanların yasaklanmasını kararlaştırmıştır.
Bu Kanun, Allah ile kul arasına giren istismarcıların işine son verdiği ve vicdanlara yapılan dinsel baskıyı ortadan kaldırdığı gibi Türk toplumunun birlik ve beraberliği ile toplumsal dayanışmasının önündeki engeli de ortadan kaldırmıştır.

24 Şubat 2025 Pazartesi

Laiklik Nedir?

Türk ve yabancı bütün bilim adamları Atatürk inkılabının en önemli öğesi olarak laikliği kabul ederler. Gerçi Türk inkılabı, içinde taşıdığı ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandığı iki ana temel, milliyetçilik ve laiklik, öteki ilkeleri sağlamlaştırır.

Laikliğin kısa tanımı, devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır.

Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman almıştır. Bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekasının önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Dinler, inanç kavramına dayanırlar, ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz yaşayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği, zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.

Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlakı da yansıtır. Hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı, zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlaklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar, Tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.

Çok ileri ve üstün bir din olan İslamiyet, kısa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslam bilginleri, ilk çağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar, öyle ki, Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrı'nın insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler, İslam dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrı'nın gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme sırasında İslam Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki, bir süre sonra bu gelişme durdu, İslam dünyasında aklın yerini, tutucu ve durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri, akıl yolu ile değil, sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede yaygınlaştı, İslam dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar, bu esasları geliştirmekteydiler.

İşte Türkler Müslüman oldukları vakit, İslam dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler, üstün yetenekleriyle kısa sürede İslam dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular, İslamiyet'i Anadolu'ya ve Balkanlar'a yaydılar, ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı'da da akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar, bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrı'nın insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı'da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı, orada da kilise direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açtı. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkanı kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilali ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. Ama aynı zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.

Osmanlı İmparatorluğu'nun bu gelişmenin dışında kaldığını biliyoruz. Atatürk belki de İslamiyet'in parlak çağına dönüş yaparak, zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. Ama İslamiyet'in inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.

Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk'ün dinsiz olduğu, laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi?
"Tanrı birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur... Ey millet, Allah birdir, sanı büyüktür. Peygamberimiz, Efendimiz Cenab-ı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir... Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Hak'tır... Dinime, gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum". Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.

Atatürk'ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu sözleri, ne derin anlamlar taşımaktadır: 
"Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı; Müslümanların kafirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"
"Bizim dinimiz milletimize, düşkün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor... Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki, akla, mantığa, toplumun çıkarlarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, en mükemmel ve en son din olmazdı".

Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmesine karşıdır. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk, daha 1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: 
"Masum halka beş vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vaki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?" Atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.

Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkanı bulur. Devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu her şeyden önce demokrasiye aykırıdır. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor. Bundan başka Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.

Demek ki, laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.

Türk Devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış, buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu'da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.

Türk milleti ve devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın dışında kalmak olur.
 

Atatürk'ün Laiklik ile ilgili bazı sözleri

- 
"Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir." (1930)

- 
"Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir." (1930)
- 
"Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz." (1926)

2 Şubat 2025 Pazar

Din ve Askerlik İşlerinin Politikadan Ayrılması

 Din ve Askerlik İşlerinin Politikadan Ayrılması 

29 Ekim 1923 gün ve 364 sayılı kanunla ilan edilen Cumhuriyet, toplumca benimsenmiş ve hemen arkasından da Cumhuriyet düzenini tamamlayıcı çalışmalara başlanmıştı. Fakat İstanbul'daki durum bir geriye dönüş kuşkusu doğurmuş, İstanbul'daki duruma ve olaylara el koymak ve özellikle basının tutumu ile ilgilenmek üzere bir İstiklal Mahkemesi kurulması kararlaştırılmıştı. 

İlgili özel kanun gereğince yapılan seçimle de, İstanbul'da çalışacak olan İstiklal Mahkemesi'nin Başkanlığına Osmaniye Mebusu İhsan (Eryavuz), Savcılığına Manisa Mebusu Vâsıf (Çınar), üyeliklerine de Konya Mebusu Refik (Koraltan), Kütahya Mebusu Cevdet (Izrap), Hakkâri Mebusu Asaf beyler getirilmişlerdi. (Zabıt Ceridesi: 8 Kasım 1923) 

Buna rağmen, İstanbul basınındaki kışkırtıcı yayınlar durmamıştı. Mebus maaşlarının arttırılması özellikle sert eleştirilere sebep oluyordu. Maaşlarına zam istemeyen mebuslar övülüyor, isteyenler yeriliyordu. Kozan Mebusu Ali Saip (Ursavaş) Bey de mebus maaşlarının arttırılmasını isteyenlerden, aleyhte yazan gazetecilere çok kızıyordu. Bu yüzden, Giresun Mebusu Hakkı Tarık (Us) Bey'in yanında rastladığı Vakit gazetesi habercisine tokat atmış, Hakkı Tarık Bey de Ali Saip Bey'i tokatlamış, Ali Saip Bey de düello müsaadesi için kanun teklifinde bulunmuştu. (Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim: 3/100) 

Bazı gazeteler de, öldüğü bilinen Enver Paşa'nın Türkistan'da yaşamakta olduğunu yayıyorlardı. Enver Paşa, Dünya Türk ve İslam Birliği'ni kurma hevesinde idi ve padişah ailesine damattı. Gerçekten sağ olması halinde memlekete gelebilirse, elbette ki halife ile beraber olacaktı. Bu yoldaki düşünceler ve ihtimaller, Ankara'da duyulmakta olan geriye dönüş kuşkusunu daha da arttırmış ve genişletmişti. (M. Goloğlu, Cumhuriyet'e Doğru: 261) 

Öte yandan, Halife ve Halifelikle ilgili yeni haberler de yayılmaya başlamıştı. Halifeliğin kaldırılacağı, Halifenin istifa ettiği söylentileri vardı. Hatta bu söylentiler, ulusal sınırları aşıp tüm İslam dünyasına da yayılmıştı. İstanbul Baro Başkanı Lütfi Fikri Bey (Düşünsel), 15 Kasım 1923 tarihli Tanin gazetesinde Halife Abdülmecid'e bir 'Açık Mektup' mıştı. 

Lütfi Fikri Bey bu yazısında Halife'nin istifası hakkındaki söylentiler üzerinde duruyor, Halifeliğin öneminden ötürü böyle bir şeyin yapılmaması gerektiğini anlatıyor ve “Akla gelmez ki, istifa etmemek, Efendimiz'in saygı değer kişiliği için bir tehlike olsun. 

Bununla beraber eğer, olması mümkün görülmeyen böyle bir tehlike de bulunsa, Efendimiz, bu tehlikeyi göze almalısınız. Durum ve zaman öyle getirdi ki, bugün bir kararla Türk ve İslam tarihine şu ya da bu akımı vereceksiniz” diyordu. (Lütfi Fikri Bey, Dersim Mebusu Feridun Fikri Bey'in kardeşi idi. İttihat ve Terakki Fırkası'na girmişti. Hatta bu yüzden kaymakamlık görevinde bulunduğu Tortum ilçesinin lağv edildiği söylenir. (Tarih Yolunda Erzurum Dergisi: Kasım 1962) 

Hindistan'daki İsmailiye mezhebinin (Şiilerin 'On İki İmam'ından biri olan İmam Caferi Sadık'ın büyük oğlu İsmail'i son imam tanıyanların) lideri olan Ağa Han ile Hintli Emir Ali de Başbakan İsmet Paşa'ya, birlikte imzaladıkları bir mektup göndermişlerdi. Bu mektup da, henüz Başbakan'ın eline geçmeden 5 Aralık 1923 tarihli Tanin ve İkdam, 6 Aralık 1923 tarihli Tevhid–i Efkâr gazetelerinde yayınlanmıştı. 

Mektupta, Papalığa benzetilmek istenen halifeliğin dünya çapındaki ve tüm Müslümanlar üzerindeki önemi ve etkisi belirtiliyor ve “Türkiye'nin gerçek dostları olarak biz, halifeliğin ve Halife'nin Müslüman memleketlerin güven ve saygısına layık bir yere yerleştirilmesini ve böylece Türkiye'ye de güç ve onur kazandırılmasını saygı ile Büyük Millet Meclisi'nden ve onun ileriyi gören yöneticilerinden rica ederiz” deniyordu. (Mehmet Emin Bozarslan, Hilâfet ve Ümmetçilik Sorunu: 118, 128) 

Bu durum ve davranışlar üzerine, İstanbul'a giden İstiklal Mahkemesi olaya el koymuş ve Savcı Vâsıf Bey, 9 Aralık 1923'te, Baro Başkanı Lütfi Fikri Bey ile İkdam gazetesi sahibi Ahmet Cevdet, Tanin gazetesi sahibi ve sorumlu müdürü Hüseyin Cahit (Yalçın), Tevhid–i Efkâr gazetesi sahibi Velit (Ebüzziya) ve Sorumlu Müdür Muhiddin beyleri gözaltına almış, 15 Aralık 1923 tarihindeki ilk duruşmada da sanıkların Vatana İhanet Kanunu gereğince yargılanmalarını İstemişti. (A. E. Yalman, Gördüklerim: 3/94) 

Ne var ki, bu sırada Kuva-yı Milliyeciler de birbirlerine karşı kuşku içine düşmüşlerdi. Büyük kuşku Eski Başbakan Rauf (Orbay) Bey'e karşı duyuluyordu, kuşkulananlar, Rauf Bey'in bazı büyük komutanları ve bazı gazetecileri çevresinde toplayarak ve Cumhuriyet'i benimsemeyerek, bir muhalif parti kuracağı ve halifelik yolundan sultanlığa yani padişahlığa yöneleceğinin korkusu içindeydiler. 

Oysa ki Rauf Bey ile arkadaşları, sık sık düzen değişikliği yapıldığından ve Cumhuriyet ilanının aceleye getirildiğinden yakınıyor, bir gün halifeliğin de kaldırılarak Cumhuriyet yolundan diktatörlüğe gidileceğinden kuşkulanıyorlardı. Bu nedenle konu Halk Partisi Grubu'na getirilmiş, Rauf Bey'den İstanbul'daki tutum ve davranışlarının ve demeçlerinin gerçek anlamı sorulmuştu. 

Görüşmeler başlayınca, Başbakan ve Halk Partisi Genel Başkan Vekili İsmet Paşa'nın, hazırlıklı bir ekibin başında, Rauf Bey'in karşısına çıktığı görülmüş ve sonra iki Halk Partili lider kıyasıya çekişmişti. “Duygularım, Cumhuriyet idaresinden başka hiçbir idareden yana değildir” diyen Rauf Bey, Cumhuriyet ilanının aceleye getirildiğini söylemiş ve “Hatırlarsınız ki, Türkiye Hükümeti'nin şeklinin ne olduğu yolundaki sorulara karşı Büyük Başkanımız bu kürsüden ilan etmişlerdi ki 'Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti' şeklidir. 

Hangi idareye benziyor, diye sordular. Bize benziyor, çünkü biz bize benzeriz, dediler. Bu benim vicdanımı doyuran en yüksek bir açıklama idi ve buna karşı olmak da çok zordu. Sanmam ki, içte ve dışta böyle bir kimse bulunsun. Bu doyurucu ve büyük sözlerden sonra, o idare şekli bir hükümet bunalımı yüzünden yönetimi imkânsız bir şekil diye gösterilip 'Cumhuriyet' kelimesi kondu. 

Yani bizim bu kadar güvendiğimiz, halkın da güvendiği eski idare şeklinin sakat olduğu, bir hükümet bunalımı ile anlaşıldı ve yerine yeni bir idare şekli geldi. Acaba bu da eksik görülürse, bunu tamamlayacak yeni bir şekil var mıdır, diye düşünenler kararsızlık ve kuşku içindedirler” demişti. 

İsmet Paşa, bu görüşün yanlış olduğunu açıklamış, önemli zamanlarda birlik ve beraberlik gerektiğini anlatmıştı. Rauf Bey'in İstanbul'da Halife'yi ziyaretine de değinen İsmet Paşa, özellikle bu noktaya, daha doğrusu bu nokta aracılığı ile halifeliğe şiddetle hücum etmiş ve yeni bir parti kurma konusundan söz ederek, Rauf Bey'e Halk Partisi'nden ayrılmak niyetinde olup olmadığını sormuştu. 

Rauf Bey, Halk Partili olduğunu, partisinden ayrılmayı düşünmediğini bildirmiş ve konuşması bitince toplantı salonundan çıkıp gitmişti. Halk Partisi Grubu da, meseleyi bir 'İsmet Paşa - Rauf Bey Çekişmesi' sayarak toplantıya son vermiş ve zihinlerdeki şüpheleri yok edecek bir bildiri hazırlanıp tutanaklarla birlikte yayımlanması karariyle yetinmişti. (Nutuk: 835, 844; M. Goloğlu, Cumhuriyet'e Doğru: 244, Türkiye Cumhuriyeti: 303) 

Bu sırada, İstanbul'daki İstiklal Mahkemesi de inceleme ve soruşturmalarını bitirmiş ve 27 Aralık 1923'te Baro Başkanı Lütfi Fikri Bey'i beş yıl hapse mahkûm etmişti. Fakat Mahkeme Başkanı İhsan Bey karara katılmayarak verilen cezanın affı için çalışacağını bildirmişti. 

1924 yılına bu hava içinde girildi ve İstiklal Mahkemesi 2 Ocak 1924'te, kötü niyetleri olmadığı gerekçesiyle, bütün sanık gazetecileri beraat ettirdi. Hakkındaki mahkûmiyet kararını “Memleket sağ olsun” sözleriyle karşılamış olan Lütfi Fikri Bey, haksız ve kanunsuz olduğu gerekçesiyle Büyük Millet Meclisi'ne başvurdu. 

Dilekçesinde şöyle diyordu: “İstiklal Mahkemesi'ne verilişim kanunlara ve adalete aykırı olduğu gibi, yayından ötürü gazete sorumlu müdürünün asıl suçlu olması ve yazı sahibinin suç ortağı durumunda bulunması gerekirken, yalnız benim cezalandırılmam bilime ve kanuna uymaz. Sonra, bütün iddialar ve savunmalar sadece Meşrutiyet ve Cumhuriyet sorunları ile ilgili olduğu halde mahkeme, savunması yapılmamış bir husustan beni mahkûm etmiştir. Kararın oybirliği ile verilmemiş olması da sözlerimi doğrulamaktadır. 

Yüksek Meclis'iniz herkesin, her işte başvurabileceği bir yer, her türlü haksızlığı düzeltmeye yetkili bir makam olduğundan hakkımdaki mahkeme kararının kaldırılarak adaletin yerine getirilmesini dilerim.” İstanbul Barosu İkinci Başkanı Sadeddin Bey de, Meclis Başkanlığı'na bir telgraf çekerek, Baro adına, Lütfî Fikri Bey'in affını istedi. 

Meclis Adalet Komisyonu “cezanın kaldırılmasına” karar verdi. Fakat Meclis Genel Kurulu, uzun tartışmalardan sonra, cezanın kaldırılmasını değil “cezanın affını” kararlaştırdı, aynı mahkemenin başka iki kişi hakkında verdiği cezalarla birlikte bu cezanın da affını uygun gördü. Lütfi Fikri Bey'le birlikte İstanbul Kayıkçılar Derneği Başkanı Osman Kâhya ile Ankaralı Hafız İbrahim Ethem'in de afları için düzenlenen kanun tasarısı kabul edildi. (Z.C.: II Şubat 1924, Kanun: 412 18 Ocak 1924 tarihinde de eş zamanlı olarak, İstanbul'da Milli Türk Ticaret Birliği Kongresi yapılıyordu. 

Birlik, her alandaki milli mücadele çabalarına birbirleriyle yarışırcasına katılan yurtsever İstanbullularca, milli ticareti yabancıların sömürüsünden kurtarmak için 1922 yılı sonunda kurulmuştu. Hızlı bir çalışma ile, Türk tüccarının Batı ticaret dünyası ile doğrudan ilişkiler kurabilmesi için gerekli kararları almak üzere, 1923 yılı başında bir 'Dış Ticaret Konferansı' toplamak istemiş ve fakat o sırada İzmir'deki Türkiye İktisat Kongresi toplanmak üzere olduğundan, kendi kongresini erteleyerek kurduğu bir komite ile İzmir İktisat Kongresi'ne götürülecek sorun başlıklarını hazırlamıştı. 

İstanbul'un tanınmış tüccar ve sanayicileriyle birlikte 'İstanbul Umum Amele Birliği' de bu komitenin çalışmalarına katılmıştı. Şimdi de tüccarların, Ticaret Odası'nın, İstanbul Üniversitesi'nin, Yüksek İktisat Okulu'nun ve bütün ekonomi derneklerinin katılmasiyle kendi kongresini yapıyordu. 

Amacı, ticaret alanında milliyetçiliği sağlamaktı. (A. G. Ökçün, Türkiye İktisat Kongresi: 85-163, M. Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti: 91, Z.C.: 21 Ocak 1924) 

Aynı günlerde İstiklal Mahkemesi Başkanı İhsan Bey de, İstanbul Basını ile Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa arasındaki gereksiz açıklığı kapatmak için çaba harcamakta idi. Sonunda, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın İzmir gezisinden yararlanarak gazetecilerin de oraya çağrılmalarını başarmıştı. 

1 Şubat 1924'te İkdam gazetesi sahibi Ahmet Cevdet, Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahit, Tevhid–i Efkâr gazetesi sahibi Velid Ebüzziya, İleri gazetesi sahibi Celâl Nuri (İleri), Akşam gazetesi başyazarı Necmeddin Sadık (Sadak), Vakit gazetesi başyazarı Mehmet Asım, Tercüman-ı Hakikât gazetesi başyazarı Hüseyin Şükrü, Vatan gazetesinden Ahmet Emin (Yalman) İzmir'e çağrıldılar. 

Gazi Mustafa Kemal Paşa, yalnızca Velid Ebüzziya Bey ile görüşmeyi kabul etmedi, öteki gazetecilerle birlikte iki toplantı yaptı, ve bu görüşmelerinde, “Milletin uyanıklığına, ilerleme ve olgunlaşma elverişliliğine güvenerek ve milletin kararlılığından hiç şüphe etmeyerek Cumhuriyet'in bütün gereklerini yapacağız.... 

Bütün milletin birlik ve beraberlik içinde bulunması zorunludur. Bu gerçeği milletin kulağına ve vicdanına yerleştirmede basının görevi çok önemlidir” dedi. Gazeteciler adına cevap veren Hüseyin Cahit Bey de, “Özgürlük zor ve şiddetle kurulur ve fakat korunması ancak karşılıklı ve geniş hoşgörürlükle ve darılmamakla mümkün olur. Bunu Gazi Paşa'da da görmekle mutluyum” dedi ve Gazi Mustafa Kemal Paşa ile eşi Lâtife Hanım'ın şerefine kadeh kaldırdı. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri: 2/163; 172, A. E. Yalman, Gördüklerim: 3/101) 

Gazi Mustafa Kemal Paşa, İzmir'de, Ordu ileri gelenleriyle de iki kere görüştü ve “Türkiye Cumhuriyeti iki şeye güvenir: Birisi ordunun kahramanlığı, ötekisi milletin kararlılığıdır” dedi. Sonra, Cumhuriyet düzenini tamamlama yolunda yeni aşamalar yapma zamanının geldiği kanısı ile 23 Şubat 1924'te Ankara'ya döndü.

Sıra “din ile askerlik işlerinin politika işlerinden ayrılması, Halifeliğin Kaldırılması, Cumhuriyet Anayasası'nın yapılması” konularına gelmişti. Ve Mustafa Kemal Paşa, Meclis'in yeni toplantı yılının başlaması nedeniyle yaptığı konuşmada, hazırlıkları hızla geliştirilen bu aşamaları şöyle açıkladı: “Geçen yıl içinde Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin gerçek eğilimine uyarak devletin idare şeklinin Cumhuriyet olmasının kesin kararına vardı. 

Cumhuriyet idaresi memlekette, en tenha köşelere kadar, sıcak ve aşırı bir duygululukla kabul edildi. Millet, Cumhuriyet'in, Türk vatanını yüzyılların birikmiş idare kötülüklerinden kurtaracak ve memleketin hakkı olan saygıyı koruyacak ve arttıracak tek idare şekli olduğu kanısını en açık bir surette gösterdi. 

Millet, Cumhuriyet'in bugün de, ileride de kesinlikle ve sonuna kadar her türlü saldırılardan korunmasını istemektedir. Millet'in isteği, Cumhuriyet'in denenmiş ve ispatlanmış olan bütün esaslarının uygulanması olarak anlatılabilir. Yüksek Meclis'in büyük önemle üzerinde çalıştığı Anayasa'da, milletin isteğini davranışlarımıza yol kabul etmek hepimizin görevidir. 

Öte yandan, hükümet için çağdaş ve uygar yönetimin bütün gereklerini kolay ve çabuk olarak ülkede uygulamak ve geliştirmek gerekir. Görevlerimizi milletin isteklerine uygun olarak yapmakta başarılar dilerim.” Milletin, Cumhuriyet idaresinin tamamlanması için kabullenilmesini ve uygulanmasını istediği esaslar nelerdi? 

Gazi bunu da şöyle açıkladı: “Millet'in genel yaşantısında orduyu politikadan ayırmak ilkesi, Cumhuriyet'in daima göz önünde tuttuğu bir politikadır. Şimdiye kadar izlenen bu yolda, Cumhuriyet orduları vatanın gücü ve güvenilir kurtarıcısı olarak, saygılı ve güçlü bir mevkide kalmıştır. Bunun gibi, bağlı olmakla gönül huzuru ve mutluluk duyduğumuz İslam Dini'ni de, yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere, bir politika aracı olmak durumundan çıkarıp yükseltmenin gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. 

Tanrısal ve kutsal olan inanç ve vicdan duygularımızı, karmakarışık ve renk renk her türlü çıkarların ve aşırı isteklerin sahneye çıktığı politikadan ve politikanın bütün örgütlerinden tezce ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünya daki ve ahiretteki mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur.” Mustafa Kemal Paşa'nın ilke niteliğindeki bu sözlerinden açıkça anlaşıldığına göre, Cumhuriyet idaresinin tamamlanması için gerekli esaslardan biri 'Askerlik işlerinin politikadan ayrılması' idi. 

Oysa ki, o sırada mebus olan yüksek rütbeli komutanların hemen hepsi, aynı zamanda birer birliğin başında görevli idiler. Ayrıca, bir politik kuruluş olan hükümette de bir Genelkurmay 'Bakanlığı' vardı. İkinci esas 'din işlerinin politikadan ayrılması' idi. 

Öte yandan, hem İstanbul'da din ve dünya işlerinin bir arada yürütülmesine alışmış bir halife, hem de Ankara'da hükümetin içinde bir Diyanet İşleri 'Bakanlığı' da vardı. Bu duruma göre, askerlik işlerinin politikadan ayrılabilmesinin önce subayların hem Meclis'te, hem de Ordu'da görev almalarının önlenmesi ile ve hem de Genelkurmay işlerinin politik bir makam olan “Bakanlık” durumundan çıkarılması ile mümkün olabileceği düşünülüyordu. 

Din işlerinin politikadan ve dünya işlerinden ayrılması için ise Diyanet İşleri Bakanlığı'nın politik bir makam olmaktan çıkarılması ve halâ padişahlık alışkanlığı içinde dünya işleriyle ilgilenme geleneğinden kurtulamamış olan Halifeliğin kaldırılması gerekli görülüyordu. Bunlar yapılabilecek miydi? 

Mustafa Kemal Paşa, kendine olan güveni ile kararlı ve milletine olan inancıyla mutlu idi. Bu nedenle, Meclis'teki konuşmasını şöyle bitirmişti: “Önümüzdeki yılın programında pratik ve verimli bir çalışma vardır. Bu çalışma kapsamındaki ilerleme ve gelişmemiz tam bir ciddiyet ve kesinlik ister. 

Bu çalışmamızda başarı, herkes için bir imtihan dönemi olacaktır. Milletimizin yüksek yeteneği ile çalışkanlık duygusu ve Yüksek Meclis ile hükümetinin çalışma hedefini belirtmekte ve uygulamadaki isabeti, başarıyı sağlayacaktır. Bu konudaki gönül kanımı kesinlikle ve içtenlikle açıklarım.” (Z.C.: 1 Mart 1924)

20 Ocak 2025 Pazartesi

Türk Harflerinin Kabulü (1 Kasım 1928)

 Türk Harflerinin Kabulü (1 Kasım 1928) 

Arap harflerinin kullanımı sırasında, yazı kimi zaman yetesiz kalıyordu. Arap harfleri çoğu Türkçe ifadelerle uyuşmuyordu. Arap harfleri ile okuma-yazma öğrenmek zordu ve uzun zaman alıyordu. 1 Kasım 1928'de "Türk Harfleri Hakkında Kanun" kabul edildi. 1929 yılında yurdun her tarafında "Millet Mektepleri" açılmaya başlandı. Latin Alfabesi'nin kabulü ile ulusal eğitim yolunda bir adım daha atıldı. Arap kültürünün Türk kültürü üzerindeki etkisi iyice azaldı. Batı kültürüne ait eserlerin okunması ve çevirileri kolaylaştı. Batı kültürüne yakınlaşma sağlanmış oldu.

Türk Tarih Kurumu'nun Kuruluşu (12 Nisan 1931) 

Türk Tarih Kurumu'nun kurulmasındaki amaç neydi? 

- Türklerin dünya medeniyetine olan katkılarını ispatlamak ve böylece Türklerin dünyadaki yerini ortaya koymak. 

- Türk tarihini en eski devirlerden itibaren alıp milli bir tarih meydana getirmek. 

- Avrupa'da yaygın olan Türklerin sarı ırktan olduğu, bilgi ve becerilerinin olmadığı anlayışını değiştirmek. 

- Ermeni ve Rumların Anadolu'nun kendilerine ait olduğu düşüncesini çürütmek. 

- Anadolu'nun tarihin en eski devirlerinden itibaren Türklere ait olduğunu ispatlamak. 

- Türkler tarafından kurulan uygarlıkları araştırıp bunları ulusa ve dünyaya tanıtmak.

Türk Dil Kurumu'nun Kuruluşu 

Türk Dil Kurumu'nun Kurulmasındaki amaç neydi? 

- Dildeki ikiliğe son vererek toplumdaki bireyler ile ülke yöneticileri, aydınlarla halk arasındaki iletişimi kolaylaştırmak. 

- Sade duru ve kolay anlaşılır bir dil oluşturmak. 

- Siyasal alanda sağlanan bağımsızlık gibi Türk dilinde de bağımsızlığı sağlamak. 

- Türkçe'yi yabancı dillerin etkisinden kurtarmak. 

- Türkçedeki yabancı kelimeleri atıp Türkçe karşılıklarını bulmak, 

- Türk diline milli bir gelişme yolunu çizmek, 

- Aydın diliyle halk dili arasında görülen ayrıma son vermek. - Türk dilinin bir bilim ve kültür dili olmasını sağlamak, 

- Türkçe bir sözlük hazırlayıp Türkçe'nin zenginleşmesini sağlamak, 

- Konuşma dili ile yazı dilinin aynı olmasını sağlamak.

Kadınlara Siyasi Hakların Tanınması

 Kadınlara Siyasi Hakların Tanınması 

Medeni Kanun ile kadın-erkek eşitliği getirilmeye çalışılmıştı. 1930'lu yıllarda siyasal alanda kadın ile erkek arasında büyük bir eşitsizlik vardı. Erkekler oy kullanabilmelerine ağmen, kadınlar bu haktan yoksundu. Kadınlar aynı zamanda milletvekilliği seçimlerine ne seçmen ne de aday olarak katılabiliyordu. 

TBMM tarafından kabul edilen yasalarla : 

3 Nisan 1930'da, kadınlara belediyelerde seçme ve seçilme hakkı, 26 ekim 1933'te, kadınlara muhtar ve ihtiyar heyetlerine seçilebilme hakkı, 5 Aralık 1934'te, kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı. Türk kadını, o yıllarda bazı ileri Avrupa ülkelerinde bile olmayan bir takım haklara sahip oldu. 

Eğitim ve Kültür Alanındaki İnkılaplar Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun Kabulü TBMM tarafından 3 Mart 1924'te kabul edildi. Tevhidi Tedrisat Kanunu'na göre : 

Ülkedeki bütün medrese ve okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı. Ders programlarının, Bakanlık tarafından hazırlanması ve okulların denetim altına alınmasına karar verildi. 

Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabulü

 Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabulü ile eğitim ve öğretimde yapılan değişiklikler; 

Devlet ülkedeki eğitimin tamamına müdahale etmeye başladı. Milli Eğitim Bakanlığı tüm eğitim ve öğretim işlerinden sorumlu tek makam haline geldi. Eğitimin dini esaslara göre verilmesi bir yana bırakılarak, laik ve çağdaş bir eğitim hedeflendi. Türk kültürünü ve bilincini geliştirici bir eğitim anlayışı ile milli bir toplum yaratma hedeflendi. 1926-1927 yıllarında yapılan çalışmalarla, kız ve erkeklerin ayrı ayrı okutulmasına son verilerek karma bir eğitime geçildi. 2 Mart 1926'da Maarif Teşkilatı Hakkındaki Kanun çıkartıldı.

Soyadı Kanunu'nun Kabulü (21 Haziran 1934)

 Soyadı Kanunu'nun Kabulü (21 Haziran 1934) 

Günlük hayatta isim benzerliğinden kaynaklanan karışıklıkları ortadan kaldırmak amacıyla, TBMM 21 Haziran 1934'de "Soyadı Kanunu" nu kabul etti. Bu kanunla herkese Türkçe bir soyadı alma zorunluluğu getirildi. Aynı yıl kabul edilen bir başka kanunla, şeyh, ağa gibi ayrıcalık ifade eden eski ünvanların kullanılması yasaklandı. Bu kanunla eşitlik ilkesi; yani halkçılık ilkesi yolunda bir adım daha atılmış oldu. 

Takvim, Saat ve Ölçülerde Değişiklik

 Takvim, Saat ve Ölçülerde Değişiklik 

Osmanlı Devleti'nde, Hicri Takvim kullanılıyordu. Avrupa'daysa Miladi Takvim kullanılmaktaydı. Dünya'da ve Avrupa'da kulanılan takvim ile bizim kullandığımız takvimin farklı olması ticari işlerde ve resmi yazışmalarda karışıklıkların ortaya çıkmasına neden oluyordu. Bu farklılık, birçok işin zamanında yapılmamasına ve karışıklıklara yol açıyordu. 

TBMM tarafından, 26 Aralık 1925'te uluslararası takvim ve saat sistemi, 20 Mayıs 1928'de yeni harfler, 1 Nisan 1931'de de ağırlık ve ölçü birimleri kabul edildi. TBMM'nin aldığıbu kararlarla, Avrupa ile olan ticari ve ekonomik ilişkiler düzene girdi. TBMM, 1935'te aldığı bir kararla pazar gününün resmi tatil olduğunu belirtti. 

Medeni Kanunun Kabulü (4 Ekim 1926)

 Medeni Kanunun Kabulü (4 Ekim 1926) 

Türk Medeni Kanunu; kişilerin hak ve borçlarını, ailenin kuruluşunu, işleyişini ve sona ermesini, miras sorunlarını, kişiler ile mallar arasındaki mülkiyet ilişkilerini ve diğer hakların doğmasını, sürmesi ni, sona ermesini, kişilerin birbirleri ile olan ilişkilerini düzenleyen işlemleri oluşturan bir kurallar bütünüdür. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde, kişiler ile eşyalar arasındaki ilişkileri düzenleyen "Mecelle" adında bir kanun vardı. Ancak Mecelle, Hanefi mezhebine göre düzenlenmişti. Bu kanunda aile ve miras konuları düzenlenmemişti. 

İsviçre Medeni Kanunu 

17 Şubat 1926'da Borçlar Kanunu ile birlikte TBMM tarafından kabul edildi. 

Türk Medeni Kanunu 

4 Ekim 1926'da yürürlüğe girdi. 

Türk Ceza Kanunu 1 Mart 1926'da, 

Borçlar Kanunu 8 Mayıs 1926'da, 

Türk Ticaret Kanunu 10 Mayıs 1926'da yürürlüğe girdi.

Kıyafet Alanında Yapılan Yenilikler

 Kıyafet Alanında Yapılan Yenilikler 

Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasından sonra ülkedeki aydınlar pantolon ve ceket giyip kravat takarken başlarında fes vardı. Mustafa Kemal, kılık ve kıyafetteki bu karmaşaya son vermek ve siyasi, dini görüntüyü ortadan kaldırmak için ilk önce fesi yasaklayarak işe başladı. Mustafa Kemal, Ağustos 1925'te Kastamonu'da ilk kez halkın karşısına şapka ile çıktı. 25 Kasım 1925'te Şapka Kanunu çıkartıldı. Kasım 1925'te çıkartılan düzenleme ile, dini kıyafetlerle sokaklarda dolaşılması yasaklandı.

Laik Devlete Geçiş Saltanatın kaldırılması

 Laik Devlete Geçiş Saltanatın kaldırılması 

1 Kasım 1922'de saltanat kaldırılarak, laiklik yolunda ilk önemli adım atıldı. Osmanlı ailesinden egemenlik yani yönetme hakkının alınması demek, halifelik kurumunun gücünün yok olması demekti. 

Halifeliğin kaldırılması : 

3 Mart 1924'te halifelik kaldırılarak, laik devlete geçiş yolunda büyük bir adım atıldı. 

Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması : 

3 Mart 1924'te kabul edilen bir kanunla, devlet işlerinin dine uygun olup olmadığını denetleyen, Şer'iyye ve Evkaf Vekillikleri kaldırılarak, dini kuralların yönetime karıştırılması engellendi. 

Tekke, Zaviye ve Türbelerle Tarikatların kapatılması : 

Kasım 1925'te kabul edilen 677 sayılı kanun ile Tekke ve Zaviyeler ile Türbeler ve Tarikatlar kapatılarak bunlarla ilgili sıfatların kullanılması yasaklandı. 

Anayasa'nın Laikleşmesi : 1924 Anayasası ile halifeliğin kaldırılmasından kaynaklanan rahatsızlıkları gidermek için "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin dini İslamdır." maddesi eklendi. 1928 Anayasası'nda "Devletin dini İslamdır" hükmü çıkartıldı. 1937 Anayasası'na "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin laik olduğu" ilkesi konuldu. 

Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun kabulü : 

3 Mart 1924'te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile, ülkedeki bütün medrese ve okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanarak denetim altına alındı.


İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....