29 Eylül 2025 Pazartesi

Makbule Atadan

Makbule Atadan (1885, Selanik - 18 Ocak 1956, Ankara), Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün kız kardeşidir. Atatürk'ün Selanik, İstanbul ve Ankara'daki yaşamına tanıklık etmiş bir tarihsel kişiliktir.


Hayatı

Selanik dönemi

Makbule Atadan, 1885 yılında Selanik'te doğdu. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi'dir. Fatma, Ahmet, Ömer ve Mustafa'dan sonra ailenin beşinci çocuğu olarak doğdu. O doğduğunda ağabeyi Mustafa dört yaşındaydı; Fatma, Ahmet ve Ömer ise küçük yaşlarda ölmüştü. Ağabeyi Mustafa ve kendisinden dört yıl sonra doğan kız kardeşi Naciye ile büyüdü.

Üç kardeş, babalarını erken yaşta kaybetti ve anneleri tarafından büyütüldü. Naciye'nin 12 yaşında vereme yakalanıp ölmesi üzerine Makbule ile ağabeyi Mustafa iki kardeş kaldılar.

Babalarının ölümünden sonra aile bir süre Zübeyde Hanım'ın kardeşi Hüseyin Efendi'nin Langaza'da kâhyalık yapmakta olduğu çiftlikte yaşadı. Ağabeyi Mustafa'nın okulu nedeniyle Mustafa, Naciye ve anneleri Zübeyde Hanım yeniden Selanik'e dönerken, Makbule bir süre daha dayısı ve anneannesi çiftlikte kalmaya devam etti; sonra Selanik'e dönen ailesinin yanına katıldı. 

Selanik'teki koşulların uygun olmamasından dolayı Makbule Hanım okula gidemedi, evde özel ders alarak eğitim gördü. Annesinin ikinci evliliğini yapmasından sonra üvey babası Ragıp Bey ve annesi Zübeyde Hanım ile yaşadı.

Makbule Hanım, Selanik'te yaşadığı dönemde Lütfü Bey adında biri ile evlenmiştir. Bu evliliğin hangi tarihte gerçekleştiği, Makbule Hanım'ın Lütfü Bey'den hangi tarihte boşandığı veya eşinin ölümü hakkında bilgi yoktur. [not 1]

İstanbul dönemi

Atatürk ve Makbule Hanım

Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşları'nda yenilmesi ve Selanik'in Yunanistan'a bırakılmasından sonra yaşamını bir süre daha bu şehirde sürdüren Makbule Hanım, I. Dünya Savaşı sırasında annesi ve üvey kızkardeşi ile birlikte Selanik'i terk edip İstanbul'a yerleşti. [not 2]

Makbule Hanım ile Zübeyde Hanım, Ragıp Bey'in daha önce İstanbul'a gelip yerleşen kardeşi Albay Memduh Hayrettin Bey'in eşi Vasfiye ve kızı Fikriye ile yaşadığı evde bir süre misafir olduktan sonra Mustafa Kemal'in Haziran 1915'te kiraladığı Akaretler'deki 76 numaralı eve yerleştiler. 

I. Dünya Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde görevlendirilerek Mart 1916'da Diyarbakır'a varan Mustafa Kemal, Diyarbakır'daki görevi sırasında Abdürrahim adında bir yetim çocuğu evlat edinerek İstanbul'daki annesi ve kız kardeşinin yanına göndermiş ve Makbule Hanım'a "abla" diyen Abdurrahim de evin bir ferdi olarak yaşamıştır.

Düşman donanmalarının İstanbul Boğazı'na demir attıkları 13 Kasım 1918 günü Mustafa Kemal cepheden İstanbul'a geldi. Birkaç gün Pera Palas'ta kaldıktan sonra Şişli'deki Halaskargazi Caddesi'nde bulunan Oseb Kasabyan'a ait üç katlı evi kiraladı. Makbule Hanım, 28 Kasım 1918'den itibaren annesi ile evin üst katına yerleşti. 

Orta katta Mustafa Kemal, alt katta yaverleri yaşadı. Makbule Hanım Şişli'deki bu evde yaşadığı sırada sıklıkla ağabeyinin misafirlerini ağırladı. Millî mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu'ya geçen Mustafa Kemal'i 16 Mayıs 1919 günü uğurladı.

Mustafa Kemal Paşa'nın 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıkarak Kurtuluş Savaşı'nı başladığı dönemde Makbule Hanım, o sırada ticaretle uğraşan Mustafa Mecdi Bey (Boysan) ile evlendi. Evliliğinin kesin tarihi bilinmez.

Aile, Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından sonra Şişli'deki evden ayrılıp yeniden Akaretler'deki eve döndü. Anadolu'daki bağımsızlık savaşında başarılar elde edilikçe aile, işgal kuvvetlerinin baskılarına maruz kaldı; eve baskın yapılması korkusu ile devamlı tetikte yaşadı.

1922'de Türk ordusunun Başkomutanlık Meydan Savaşı için hazırlık yaptığı dönemde, Fransız gazeteci ve yazar Claude Farrére ile görüşme yapmak için İzmit'e geldiği sırada Mustafa Kemal ile görüşmek üzere Makbule Hanım, annesi ile 13 Haziran 1922'de İzmit'e gitti. Bu buluşmadan sonra Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal ile Ankara'ya giderken, Makbule Hanım İstanbul'a döndü.

Ankara dönemi

Makbule Hanım'ın Ankara'ya ilk defa ne zaman gittiği hakkında kesin bilgi yoktur; 1922 yılı yaz aylarında gittiği düşünülür. Eşi Mecdi Bey ile Çankaya Köşkü'ne konuk oldu. Mecdi Bey işi için çeşitli illerde bulunduğu sırada Makbule Hanım, Çankaya'da kalmaya devam etti.

Annesi Zübeyde Hanım 15 Ocak 1923 akşamında İzmir'de öldü. O sırada İstanbul'da olan Makbule Hanım, annesinin ölümünde yanında olamadı ve 16 Ocak'taki cenazesine katılamadı. Orduların denetlenmesini ve basın toplantıları için yurt gezisine çıkmış olan ağabeyini 19 Ocak 1923'te İzmit'te ziyaret edip baş sağlığı diledi.

Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yurt gezisini tamamladıktan sonra İzmir'de Latife Hanım ile evlenmesi ve eşi ile Ankara'ya dönmesinden sonra Makbule Hanım ve eşi Ankara'dan ayrılarak evlerine İstanbul'a geçtiler.

Mustafa Kemal Paşa'nın evliliği 920 gün sonra boşanma ile sonuçlandı. Makbule Hanım, boşanmadan sonra Mustafa Kemal'in yanında daha uzun kalmaya başladı. Cumhurbaşkanının artık bekâr olması nedeniyle birçok davette ve törende protokolde onun yanında yer aldı.

1930'da Atatürk'ün isteğiyle Fethi Okyar'ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası'na giren Makbule Hanım, birkaç ay sonra parti kapatılınca siyasetten çekildi.

Eşi Mustafa Mecdi Bey, 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu ile "Boysan" soyadını aldı; böylece Makbule Hanım "Boysan" soyadını taşımaya başladı.

Sık sık İstanbul ile Ankara arasında gidip gelerek yaşayan Makbule Hanım, 1935'te Çankaya Köşkü arazisi içinde kendisi ve eşi için inşa edilen Camlı Köşk'e yerleşti. Mustafa Kemal, Çankaya Köşkü Nöbet Defterlerine göre Camlı Köşk'e 15 defa gitmiş; bu ziyaretlerin beşinde akşam yemeğini orada yemiştir.

Makbule Hanım, 1938'de ağabeyinin rahatsızlandığı dönemde İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda kaldı ve doktorlar tarafından izin verildiği müddetçe Mustafa Kemal Atatürk ile görüşebildi. Nöbet defterlerine göre dokuz defa Atatürk ile görüştürüldü. Anılarında son ziyaretini ölümünden 13 dakika önce yaptığını ve doktorlar ona müdahale ederken odadan çıkarıldığını anlatır.

Makbule Atadan Atatürk'ün cenaze töreninde


Atatürk'ün cenaze töreni sırasında O'nun naaşını taşıyan top arabasının tam arkasında eşi Mustafa Mecdi Bey ile birlikte Makbule Hanım yer aldı.

Atatürk'ün ölümünden sonra

Ağabeyinin ölümünden sonra daha çok İstanbul'da yaşadı. Çeşitli hastalıklar geçirdi, maddi sıkıntılar yaşadı. 1946'da eşinden boşandı.

Mustafa Kemal Atatürk, kendisine “yaşamını onurlu olarak sürdürmek” şartıyla İş Bankası'ndaki payının gelirlerinden ayda 1000 lira ödenmesini ve hayatta olduğu müddetçe Camlı Köşk'te oturabileceğini vasiyet etmişti. Ağabeyinin ölümünden sonra geçim sıkıntısı çeken Makbule Hanım, sağlığında Atatürk'e sembolik olarak hediye edilmiş olan gayrimenkulleri mahkeme yolu ile üzerine alıp sattı. 

Makbule Hanım ve İsmet İnönü Atatürk'ün cenaze töreninde.

Bu gayrimenkuller, Atatürk'ün İstanbul'da vasiyetini yazdığı sırada vasiyeti dışı bıraktığı, Ankara'ya döner dönmez bağışlamayı düşündüğü arazi, köşk ve evlerdi. Ancak Atatürk, durumu ağırlaşınca Ankara'ya dönememişti. Makbule Hanım'ın Atatürk'ten kalan bu gayrimenkulleri satması çok fazla tepki topladı. 

Camlı Köşk'ü kiraya vereceği iddiası üzerine Camlı Köşk'ün kullanım hakkını Cumhuriyet Halk Partisi, bu ihtimali ortadan kaldırmak için Makbule Hanım'dan satın aldı.

Satılan gayrimenkule rağmen Makbule Hanım ekonomik zorluk yaşamaya devam etti. Atatürk'ün kişisel mirasından kendisine bıraktığı aylık 1.000 lira ile geçinmekteydi. 

1947 ve 1948'de Cumhuriyet Halk Partisi'ne, Meclis Başkanlığına, Cumhurbaşkanlığı'na, Başbakanlığa, Demokrat Parti Başkanlığına gönderdiği mektuplarda geçim sıkıntısı yaşadığını belirterek vatana hizmet tertibinden kendisine bir maaş bağlanmasını talep etti. 

18 Şubat 1948'de yapılan meclis oylaması sonucu hayatta olduğu müddetçe ve zam yapılmamak koşuluyla kendisine 1.000 lira maaş verilmiştir. Böylece Makbule Hanım'a, vefatına kadar toplamda aylık 2.000 lira maaş ödendi.

Makbule Hanım'ın ağabeyi ile ilgili anıları Büyük Kardeşim Atatürk (1952) ve Ağabeyim Mustafa Kemal (1952) adlarıyla yayımlandı.

1953'te Anıtkabir'in inşasının tamamlanmasından sonra Atatürk'ün cenazesinin Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrinden alınıp Anıtkabir'e defnedilmesi sırasında Makbule Hanım, ağabeyinin geleneklere uygun olarak defnedilmesini istedi. Atatürk'e ölümünden sonra uygulanmış olan tahnit onun isteği üzerine bozuldu, naaş, İslami geleneğe göre kefenle sarılarak naaş mezar odasına defnedildi.

Makbule Atadan'ın Cebeci Asri Mezarlığı'nda yer alan kabri, Ankara
Makbule Hanım, hayatının son döneminde yalnız yaşadı. Abdürrahim Tuncak'ın eşi Mualla Tuncak'ı, kamuoyunun "Sığırtmaç Mustafa" olarak tanıdığı Mustafa Demir'i, Haymana doğumlu olması dışında hakkında bilgi bulunmayan Fikret Avcı ile Hatay'ın Dörtyol ilçesi nüfusuna kayıtlı Zeynelabidin adlı kişi bir kişiyi 1954 yılında evlat edindi. Son yıllarını İstanbul, Ankara, İzmir, Hatay gibi illerde kalarak geçirdi.

1954 yılı Temmuz'unda kanser sebebiyle durumu ağırlaşınca Ankara'ya gitti, devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar onun Gülhane Hastanesi'nde tedavi görmesini sağladı. Biraz iyileştikten sonra tekrar İstanbul'a döndü. 

1955'te durumu kötüleşince, Cumhurbaşkanı'nın daveti ile yeniden Ankara'ya gitti. 9 ay boyunca hastanede yatılı tedavi gördü. 

18 Ocak 1956 tarihinde saat 12:55'te 71 yaşında öldü. 19 Ocak 1956'da düzenlenen resmî bir cenaze töreni ile Cebeci Asri Mezarlığında toprağa verildi.

Notlar

^ Makbule Hanım'ın ilk evliliği hakkındaki bilgiler; Mustafa Kemal'in askeri ataşe olarak Sofya'da bulunduğu dönemde arkadaşlarına yazdığı ve Kuleli Hastanesi'nde kâtip olan enişte Lütfü Bey'den bahsettiği mektuplar ile İzzet (Çalışlar) Bey'in Çanakkale Savaşı sırasında tuttuğu günlüğünde, eniştesinin Mustafa Kemal'i ziyaretine dair notlarından öğrenilir.
^ Makbule ve Zübeyde Hanımların hangi tarihte Selanik'i terk ettikleri tarih konusunda kaynaklarda farklı bilgiler vardır. Mart 1912, 1913 ve Mart 1915 tarihleri ortaya atılmıştır. Ancak Makbule ve Zübeyde Hanımlar, İstanbul'a gelmek üzere olduklarını Mart 1915'te mektup ile Çanakkale'deki Mustafa Kemal'e haber vermişlerdir.

Amasya Genelgesi (Amasya Tamimi)

Amasya Genelgesi veya Amasya Tamimi, ulusal egemenliğe dayanan, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini oluşturan ilk kuruluş belgesi olması nedeniyle Türk tarihinde önemi olan metin.


Genelgenin orijinal metni.

Genelgenin hazırlanması


İlk kez ulusal egemenlikten bahsedilmiştir. Bir ihtilal bildirisi niteliği taşımaktadır, çünkü İstanbul Hükümeti'ni hiçe saymakta; hükûmetin düşman devletlerin esiri olduğunu söylemekte ve milleti yine milletin kendisinin azmi ve kararlılığının kurtaracağını söylemektedir. 

Maddenin yorumu Türk Kurtuluş Savaşının amacı ve yönetim şeklinin halk tarafından yapılması ve seçilmesidir. Mustafa Kemal kendisinin hazırladığı Amasya Tamimi'ni, 9. Ordu Müfettişi sıfatı ile imzalamıştır.

Sivas'ta bir kongrenin toplanacağı, Amasya Genelgesi'nde belirtilmiştir.

Esaslar, Mustafa Kemal tarafından yaveri Cevat Abbas Bey'e 21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya'da yazdırılmıştır.

Mustafa Kemal tarafından Cevat Abbas Bey'e yazdırılan temel esaslar şunlardır:

  • Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir.
  • İstanbul hükûmeti aldığı sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gösteriyor.
  • Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
  • Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların gereğini yerine getirmek ve haklarını gür sesle cihana duyurmak için, her türlü baskı ve kontrolden uzak millî bir heyetin varlığı zaruridir.
  • Anadolu'nun her bakımdan en güvenilir yeri olan Sivas'ta hemen millî bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır.
  • Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olan en kısa zamanda yetişmek üzere yola çıkılması gerekmektedir.
  • Her ihtimale karşı bu mesele millî bir sır olarak tutulmalı ve temsilciler gereğinde yolculuklarını kendilerini tanıtmadan yapmalıdırlar.
  • Doğu illeri adına 10 Temmuz'da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. O tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sivas'a gelebilirlerse Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket ederler.
Nutuk'un aynı bölümünde ifade edilir ki aslında bu taslak, dört maddelik bir müsvedde olarak dikte edilmiştir. Amasya Genelgesi'nin sonuç bildirgesi bu taslak doğrultusunda gerçekleşmiştir. Bu taslak metnin sonunda, Mustafa Kemal'in, Kurmay Başkanı Albay Kâzım Bey'in, kurmay heyetinden tebliğ işlerinden sorumlu memur Hüsrev Bey'in, askeri makamlara şifre yayan diğer bir yaver Muzaffer Bey'in ve sivil makamlara şifreleyen fakat Nutuk'ta adı açıklanmayan bir sivil memurun imzaları vardır ve Nutuk'ta ifade edildiğine göre bunlardan başka imzalar da vardır.

Hazırlanan bildirideki bu diğer imzalar, bahsi geçen ilk imzalardan sonra müsveddede yerini almıştır. Atatürk'ün Nutuk'ta, isimlerinden bahsetmediği bu imzaların sahipleri; İstiklal Savaşı'nı başlatan diğer komutanlar olan fakat Millî Mücadele sonrasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adlı muhalefet partisi kurmak istedikleri için "gözden düşen" Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Paşa'dır.

Bildiri, Erzurum'da 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir'e ve Cemal Mersinli Paşalar'a da sunuldu. Onların onayının alınmasından sonra, bildiri, 22 Haziran 1919'da ülkenin en batısındakinden en doğusundakine kadar tüm mülki amir ve askeri komutanlara telgrafla Abdurrahman Rahmi Efendi tarafından ulaştırıldı.

Amasya Genelgesi'nin hazırlanarak telgraf yolu ile tüm Türkiye'ye iletildiği Amasya Saraydüzü Kışlası

Amasya Genelgesi'nin sonuçları

  • Türk inkılabının ihtilâl safhası başlamıştır.
  • Kurtuluş Savaşı'nın gerekçesi, amacı ve yöntemi belirlenmiştir.
  • İlk kez millî egemenliğe dayalı bir yönetimden bahsedilmiştir.
  • İstanbul Hükûmeti ilk kez yok sayılmıştır.
  • Türk milleti, hem İstanbul'a hem de işgalci güçlere karşı mücadeleye çağrılmıştır.
  • Kurtarıcı olarak görülen padişah, Hilâfet, manda ve himaye düşüncesinin yerini millet ve milliyetçilik düşüncesi almıştır.
  • Üstü kapalı olarak Heyet-i Temsiliye'nin (Temsil Kurulu) oluşturulmasından bahsedilmiştir.
  • Mustafa Kemal padişah tarafından kendisine verilen 9. Ordu Müfettişliği yetkilerini aşmış, kendi sorumluluğunda olmayan batı bölgelerine de bir tamim yayınlamıştır.
  • Direniş esasları ilk defa Amasya'da yazılı bir ilke haline getirilmiştir.
  • Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır oluşumu sağlamlaşmıştır.
  • İlk kez ulusal egemenlikten bahsedilmiş olduğundan evrensel bir maddedir.


ATATÜRK'ÜN SÖZLERİ

 ATATÜRK'ÜN SÖZLERİ

Atatürk'ün Filistin Açıklaması

1937

Açıklama şu şekildedir;

"Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerini musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve islamiyet'e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ve kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."

27 Temmuz 1937 - Hakimiyeti Milliye Mecmuası

24 Eylül 2025 Çarşamba

DEVLET ADAMI ATATÜRK

DEVLET ADAMI ATATÜRK 

Ulu Önder Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi Devlet ve Hükümet Başkanlığı seviyesindeydi. 

29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 

1927, 1931, 1935 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk' ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti. Atatürk, sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde kontrol etti. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. 

Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, komutanlarını ağırladı. 15–20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu.


23 Eylül 2025 Salı

Saltanatın Kaldırılması (Padişahlığın Kaldırılması)

Saltanatın kaldırılması veya padişahlığın kaldırılması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Kasım 1922'de kabul ettiği 308 numaralı "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, hukuku hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna dair" adlı kararnamesi ile gerçekleşmiştir. Saltanatın kaldırılmasıyla beraber Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermiştir.

VI. Mehmed'in Dolmabahçe Sarayı'ndan ayrılması, 1922

Saltanatın kaldırılmasına doğrudan doğruya yol açan olay, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başarı ile sonuçlanmasından sonra toplanması öngörülen barış konferansına Ankara ve İstanbul hükûmetlerinin birlikte davet edilmeleridir.

17 Ekim tarihli bir telgrafla sadrazam Tevfik Paşa barış konferansında ortak bir tavır belirlemek amacıyla Mustafa Kemal'e başvurmuştur. 20 Ekim tarihli, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına hitap eden ikinci bir telgrafta Tevfik Paşa Babıali ile Büyük Millet Meclisi arasında amaç bakımından tam bir birlik olduğunu, Sevr Antlaşmasını iptal ettirmek ve işgalin sonuçlarını ortadan kaldırmak için beraberce mücadele edildiğini belirterek ulusal birliğin önemini vurgulamış ve vatan uğruna kişisel hırslardan vazgeçilmesi gerektiğini belirtmiştir.

28 Ekim'de İtilaf Devletleri İsviçre'nin Lozan kentinde toplanacak olan konferansa İstanbul ve Ankara hükûmetlerini resmen davet etmiştir. Bunun üzerine iki gün sonra toplanan TBMM, İstanbul hükûmetinin tasfiyesine yönelik 82 imzalı karar tasarısını görüşmüşse de aynı gün sonuç alamamış, ancak 1 Kasım tarihli toplantıda Mustafa Kemal'in sert müdahalesi üzerine saltanatın kaldırılmasına karar vermiştir. 

Kararname, ilga hükmünü geriye yürüterek "İstanbul'daki şeklî hükûmetin 16 Mart 1920'de tarihe intikal ettiğini" bildirmiştir. Aynı gün alınan bir başka Meclis kararıyla 1 ve 2 Kasım günleri milli bayram ilan edilmiştir. 

Mustafa Kemal'in ifadesine göre milletvekillerinin birçoğu saltanatın kaldırılması kararına karşı çıkmışlardır. Bakanlar kurulu başkanı Rauf Bey (Orbay) başta karşı çıktığı karara 29 Ekim'de Mustafa Kemal ile görüştükten sonra taraftar olmuştur. Buna karşılık liberal görüşleriyle tanınan Mersin vekili Selahattin Bey (Köseoğlu) sonuna kadar karara muhalif kalmıştır.

Gerek Rauf gerek Selahattin Beyler daha sonra kaleme aldıkları anılarında, cumhuriyete prensip olarak karşı olmadıklarını, ancak padişahlığı kişisel diktatörlük eğilimlerine karşı bir engel olarak gördükleri için kaldırılmasına muhalif olduklarını anlatırlar.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda 15 Nisan 1923'te yapılan bir değişiklikle, saltanatın lağvına dair kararnameye karşı sözle ve basın yoluyla muhalefet etmek vatan hainliği kapsamına alınmış ve idamla cezalandırılmıştır.

Kararnamenin ilanından sonra sadrazam Tevfik Paşa başkanlığında 4 Kasım günü son toplantısını yapan Osmanlı hükûmeti istifasını padişaha sunmuştur. 5 Kasım'da Ankara hükûmetinin İstanbul'daki temsilcisi Refet Paşa (Bele) tüm bakanlık danışmanlarını Divanyolu'ndaki Şark Mahfilinde toplayarak her türlü etkinliğe son vermelerini bildirilmiştir. 7 Kasım'da Babıali'deki başbakanlık dairesi devletçe boşaltılmış ve Osmanlı Devleti'nin resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayi'nin yayınına son verilmiştir.

Sonuçları

VI. Mehmed, İngiliz savaş gemisiyle Malta'ya geliyor. 

9 Aralık 1922

Şeklen "halife" unvanını koruyan VI. Mehmed (Vahideddin) 10 Kasım'da son cuma selamlığına katılmış, ancak yaşamına ve özgürlüğüne yönelik tehditleri gerekçe göstererek 17 Kasım sabahı Boğaziçi'nde demirli bulunan İngiliz zırhlısı HMS Malaya aracılığıyla Malta'ya sığınmıştır.

19 Kasım'da TBMM, veliaht Abdülmecid Efendi'yi halife ilan etmiştir. 3 Mart 1924'te çıkarılan 431 sayılı Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani'nin Türkiye Cumhuriyeti Memalik-i Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun ile halifelik de lağvedilmiş ve tüm Osmanlı Hanedanı mensupları yurt dışına sürgün edilmiştir.

Görüşler

Atatürk

Mustafa Kemal Paşa, saltanatın kaldırılması müzakerelerinde şunları söyler:

"Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. 

Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. 

Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir."

Atatürk, Nutuk'un hadiseyi anlatan bölümünde millî harekete mâni olmaya çalışmış padişah ve sadrazamı bir dizi sert ifade ile tenkit eder ve aynı zamanda saltanat rejiminin miadını doldurduğunu ima eder: 

"Bütün menfaatlerini mülevves bir tahtın, çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta gören...", 

"idrakten mahrum, vicdandan mahrum, birtakım insanlar...", 

"ahmakça teklifat...", 

"sefil... adi bir mahluk... alçak...", 

"Aciz, adi, his ve idrakten mahrum...", 

''padişah ve halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta".


18 Eylül 2025 Perşembe

Atatürk'ün Filistin Açıklaması

Atatürk'ün Filistin Açıklaması

Atatürk, vefatından bir yıl önce yaptığı açıklamada Filistin'e göç eden ve Batı tarafın desteklenen bu göçlerle ortaya çıkan çatışmalar hakkında uluslar arası camiaya yaptığı açıklama..

1929 yılından itibaren yükselen Alman Faşizmi münasebetiyle yüzbinlerce Yahudi, Filistin'e göç etmiş, bu göçlerle çatışmalar meydana gelmiş, ortaya çıkan bu keşmekeş batı tarafından Yahudi yanlısı bir politika gütmesine ön ayak olmuştu. Artan çatışmalarla kitleler halinde Filistin'e yerleşen Yahudiler, satın aldıkları arsa, ev ve gayrimenkullerle özellikle kutsal bölgelere yerleşiyor, Nazi Soykırımını bir fırsata dönüştürmek gayretiyle ileride kendilerine tanınması muhtemel bir özel statü için özellikle Kudüs'ü hedef alıyorlardı.

İlerleyen yıllarda Yahudiler burada kurmak istedikleri devletin ön hazırlıklarını yapmaya başlamış, batı da bu teşebbüse destek verebileceğini, hatta askeri bir müdahalenin gerekebileceğini mevzu bahis ediyorlardı.

Mustafa Kemal Atatürk, hastalığı münasebetiyle siyaset ile yeteri kadar ilgilenemiyor olsa da bu gelişmeleri yakından takip ediyordu. Hakimiyeti Milliye mecmuası vasıtasıyla uluslararası camiaya seslenen Atatürk, Filistin'de mukim bulunan Araplar üzerine yapılacak bir tecavüzü kabullenmeyeceğini açık ve net ifadelerle beyan ediyor.

Açıklama şu şekildedir;

"Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerini musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve islamiyet'e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ve kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."

27 Temmuz 1937 - Hakimiyeti Milliye Mecmuası

Balkanlardan Türkiye'ye Göçler

Balkanlardan (Bulgaristan) Türkiye'ye Göçler

Türk azınlığın en yoğun olduğu Balkan ülkesi Bulgaristan'dır. Cumhuriyet döneminde Türk-Bulgar ikamet sözleşmesiyle göçler bir süre düzene girmiş, dostluk anlaşmasıyla da Türklerin hakları güvence altına alınmıştır. İkamet sözleşmesiyle Bulgaristan'dan gelmek isteyenler Türkiye'ye serbestçe göç etmişler ve mallarını tasfiye etmişlerdir. 1923-1939 döneminde toplam 198.688 göçmen soydaş gelmiştir.

II.Dünya savaşını izleyen yıllarda da göçler devam etmiş ancak Bulgaristan'ın yurtdışına çıkışları hemen hemen yasaklamasından dolayı yıllık ortalama ancak 2100 göçmen gelebilmiş, gelenlerin çoğu da pasaportsuz olarak kaçmıştır. 

Aslında göç talebi çok yüksek olsa da1939-1949 arasında sadece 21.353 kişi Türkiye'ye gelmiştir. Bu dönemdeki göç talebinin nedeni Bulgaristan'daki iktidar partisi Komünist Partinin Türkler üzerindeki politik, kültürel ve dinsel baskısıdır. Köylü Türklere ağır vergiler getirilmiş, ürünlerinin büyük bölümünü devlete vermeleri için baskı yapılmıştır.

Bulgaristan'dan Türkiye'ye en yoğun göç olayı 1950'lerin başlarında yaşanmıştır. 10 Ağustos 1950 de Bulgaristan Türkiye'ye nota vererek 250 bin Türkün gönderileceğinin 1925 tarihli anlaşmaya dayanarak bunların 3 ay içerisinde kabul edilmesi gerektiğini bildirmiştir. İki ay içerisinde 150.000-155.000 Türk, Bulgaristan'dan ayrılmış, Türkiye ikinci ayın sonunda sınırı kapatmak zorunda kalmış, ancak aradan iki ay geçtikten sonra vizesi olanlar için sınırı yeniden açma kararı almıştır. 30 Kasım 1951'e kadar 154, 393 kişi Türkiye'ye gelmiştir. 

Bulgaristan'ın Türk azınlığı göçe zorlamasının nedeni Türkiye'nin Batıya yakınlaşmasının Bulgaristan'ın saflarında olduğu Rusya'yı rahatsız etmesi ve Bulgaristan aracılığıyla Ankara'ya baskı uygulama politikasıdır. Görüldüğü üzere Balkanlardan Türkiye'ye yönelen zorunlu göçler tamamen siyasi konjonktürün ürünüdür.

1951 de Stalin'in ölümüyle de bağlantılı olarak, Bulgaristan'da bir yumuşama görülmüş, bu sürede göçler yavaşlamış, 1952-60 yılları arasında sadece 93 kişi göç etmiştir.

1950-51 döneminde Bulgaristan'dan gelenlerin yakınları orda kalmış ve parçalanmış aileler oluşmuştur. Bu ailelerin birleştirilmesi amacıyla 21 Ağustos 1966'da Türk-Bulgar ikili bildirisi yayımlanmış, Mart 1968'de "Türkiye-Bulgaristan Yakın Akraba Göçü Anlaşması" imzalanmıştır. Bu kapsamda 1968'den 1979'a kadar 120.000 soydaş Türkiye'ye gelmiştir.

Bulgaristan'ın "sosyalist tek ulus devlet" kurma projeleri dahilinde 1980'lere gelindiğinde asimilasyon kampanyaları hız ve şiddet kazanmıştır. Asimilasyon politikası geleneksel Türk kıyafetlerinin giyilmesinin yasaklanması, kamuoyuna açık yerlerde Türkçe konuşulmasının yasaklanmasıyla başlayıp, 1984-85 arasında Türklerin isimlerinin zorla Bulgar isimleriyle değiştirilmesi, Türklerin dini ibadethanelerine gitmelerine izin verilmemesi, bazılarının kapatılması, çeşitli baskı uygulamaları şeklinde devam etmiştir. Verilen demeçlerde Bulgaristan'da Türk olmadığı iddia edilmeye başlanmıştır.

Bulgaristan'ın asimilasyon politikası uygulamasının nedenleri olarak demografik nedenler; Türk nüfusunun Bulgar nüfusundan daha hızlı artması, Kıbrıs sendromu; ülkedeki Türklerin Sofya'ya karşı kullanılması korkusu, stratejik nedenler; Türkiye'ye yakın yerlere Bulgarları yerleştirme isteği, Bulgaristan'daki iç nedenler, Bulgar ulusunun oluşum süreci, muhtemel Sovyet etkisi sayılabilir.

20-21 Mayıs 1989'dan itibaren, Bulgaristan'daki Türklerin direnme hareketleri yoğunlaşmıştır. Kuzey Bulgaristan'dan başlayarak, Türkler kendi aralarında örgütlenerek uygulanan baskı rejimine karşı açıktan direnişe geçmişlerdir. 2 Haziran 1989'da Devlet Başkanı Todor Jivkov eğer Türkiye kapıları açarsa, pasaport verileceğini Türklerin gidebileceğini söylemiştir. 500 bine yakın Türk pasaport için başvurmuştur. 

Bunun üzerine II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'daki en büyük göç olayı yaşanmıştır. Vize uygulamasının kalktığı 2 Haziran - 22 Ağustos 1989 arasında toplam 311.862 Türk, Türkiye'ye gelmiştir. Vize uygulamasının başladığı 22 Ağustos 1989-Mayıs 1990 arasında 34.098 soydaş vize alarak Türkiye'ye geçmiştir.

Bulgaristan pasaport almadıkları takdirde, 6 ay içerisinde geri dönerlerse Türklerin Bulgar vatandaşı olarak kalacaklarını, istediklerinde geri gelip gidebileceklerini, ailelerini gönderebileceklerini, mal-mülk ve paralar ile sosyal haklara sahip olabileceklerini bildirdi. Böylece Haziran 1989 dan, Mayıs 1990 a kadar geri dönenlerin sayısı 133,272 olmuştur. Böylece Türkiye'de kalanlar 212,688'dir.

Todor Jivkov'dan sonra Bulgaristan, Türk azınlığın haklarını yeniden tanımıştır. Böylece ilişkiler daha sıcak bir döneme girmiş, yasadışı olarak gelenler ve aile birleşmeleri dahilinde gelenler dışında göç olayı durmuştur.

Balkanlardan (Romanya) Türkiye'ye Göçler

1930 sayımlarına göre Romanya'da 176.931 Türk ve Tatar, 105.750 Gagavuz, Hıristiyan Ortodoks Türk yaşamaktaydı. Bunların çoğu Bessarabi ve Dobruca'da yaşıyordu. 1930'larda, Romanya ve Türkiye arasındaki anlaşmaya göre 117.095 Türk ve Tatar Türkiye'ye göç etti. II. Dünya Savaşı sırasında da 4201 kişi daha göç etti.

1992 sayımlarında Türk nüfusunun 54.181 olduğu belirlenmiştir. Romanya'dan göçü daha az olmasının sebebi Türk toplumuna göreceli olarak daha özgürlükçü bir ortamın sağlanıp, kültürel ve azınlık haklarının tanınmasıdır.

Doğu bloğunun çöküşüyle Romanya'dan göçün de şekli değişmiş, Türk göçünün yerini ticaret yapmak ve çalışmak için Türkiye'ye Romanya vatandaşlarının yasadışı göçü almıştır. Romen vatandaşlar tekstilden, turizme, ev işlerine, fuhuşça kadar çeşitli sektörlerde izinli veya izinsiz çalışmaktadırlar. Türkiye'yi seçmelerindeki en önemli faktörler hem Türkiye'nin vize uygulamasının olmaması hem de Türkiye'ye ulaşımın kolay olmasıdır.

Balkanlardan (Yugoslavya) Türkiye'ye Göçler

1920'lerde yaklaşık 150 bin Türkçe konuşan Müslüman, çoğunluğu Makedonya'da olmak üzere Eski Yugoslavya'da yaşamaktaydı. 1923-1933 yılları arasında yaklaşık 110 bin göçmen Türkiye'ye gelmiştir. II. Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında göç durmuş hatta yönetim tarafından engellenmiştir.

1950'lerde Yugoslavya'dan serbest göç başlamış, 1952-67 yılları arasında tamamı serbest göçmen olarak yaklaşık 175,392 kişi gelmiştir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Yugoslavya'daki Türklerin tam nüfusunu belirlemek güç olmuştur, çünkü politik atmosfere göre Türkler kendilerini Pomak veya Arnavut olarak tanımlamışlardır. 1970 ve 80'lerde 4500 den daha az göçmen gelmiştir.

Eski Yugoslavya'dan en yoğun göç Bosna-Hersek savaşı sırasında yaşanmıştır. Fakat Balkanlardan gelenlerle karşılaştırdığımızda farklı bir nitelik arz etmektedir. Çünkü Bosna-Hersekli Müslümanlar yani Boşnaklar, Slav asıllı olup sonradan Müslümanlaşmış bir topluluktur. Fakat bir süre Osmanlı hakimiyetinde yaşadıkları için Türkleri tanımaktadırlar.

1991 yılı ortalarından sonra çeşitli Avrupa ülkelerine Bosna-Hersek'ten göç etmek zorunda kalan savaş mağduru veya tehdit altında kalan insanlar olmuştur. 1992 den bu yana Türkiye, ortak kültürel geçmişin varlığı ve "Müslüman ülke" olması nedeniyle Boşnakların "güvenli yer" olarak sığınma talebinde bulundukları ülkeler arasında yer almaktadırlar. 

Türkiye'ye yaklaşık 20.000 kişi gelmiştir. Avrupa ülkelerine kıyasla Türkiye'deki sığınmacı sayısı çok yüksek olmamakla birlikte "geçici sığınma statüsü" içinde yerleştirilmeleri sağlanan Bosnalı göçmenlerin bir kısmı Türkiye'de kalmayı ve vatandaş olabilmeyi istemektedirler. Savaşın bitiminden sonra Türkiye'deki Boşnaklar Mayıs 1996 dan itibaren ülkelerine dönmeye başladılar. 121 kişilik ilk grubu kısa sürede 2000 kişilik bir grup izledi.

Görüldüğü gibi daha önceden Balkan ülkelerinden gelenlerden farklı olarak Boşnakların hem geliş nedenleri (savaş), hem nitelikleri(Müslüman oluşları ama Türk olmamaları), hem değerlendirildikleri statü (sığınmacı), hem de beklentileri (Türkiye'yi nihai hedef olarak değil, başka ülkelere geçmek için bir basamak olarak görmüşlerdir.) farklılık arz etmektedir.

Balkanlardan (Yunanistan) Türkiye'ye Göçler

Cumhuriyet döneminde Yunanistan'dan Anadolu'ya en büyük göç, 1923'te Yunanistan'daki Türklerle, Anadolu'daki Rum halkının mübadelesidir. 

Her ne kadar iki hükümetin rızalarıyla gerçekleşmiş olsa da mübadele olayında halk tarafından bakacak olursak, bu bir tür zorunlu göçtür. İnsan hakları ve mülkiyet hakları bir ölçüde askıya alınmış, mübadele sırasında bir çok gerginlik yaşanmıştır.

Lozan Barış antlaşması kapsamında kurulan Muhtelit Mübadele Komisyonun hazırladığı antlaşma metni, 10 Kasım 1923'te yürürlüğe girmiştir. Bu değişim sonucunda 100 bin Rum Yunanistan'a gitmiş, yaklaşık 100 bin aileye mensup 400 bin Türk'te Anadolu'ya göç etmiştir.

Mübadele hakkındaki tartışmalar ve suçlamalar hala devam etmektedir. Rumların bu konudaki iddiaları şu şekildedir: göç sırasında çok fazla ölüm olduğu, göçün zorunlu oluşu ve göç edecekleri belirlerken tek ölçütün din oluşu bu yüzden de istem dışı bir şekilde İslamiyet'e yönelerek din değiştirme yoluna gidenlerin olmasıdır.

Lozan Barış Antlaşması'yla ayrıca Batı Trakya resmen Yunanistan'a bırakılırken burada kalan Türk azınlığında hakları garanti altına alınmıştır. Batı Trakya Türk toplumunun hakları Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan 1926 Atina, 1930 ve 1933 Ankara, 1952 Türk-Yunan Kültür, 1968 Türk-Yunan Kültür Protokolü anlaşmalarıyla da pekiştirilmiştir.

Tüm bunlara rağmen mübadeleden sonra Yunanistan etnik olarak homojen bir ülke olduğunu iddia etmektedir. Tek bir azınlığı tanımaktadır ki bu da etnik kökene değil, dini farklılığa göre yapılmakta olup, Müslüman bir azınlıktan bahsedilmektedir. Ülkedeki Müslümanlar Türkler ve Pomaklardır. Bu tür bir politika izlenmesinin amacı azınlık tanımlamasının getireceği hak ve özgürlükler taleplerinin önünü kesmektir. Yunanistan 1923 ten bu yana Türkleri göçe zorlama, bu sağlanamadığı takdirde de onları asimile etme politikaları izlemektedir.

Mübadeleden sonra en yoğun göç, Kıbrıs krizi sonrasında baskıların artmasıyla olmuştur. Aslında bu konuda çok değişik kaynaklar farklı rakamlar gösteriyor olsa da yaklaşık olarak 1934-1960 yılları arasında 23,788 göçmenin Türkiye'ye geldiği söylenmektedir. Bu tarihten sonra daha çok iltica etmek suretiyle Türkiye'ye gelenler veya Türkiye'de ikamet etmekte iken Yunan yönetimince Türk oldukları için vatandaşlıktan çıkarılanlar olmuştur. 

1960-1980 döneminde iltica veya vatandaşlıktan çıkmak suretiyle Türkiye'ye gelen Batı Trakya Türk'ünün 20.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. 1980'den sonra 1200 civarında iltica olmuş, birkaç binde pasaportla ikamet ederken Yunan vatandaşlığından silinmiştir.

1982 sonrası Türk azınlık daha bilinçli ve örgütlü şekilde haklarını aramaya başlamıştır. Yapılan tahminlere göre bugün Yunanistan'da yaşayan Türklerin sayısı 300 bin dolayında olup, 250 bine yakını Batı Trakya'da ikamet etmektedir. 

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....