19 Mart 2025 Çarşamba

Atatürk'ün Bilinmeyen Yönleri

Atatürk'ü bir kez daha saygıyla anıyoruz. Her yönüyle öylesine farklı ki en iyi tanıyorum diyenlerin bile onun hakkında bilmediği çok şeyin olduğunu sanıyorum. Ege Üniversitesi tarafından hazırlanan Az Bilinen Yönleriyle Atatürk kitabını okudukça, resmi söylemlerin çok ötesinde farklı bir Atatürk'le karşılaşıyorsunuz.

Sayfaları çevirdikçe, çocuk sevgisinden hayvan sevgisine, aile sevgisinden arkadaş sevgisine, güzel sanatlardan sofra kültürüne kadar, adam gibi bir adamla yüzleşiyorsunuz.

Atatürk ağlar mı? Ağlamış, hem de için için? Peki hangi konuda, nelere ağlamış? Kitapta bu ayrıntılarıyla ele alınıyor. Neden evlenmiş? Neden boşanmış? Çocukları çok sevdiği halde neden evlatlıklarla yetinmiş? Kaç manevi çocuğu olmuş? Bunları nasıl seçmiş? Dava arkadaşlarına vefa borcunu nasıl ödemiş? Sanata, sanatçıya nasıl bakmış? Eğitimle, bilimle, dinle arası nasılmış? Öylesine farklı ayrıntılar var ki bir solukta okuyorsunuz. Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi'ne bu değerli çalışması için canı gönülden teşekkürler.

Köpekleri çok severdi

Bu aralar, belki de bir köpeğimizin olmasının verdiği duyarlılıkla Atatürk'ün köpeklere olan ilgisini ve anılarını büyük bir ilgiyle okudum. Değişik dönemlerde farklı köpekleri olmuş. Bir ara kedisi de varmış. Ama içlerinde onu en etkileyen Foks'muş.

Yalova kaplıcalarına gittiğinde seyyar fotoğrafçıdan 50 liraya satın almış. Sabah gezisinde fotoğrafçı Hasan Efendi'nin sehpasının altında görüp beğenmiş. Bunu sezen Hasan Efendi hediye etmek istemiş ama kabul etmemiş. Parasını vermiş, almış.

O bir sokak köpeğiymiş ama Çankaya Köşkü'ne geldikten sonra yaşamı her şeyiyle değişmiş. Atatürk nerede, o orada. Atatürk'ün yatak odasında, karyolasının ayak ucunda kendisi için özel olarak diktirilen bir minderde yaşarmış. En önemli görüşmelerinde bile hep onun yanında olurmuş.

"Atatürk'ün Foks'a düşkünlüğünü bilen bazı kimseler, sofrada çok zaman onun bahsini açarlar, sadakatinden, büyüklüğünden dem vurup neslini üreterek memlekete yaymayı teklif ederlerdi. Dalkavukluğuyla dikkati çekenler, Foks'un asil kandan geldiğini söyleyecek kadar ileri gidip 'Köpek değil, adeta insan. İnsandan da akıllı' derlerdi..."

Atatürk, Foks'un ne yiyip ne içtiğinden, ne zaman çiftleşeceğine kadar hemen her şeyiyle yakından ilgilenirdi. Ama gün gelir, Foks'la yolları ayrılır. Köşke ikinci bir köpek gelmesini kıskanan Foks, bir gün kendisini kaldırmak isteyen Atatürk'ün elini ısırır. Bunun üzerine bir aylık bir gözetime alınır. Ardından yeniden Atatürk'e karşı büyük bir bağlılık ve sevgi gösterir. Ama yakınları "Sahibini ısıran köpekten hayır gelmez" diyerek, ilaçla sonsuza dek uyutulması için Atatürk'e ısrar ederler. İzin verdi mi vermedi mi bilinmez ama Foks o günlerde öldürülür.

Atatürk bir süre sonra Foks'la Atatürk Orman Çiftliği'nde yeniden karşılaşır. Ama bu kez camekan içinde. Bedeni doldurulmuş cam gözlü köpeğine fazla bakamaz. "Ben onu sevmiştim. Böyle görmek istemem. Kaldırın onu" der ve ekler:

"Her ısırana kızılmaz. Foks can acıtmak, fenalık yapmak için ısırmamıştır..." Foks'un doldurulmuş cansız bedeni, ertesi gün hemen kaldırılır. Uzun yıllar Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nda muhafaza edilen Foks, Anıtkabir'de Genel Kurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen ve 26 Ağustos 2002'de Cumhurbaşkanı Sezer tarafından açılan Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi'nde sergilenir. Hâlâ orada.

Soyadı Kanunu 21 Haziran 1934

Herkesin ailece anılmasına yarayan öz adından sonraki ada, aile adına soyadı denir. Bütün uygar toplumlarda ailenin köklülüğünü belirten soyadları bulunmaktadır. 
Osmanlı devleti'nin son yıllarında; nüfus artışı, askerlik, tapu, nüfus, miras, adalet, eğitim gibi devlet işlerindeki yoğunluğu beraberinde getirmiş ve soyadının bulunmaması nedeniyle bu alanlarda sık sık karışıklıklar çıkmaya başlamıştır. 
Toplum ve devlet hayatında ortaya çıkan bu karışıklıklar 21 Haziran 1934'te çıkarılan "Soyadı Kanunu" ile giderilmiştir. 
"Soyadı Kanunu" ile her vatandaşın kendi öz adından başka, mensup olduğu aileye ait bir soyadı taşıması kabul edilmiş, Türk inkılabının önderi Mustafa Kemal'e de TBMM tarafından 24 Kasım 1934'te çıkarılan bir kanunla "ATATÜRK" soyadı verilmiştir. Yine çıkarılan başka bir yasa ile ATATÜRK soyadının başkaları tarafından kullanılması yasaklanmıştır.
Ayrıca 1934'te çıkarılan bir kanunla lâkap ve unvanlar, sivil rütbe, nişan ve madalyalar kaldırılmış, ancak vatan savunması yolunda alınan nişanları taşımak serbest bırakılmıştır. 
Askerî bir rütbeyi belirten "paşa" kelimesi "general" olarak değiştirilmiştir. Böylece Osmanlı toplumunun sosyal tabakaları ortadan kaldırılmış ve insanların toplumda ve kanun önünde lakap ve unvanlarına göre sınıflara ayrılması engellenmiştir.

Medeni Kanunu Kadın Hakları

Toplumsal alanda yapılan en önemli yeniliklerden birisi de kadının toplumda hak ettiği yeri almasıdır.
Eski toplumsal yapıda kadına verilen değerin yanlış olduğunu ve Türk kadınının toplumda yer almasının gereğini ATATÜRK şu sözleriyle anlatmıştır:
"Bir toplum, bir millet; erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşur. Mümkün müdür ki, bir kitlenin bir parçasını ilerletelim diğerini görmezlikten gelelim de kitlenin tümü ilerlemeye imkân bulabilsin? Mümkün müdür ki bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok, ilerleme adımları, dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme ve yenileşme sahasına birlikte kesin aşamalar yaptırmak lazımdır. Böyle olursa inkılap başarılı olur."
17 Şubat 1926'da Medeni Kanun'un kabul edilmesi kadın hakları alanındaki en büyük inkılâplardan biridir. Bu kanunla;
Ailede kadın erkek eşitliğini sağlamaya yönelik çok önemli atılımlar gerçekleştirilmiştir.
Birden fazla kadınla evlenmeye son verilmiş ve boşanmalarda kadınlar da söz ve hak sahibi olmuşlardır.
Kız ve erkek çocukların mirastan alacakları paylar eşit duruma getirilmiştir.
Daha sonra tanınan siyasal haklarla Türk kadınları demokratik hayattaki yerlerini almaya başlamıştır.
3 Nisan 1930'da belediye, 26 Ekim 1933'te köy muhtar ve heyetleri, 5 Aralık 1934'te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.
Cumhuriyet ile birlikte her türlü eğitim ve öğretim, hatta iş hayatının kapıları kadınlara ardına kadar açılmıştır.

Yeni Türk Devleti'nde kadınlara sosyal, kültürel hakların yanında, siyasî haklar da birçok uygar ülkeden önce tanınmıştır. Örneğin Fransa ve İtalya'da kadınlara 1946'da seçme ve seçilme hakkı tanınırken Türk kadını bu hakları, ATATÜRK devrimleri sayesinde çok daha önceden 1934'te elde etmiştir. 1935 yılında yapılan genel seçimlerde TBMM'ye 18 kadın milletvekili girmiştir. Böylece Türk kadını asırlarca ihmal edilen haklarına kavuşmuştur.
Türk kadını, günümüzde siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatın her alanında aktif görev alabilmekte, bütün meslek dallarında (askerî okullar ve ordu dahil) görev yapabilmektedir. Kadınlarımızın çeşitli iş ve mesleklerden, parlâmento kürsüsüne, üniversite profesörlüğü, dekanlığı ve rektörlüğüne, yargıtay, danıştay üyeliğine kadar her türlü yurt hizmetinde çalışmaları, ATATÜRK'ün gerçekleştirdiği devrimler sayesindedir. Dünyada yargıtay üyeliğine seçilen ilk kadın da bir Türk kadınıdır. Hatta kadınlarımız ATATÜRK'ün açtığı bu yol sayesinde başbakanlığa kadar yükselmişlerdir.

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Tekkeler, tarikat mensuplarının oturup kalkmalarına, ibadet yapmalarına mahsus yerler olup, bunların küçüklerine zaviye deniliyordu. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu'nun Türkleşmesinde ve Anadolu'nun Türk kimliği içinde yoğrulmasında büyük hizmetleri geçen tarikatlar ve bunların kurumlaşmış şekli olan tekkeler daha sonraki yüzyıllar içerisinde asıl fonksiyonlarını yitirmişlerdir. Toplumsal anlamda birlik ve beraberliğe zarar verecek bir niteliğe gelmişlerdir.
Düşünsel olarak insanların her hangi bir üretim içinde olmadığı, insan zamanının büyük oranda harcandığı tekke ve zaviyeler adeta çalışmadan yaşayan insanların toplandığı yerler haline dönüşmüşlerdir.
Bir takım tarikat mensuplarının halkın inançlarını istismar etmesi, maddi olarak haksız kazançlar sağlamaları, ilmi ve dini temele dayanmayan hurafeler üzerinden insanlar üzerinde baskı kurmaları tarikatları çöküntüye uğratmıştır.
Çağdaş bir devlet ve toplum düzeni kurmak isteyen ülke yönetimi, olumlu fonksiyonları kalmamış olan bu kurumlardan en kısa zamanda kurtulması gerektiğine inanıyordu. ATATÜRK de tarikatların, Türk milletini istismar etmelerini engellemek için toplumsal dayanışma, birlik ve beraberlik duygusunu zedeleyen bu yapıların kaldırılmaları gereğini belirtmiştir.
ATATÜRK bu konudaki görüşlerini şu sözleriyle ifade etmişti: "Efendiler ve ey millet biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır."

TBMM 30 Kasım 1925 tarihinde kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapanmasını, türbedarlıklarla bir takım unvanların yasaklanmasını kararlaştırmıştır.
Bu Kanun, Allah ile kul arasına giren istismarcıların işine son verdiği ve vicdanlara yapılan dinsel baskıyı ortadan kaldırdığı gibi Türk toplumunun birlik ve beraberliği ile toplumsal dayanışmasının önündeki engeli de ortadan kaldırmıştır.

Meclis'te Eğitim Tartışmaları

TBMM Hükümetinin Maarif örgütü, 1920 yılının sonlarına doğru, her birimi en fazla 3-4 kadrolu olmak üzere kuruldu: [13]

İlk Tedrisat, Talî (orta) Tedrisat, Sicil ve İstatistik, Muhasebe, Hars (Kültür) Müdürlükleri. (Bu mütevazi kadro ancak 1922'de, Müsteşarlık, Yüksek Tedrisat Dairesi, Telif ve Tercüme Heyeti de oluşturularak biraz daha geliştirilebilecektir).

İstanbul ve çevresi ile Yunan işgali altındaki iller dışında kalan, doğrudan Ankara Hükümeti'ne bağlı yerlerde 1920'de, ilk, orta ve lise düzeyinde ne kadar okul, öğrenci ve öğretmen bulunduğuna ilişkin kesin ve güvenilir sayılar mevcut değildir. Meclis tutanaklarından ve arşivlere girebilmiş belgelerden anlaşıldığına göre, 3495 İlkokul (bunlardan 682'si, yani yüzde 20'si kapalı), 3316 (1511'i Muallim Mektebi çıkışlı değil) öğretmen, tam devreli (ilk-orta-lise: 12 yıllık) 5 Sultanî, 32 İdadî (9 yıllık), 13 Muallim Mektebi (ilkokul sonrası 5 yıllık) vardı. Bazı kaynaklarda bu sayıların daha farklı yer aldığı da görülmektedir. (Örneğin, açık ilkokul sayısı 1764, kapalı ilkokul sayısı 281, Öğretmen Okulu çıkışlı 1550, medresede okumuş veya alaylı 1511 öğretmen gibi...). Bu okulların ne kadarının köylerde olduğuna ilişkin hiçbir kayıt yoktur. Maarif Vekili Rıza Nur, 19 Ekim 1920'de Mecliste yaptığı konuşmada şu sayıları vermiştir: "Bugün elimde bulunan sayılara bakılırsa 28 Sultanî vardır. Bunların birkaçı işgal altında bulunuyor. Yatılı öğrenci sayısı 340, gündüzlüler 2591'dir.

Öğretmen ve memur mevcudu 587'dir. Her öğretmene 20 öğrenci düşüyor. Her sultanîye yılda 6 bin lira harcanıyor. Galatasaray Sultanîsinin yıllık gideri 40-50 bin lira arasındadır. (Anlaşılıyor ki, Bakan, İstanbul'daki ve işgal altındaki yerlerde bulunan okulların sayısını da dikkate almıştır). 50-60 kadar da idadi (4 yıllık ortaokul) var. İptidailerimiz (ilkokullar) 40 bin öğretmen istiyor..."

Meclis Maarif Encümeni zabıt kâtibi Cevdet Bey, Bakanın verdiği sayıları düzeltmek ve düşüncelerini açıklamak için söz alarak:

"2500 öğrenci Sultanîlerde değil ilkokullardadır. Sultanîlerdeki 347 öğrenciye karşılık 587 kadrolu öğretmen ve memur vardır. Müstahdemler ise bu sayıya dahil edilmemiştir—Biliyorsunuz ki Meşrutiyet'ten beri birçok okullar açıldı. Muallim Mektepleri, Sultanîler, savurganlıkla kuruldu. [14] Ama hiçbiri, beklenen amacı gerçekleştiremedi. Araç gereç yetersizliği, bina bulunmayışı dikkate alınmadı. Bunlar gerçek birer Sultanî ve Muallim Mektebi değildir, birer okul karikatürüdür. Her okulda 15-20 öğrenci ancak var. Okulları düzeltmek ve düzene koymak ilk vazifemiz olmalıdır" derken iki hafta sonraki, 4 Kasım 1920 günkü oturumda Karesi Mebusu Vehbi Bey: "İbret gözüyle görebileceğimiz gibi, bir kazada 100 gayri müslim hanesi varsa, 1500-2000 hatta 10 bin Müslüman hanesi bulunmaktadır. Gayrimüslimlerin çocuk yuvası, ilkokulu, ortaokulu, buralarda görevli yüksek öğrenim yapmış öğretmenleri vardır. Oysa 60-70 bin kişilik kent müslüman nüfusunun doğru dürüst bir okulu yoktur" diyordu. 4 Aralık 1920 günkü oturumda Tokat Mebusu Mustafa Bey: "Benim ilimin nüfusu 100 bin küsurdur. Burada aydın nâmına iki kişi bile yoktur.

Neden okulları Bursa'ya, İstanbul'a yaptılar da bizim halkımızı eğitimden mahrum bıraktılar?" sorusunu dile getiriyor, 9 Aralık oturumunda ise Bitlis Mebusu Ziya Bey:

"Bitlis'te ve Doğu illerinde kesin olarak hiç okul yoktur " diyordu. Daha önce, I. Dünya Savaşı boyunca, öğretmenleri, yetişkin öğrencileri cephelere sevk edildiğinden çok sayıda okulun kapısına kilit vurulması henüz unutulmadığından, bu kez de İstiklâl Savaşında benzeri bir durumun yaşanmaması yönünde bir karar alındığı 25 Kasım 1920'de, Antalya Mebusu Rasih Bey'in önerisi benimsenerek, "muallimlerin ve muallim mekteplerinde okuyan öğrencilerin askerlik yükümlülüklerinin ertelendiği" görülmektedir. Ahalinin aydınlatılması, çocukların yetiştirilmesi düşüncesiyle kendilerine bu tür bir ayrıcalık tanınan ve mebusların meclis oturumlarında "Memlekette, namuslu sınıf olmak üzere yalnız maarifçiler kalmıştır. Bu sınıfın müdürleri ve görevlileri asla lekelenmemiştir"

(Örneğin, Lazistan Mebusu Ziya Hurşid'in 9 Mayıs 1920 günü yaptığı konuşmada bu sözler aynen geçmektedir) yollu övgüler yağdırdıkları bir sırada, öğretmenlerin; dünyadaki gelişmeleri olanaklar ölçüsünde izleyebilen, ama Millî Mücadele'nin özel koşullarını henüz yeterince kavrayamamış aydınlar olarak bir iki ilde, 16 Aralık 1920'de greve gitmeleri de aynı günlere rastlar. [15]

Bu olay, öylesine etkili olmuştur ki, aynı gün Maarif Vekili Rıza Nur istifasını verir.

İkinci Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) döneminde (Aralık 1920-Kasım 1921) ilk Maarif Bütçesi yapılmış, Maarif Kongresi düzenlenmiştir.

57.128.833 liralık genel bütçeden Maarif işlerine ayrılan para sadece 390.412 liradır, (yüzde 06,8'i). Millî Mücadele'nin sonraki yıllarında miktar ve oranın arttığı görülüyor: 1922'de, 74.957.848 liradan 1.136.046 lira (yüzde 1,5), 1923'te de 105.929.911 liradan 3.033.003 lira (yüzde 2,9) ayrılmıştır.

Kaynak:Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi - Necdet Sakaoğlu

II. Meşrutiyet 1908'de İlanı

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru sınır komşumuz Çarlık Rusya’sının zaman zaman Batı’daki büyük devletlerle anlaşarak, aziz vatanımızı parçalamaya matuf saldırışları sırasında cetlerimizin öz yurdu olan Trabzon’un Hacı Kasım mahallesindeki yuvasından uzaklaşmak zorunda kalan ailemizin tek erkek çocuğu bulunan rahmetli babam Salih Necati Sahir Bey’in, yine Rumeli topraklarından göç etmiş bir ailenin kızı olan rahmetli anam Melek Hanım ile kurduğu evlilik rabıtası, eski adı ile Edirne vilâyetine bağlı Kırkkilise, şimdiki deyişle Kırklareli’nde yine tek erkek çocuk olarak beni şu karmakarışık dünyamıza armağan etmiş bulunuyor.

Osmanlı tarihinde büyük bir devir yaratmış olan Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon’u zapt ettiği sıralarda kumandanı olarak emrinde bulunan Yahya Paşa’nın sonraları Trabzon’da “Hacı Ali Mollazade” adı ile devam eden aile bağının Trakya topraklarında, yukarıda işaret edildiği gibi, dünyaya gözü açılan tek erkek çocuğu, birbiri ardı doğan iki kız çocuğunun Bursa ve İstanbul’da ebediyete göçüşü ile o yılların gurbet ve hasret türküleri içinde tek ışık ve ümit halinde büyütülüyor.

II. Meşrutiyet 1908'de İlanı

O zamanların şartlarına göre devlet kapısında veya o mahiyetteki bir teşekkülde mütevazı bir maaş kadrosu ile çalışan aile reisinin vazife değişiklikleri yüzünden Kırkkilise’den sonra Edirne ve eski deyimle “Hüdavendigâr” şimdiki adı ile Bursa, Çanakkale ve İstanbul seferleri birbirini kovalıyor ve II. Meşrutiyet 1908 yılında ilân edildiği zaman ailenin tek erkek çocuğu mektep çağında bulunuyor. O günlerin işitilen ve tekrarlanan sözleri de şunlardan ibaret oluyor: “Yaşasın hürriyet!”, “Yaşasın uhuvvet!”, “Yaşasın müsavat!”, ” Yaşasın meşrutiyet!”

Gerçekten II. Meşrutiyet beni ve benim gibileri okul çağında buldu. Fakat Sultan II. Abdülhamid’in, ilk anlarda hürriyetsever düşünüş ve görünüşle, Saltanat ve Hilâfet makamına geçişinden sonra, I. Meşrutiyet’i kayıtlayıcı ve baltalayıcı davranışı sonunda otuz üç yıllık saltanat devresinin yarattığı mutlakıyet ve istibdat idaresinin, “Jön Türkler” olarak vasıflandırılan İttihat ve Terakki mensuplarının cesurane hamlesiyle yıkılışını kovalayan ilk hürriyet yıllında, mutlakıyet idaresinin müfsit unsurları ile yardakçılarının körüklediği gerici hareketlerin 31 Mart 1909 günündeki kanlı tezahürleriyle büyüyen isyan dalgaları, II. Meşrutiyet’i boğan safhaların başlangıcı oldu.

Henüz okul çağında bir genç olarak 1909 yılında Sultanahmet Meydanı’nda, o zamanın Meclis-i Mebusan Reisi Ahmed Rıza Bey’in yerine Adliye Nazırı Nazım Paşa’nın, İstanbul Mebusu Hüseyin Cahid Bey yerine Lazkiye Emiri Arslan Bey’in kapalı ve açık arabalar içinde Meclis-i Mebusan binasına gelişleri sırasında gözlerimizin önünde süngü ile şehit edildiklerini görmek âsilerin ve mürtecilerin muhtelif meydanlarda ve sokaklarda kurulan sehpalarda sallandıklarına şahit olmak masum dimağlar için ayrı bir talihsizlik oldu.

Bununla beraber Hareket Ordusu’nun hürriyeti, Meşrutiyet’i koruyucu hamleleri, vatansever duyguların uyanışını sağlayan söz ve fikir hürriyetini kayıtlayıcı bazı kararlara ve tedbirlere rağmen hürriyet sevgisini aşılayan ve milliyetçilik hislerini uyandıran ve hatta beni gazetecilik mesleğine yönelten yeni ve nurlu bir meşale, imanlı ve heyecanlı bir merhale teşkil etti.

KAYNAK: 2. Meşrutiyet ve Sonrası Hatıralarım - Necmeddin Sahir Sılan

1939 Yılında Yaşanmış Olaylar

  • 25 Ocak 1939 : Celal Bayar, Başbakanlık'tan çekildi. Yeni Hükümeti kurmakla Dr. Refik Saydam görevlendirildi.
  • Başbakan                      : Dr. Refik Saydam
  • Adliye Bakanı                : Tevfik Fikret Sılay
  • Milli Savunma Bakanı  : Gen. Naci Tınaz
  • İçişleri Bakanı               : Faik Öztrak
  • Dışişleri Bakanı            : Şükrü Saraçoğlu 
  • Maliye Bakanı               : Fuat Ağralı
  • Bayındırlık Bakanı        : Ali Çetinkaya
  • Milli Eğitim Bakanı       : Hasan Ali Yücel
  • Ekonomi Bakanı           : Hüsnü Çakır 
  • Sağlık Bakanı                : Dr. Hulusi Alataş
  • Gümrük ve İnşaat Bk.  : Ali Rıza Tarhan
  • Tarım Bakanı                 : Muhlis Erkmen
  • 27 Ocak 1939 : Kabine, TBMM'de oybirliği ile güvenoyu aldı. TBMM seçimlerin yenilenmesine karar verdi.
  • 19 Şubat 1939 : Ülke genelinde 158 ayrı yerde yeni Halkevleri açıldı.
  • 21 Mart 1939 : Kurtuluş Savaşı Komutanlarından Korgeneral Ali Hikmet Ayerdem (Doğumu:1877) öldü.
  • 26 Mart 1939 : Milletvekili seçimleri yapıldı.
  • 3 Nisan 1939 : TBMM açıldı. İsmet İnönü, Meclisin oybirliği ile yeniden Cumhurbaşkanlığına seçildi.
  • - Dr. Refik Saydam istifa etti, Kabineyi Kurmakla tekrar görevlendirildi. TBMM'den güvenoyu aldı.
  • 12 Mayıs 1939 : Türk-İngiliz Antlaşması imzalandı. Müşterek bildiri: "Türkiye Hükümeti ve Büyük Britanya Hükümeti bir saldırı hareketinin Akdeniz Bölgesinde bir savaşa yönelmesi halinde bilfiil işbirliği yapmaya ve güçlerinin bütünü ile yardım ve ilgiyi birbirlerine göstermeye hazır bulunduklarını beyan ederler..." İkinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı.
  • 23 Haziran 1939 : 'Türkiye ile Suriye arasında arazi mesailinin kati surette hallini mutazammın' antlaşma imzalandı. Bu antlaşmayla 'Hatay' sorunu çözümlendi.
  • 29 Haziran 1939 : Hatay'ın Türk olan yöneticileri Hatay Cumhuriyeti'nin Anavatana bağlanmasını istediler. Olağanüstü toplanan Hatay Meclisi oybirliği ile Türkiye'ye katılma kararı aldı.
  • 30 Haziran 1939 : TBMM, Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını oybirliği ile onayladı.
  • 5 Temmuz 1939 : CHP İl Başkanlıkları, Valilerin uhdesinden alındı.
  • 7 Temmuz 1939 : Hatay İli kuruluş kanunu kabul edildi.
  • 20 Temmuz 1939 : Samsun'da meydana gelen selde büyük hasar oldu.
  • 23 Temmuz 1939 : Hatay'da törenle Fransız Bayrağı indirildi, Türk Bayrağı çekildi. Hatay'da kalan son Fransız birliği de aynı gün ayrıldı.
  • 28 Temmuz 1939 : Demiryolu Aşkale'ye ulaştı.
  • 1 Eylül 1939 : Alman orduları Lehistan'a girdi, İkinci Dünya Savaşı resmen başladı.
  • 6 Eylül 1939 : Demiryolu Erzurum'a ulaştı.
  • 10 Eylül 1939 : Karabük Demir ve Çelik fabrikaları üretime başladı.
  • 22 Eylül 1939 : Dikili'de deprem. 22 kişi öldü, yüzlerce ev yıkıldı.
  • 27 Eylül 1939 : Moskova'da Türk-Sovyet görüşmeleri Dışişleri Bakanları Saraçoğlu-Molotof arasında başladı.
  • 17 Ekim 1939 : Moskova'da 21 gündür süren Türk-Sovyet görüşmeleri kesildi.
  • 19 Ekim 1939 : Türkiye-Fransa-İngiltere arasında Üçlü Yardım (Ankara Paktı) imzalandı. Antlaşma hiçbir devlete karşı olmayarak, yalnız savunma amaçlı olarak düzenlenmişti. Bu antlaşmanın yüklediği koşullar arasında, Türkiye'nin SSCB ile silahlı bir antlaşmazlığa düşmeyeceğine dair açık kayıtlar konulmuştu.
  • 22 Ekim 1939 : Sivas Lokomotif Vagon Atölyesi faaliyete başladı.
  • 26 Ekim 1939 : TBMM yeni binasının temeli atıldı.
  • 22 Kasım 1939 : Tercan'da deprem.
  • 20 Aralık 1939 : Kurtuluş Savaşı Komutanlarından Orgeneral Yakup Şevki Subaşı (Doğumu:1876) öldü.
  • 25 Aralık 1939 : Kurtuluş Savaşı Komutanlarından Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay (Doğumu:1883) öldü.
  • 27 Aralık 1939 : Cumhuriyet tarihinin en büyük felaketlerinden birisi olan Erzincan depremi. 40.000 kişi öldü. Binlerce kişi evsiz kaldı. 

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....