14 Mart 2026 Cumartesi

İRAN'LI SOSYOLOĞUN ATATÜRK YORUMU

 İRAN'LI SOSYOLOĞUN ATATÜRK YORUMU:



*Nasıl olsa herkes evde...bu yazıyı okuyacağınıza ve hatta olanağı olanların

çıktı alarak ya da belleklere bilgisayara kaydederek saklayacağına inanıyorum.


Nesilden nesile aktarılacak değerler silsilesine katkı sunan Yüce Atatürk'ün İranlı bir sosyolog'un gözü ile anlatımıdır.



* İranlı Sosyolog ve Siyaset Bilimci ÜLGEN TÖLGE'nin ATATÜRK hakkındaki saptamaları:


ATATÜRK kimdir...?!


1-ATATÜRK üst insandı. Onu başka İnsanlarla karşılaştırmak doğru olmaz.

ATATÜRK'ün vatan sevgisine inanmıyorum.

Üst insanlarda vatan sevgisinden daha yüce bir duygu olduğuna inanıyorum.

"Vatan kuruculuğu."

Farklı düşünüyorum bu konuda.

Çünkü o zaman sevilecek vatan diye bir olgu yoktu ki.

Osmanlının yok ettiği ümmetçi karanlık geçmişin harabeleri vardı.


Vatan sadece toprak yığınından oluşmuyor.

Vatan; Yüce değerlerin zarfıdır.

Peki ATATÜRK zamanında hangi değerler vardı? 

Hiç bir değer..

Hiçlik vardı. İnsan hiçliği nasıl sevebilir.


ATATÜRK sevilecek ve insanca değerlere zarf olacak bir vatan tesis etmek istedi.

Yüksek ölçüde de bunu başardı.

Çünkü üst insanlar değerlerin kurucuları olurlar.

O değerlerle de vatan madde olmaktan, toprak yığını olmaktan çıkarak, manevi ölçütlerin yurduna dönüşür.


ATATÜRK'ün kurduğu ve Anadolu'ya armağan ettiği değerlerin ondan önce var olduğuna dair hiçbir örnekle, emareyle karşılaşmadım.


Nelerdi bu örnekler...?


- Cumhuriyet bir değerdir ve ATATÜRK öncesi yoktu.

- Laiklik, sadece bir değer değildir, değerlerin üreme üretilme temel taşı ve olanağıdır, bu da

ATATÜRK öncesi yoktu..

-Türkçe bir değerdir ve ATATÜRK öncesi yoktu.

Özellikle benim için önemli olan budur.

Ben bir kaç dil bilirim ve Türkçe'nin de bir kaç lehçesini bilirim.

ATATÜRK öncesi Türkçe yoktu.

Felsefeye, fiziğe, ilme, bilime, bütün bilim dallarına girmiş bulunan modern Türkçenin kurucusu

ATATÜRK'tür.

Çağımızda eski Yunan felsefesinden modern Batı felsefesine denli bilgi kaynakları tercüme edilmişse, bunun nedeni ATATÜRK tarafından insanlık tarihine sunulan ve grameri belli olan Türkçedir...

 - ATATÜRK öncesi kadın yoktu.

Şeriat esiri ve seks makinası olan, evde oturması gereken, cihat için çocuk doğuran dişi nesne vardı.

—

''Yoksul kadın, hiçbir şeyi olmayan kadın anlamında alınmıştır. Hâlbuki kadın denilen varlık, bîzatihi yüksek bir varlıktır. Onun yoksulluğu olamaz. Kadına yoksul demek, onun bağrından kopup gelen bütün insanlığın yoksulluğu demektir.''


Mustafa Kemal ATATÜRK

21 Şubat 2026 Cumartesi

Atatürk, Ramazan Ayı Gelir Gelmez Neler Yapardı

Atatürk, Ramazan Ayı Gelir Gelmez Neler Yapardı; 

-İnce saz heyeti Çankaya Köşküne giremezdi 

-Kandil geceleri de saz çalınmazdı. 

-Çankaya Köşkü'nde Kur'an-ı Kerim'den ayetler okutulurdu. 

-Hacı Bayram-ı Veli ve Zincirlikuyu Camilerinde şehitler adına Hatm-i Şerif okutulmasını emrederdi.

(Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, C.III, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2011. s.469. Altay, agm, s.51)

 -Her Ramazan Ayında kız kardeşi Makbule Hanım'a, annesinin ruhu için Hatim indirilmesini rica eder ve hafız için, içinde para bulunan bir zarf verirdi. 

-Riyaset–i Cumhur İnce Saz Hey'eti Şefi Binbaşı Hafız Yaşar Okur anlatır; "Bir Ramazan günü Atatürk beni huzuruna davet etti. Sure–i Yusuf'tan bir sahife okumamı mı söyledi ve okudum. 

Atatürk derin bir müşahede vardı. Sessiz sedasız dalgın ve onlardan geçiyordu. Kıraatı (okumayı) müteakip pek sevdiği Süleyman Çelebi'nin Mevlit'inin Viladet bahrini (bölümünü) okumadığını söyledi. 

Okudum. 

Çok mütehassis oldular. Ve Mevlid'i ne zamandan beri kaldığı ve hafızlığımın arasında vardı… 

-Binbaşı Hafız Yaşar'dan Ramazanlarda bir ay kalıcı şehitlerin ruhuna Hatim-i Şerif okumasını isterdi. Hatmi Şerifin okunduğu camiler tıklım tıklım dolardı. 

Evet, Atatürk'ün Ramazanları böyle geçti. 

Atatürk düşmanlarının da talihsizlik ona küfretmekle geçiyor!


4 Şubat 2026 Çarşamba

En Büyük Kişileğe Sahip

 En Büyük Kişileğe Sahip

“Atatürk benim hayatımda karşılaştığım insanların içinde en büyük kişiliğe sahip olanıydı. 

Düşünüyorum da Adenauer, Irak Kralı Faysal ya da Papa, bütün bu devlet adamları ile karşılaştım, her biri mükemmel birer insandı. Ama Atatürk öyle etkileyici idi ki... 

Nasıl söylesem, sadece fiziği, duruşu ile etkileyici idi. Çok az konuşurdu, çok az jest yapardı, ama ne yapsa büyük kişiliğinin sonucu etkileyici idi. 

Tek adam kalkıyor, bir başına, karmakarışık, savaş halinde ya da savaş sonrası ortamının gerçekten çok zorlu şartlarına rağmen yeni, sapasağlam bir Türkiye'yi ortaya çıkarıyor. Bu, Atatürk'ün kişilik özelliğinin bir sonucudur. Arkasında bir takım kişiler, partiler, destekler olmadan Anadolu'yu canlandırdı. Çok laf yerine karar ve eylem... 

İşte Atatürk'ün karakteri. Anadolu onun sayesinde harekete geçti, gücünü gösterdi. Bütün bunlar Atatürk'ün liderlik vasfı ile sağlandı.

Atatürk'ü resmi toplantılarda hatırlıyorum. Misafirlerini kabuldeki asaleti, vekarı; deyim yerinde ise o bir prens gibi idi. Üzerinde hiçbir madalya, liyakat nişanı ve benzeri cafcaflı şeyler olmadan gri elbisesi içinde sade bir insan olarak... 

İşte buydu hepimizi etkileyen. Avusturya'dan geldiğimizde bir tantana ile karşılanacağımızı zannetmiştik. Hayır, karşımızda büyük bir kişilik vardı. Bu kişilikti Türkiye'yi Türkiye yapan. 

Gönül isterdi ki Atatürk'ün çizgisi ve bıraktıkları hiç eksiksiz ve tavizsiz hep sürebilse idi. Bu benim kişisel görüşüm ve dileğim.''

Prof. Dr. Clemence Holzemeister

21 Aralık 2025 Pazar

Mondros Mütarekesi (Mondros Ateşkes Antlaşması)

Mondros Mütarekesi ya da Mondros Ateşkes Antlaşması, I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan mütarekename (mütareke belgesi). Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nazırı Rauf Bey tarafından, Limni adasının Mondros Limanı'nda demirli Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918 akşamı imzalanmıştır. Bu antlaşma ile beraber Osmanlı İmparatorluğu fiilen sona ermiştir.

Mütareke, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını belirleyen ilk uluslararası belge olması açısından önem taşır. Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasi manifestosu olan Mîsâk-ı Millî Beyannamesi'nin birinci maddesi, "30 Ekim 1918 tarihli anlaşmanın çizdiği hudutlar dâhilinde, dinen, ırkan ve emelen müttehit [birleşik] Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın tamamı, fiilen ve hükmen gayrı kabil-i tecezzi bir küldür [bölünmez bir bütündür]." demek suretiyle, Millî Mücadele'nin hedefi olan ulusal varlığı Mondros Mütarekenamesi'ne gönderme yaparak tanımlar.

Antlaşmanın İmzalanması


Mondros Mütarekesi imzalandığında Arap Yarımadası

Filistin'de İngiliz taarruzu karşısında hezimete uğraması ve 1 Ekim'de Şam'ın düşmesi üzerine, Talat Paşa hükûmeti 5 Ekim 1918'de İngiltere ile ateşkes sağlamak için ABD'nin arabuluculuğuna başvurdu. Bu arada 29 Eylül'de Bulgaristan ateşkes imzalamış, bu ülkeye giren Fransız ve müttefik ordularının İstanbul'a yönelmesi olasılığı doğmuştu.

8 Ekim'de Talat Paşa kabinesi istifa etti. Eski Genelkurmay başkanlarından Ahmet İzzet Paşa'nın 14 Ekim'de kurduğu kabinede, İttihatçı olduğu hâlde hükûmetin Alman yanlısı savaş politikasına karşı çıkan ve İngiliz dostu olarak tanınan Rauf Bey (Orbay) Bahriye Nazırı oldu. 

18 Ekim'de Osmanlı'da esir bulunan İngiliz generali Townsend, Osmanlı'nın ateşkes şartlarını iletmek üzere bir gemiyle gizlice Midilli'ye gönderildi. 

24 Ekim'de İngiliz hükûmeti Limni'de bulunan Amiral Calthorpe'a ateşkes görüşmelerini başlatma yetkisini verdi.

Türk hükûmetinin görevlendirdiği Rauf Bey ertesi gün Zafer römorkörüyle Foça'dan Midilli'ye geçti; burada kendisini karşılayan İngiliz kruvazörüyle Limni adasına ulaştı. Müzakerelerde Rauf Bey'e Dışişleri Müsteşarı Reşat Hikmet Bey eşlik etti. 

27 Ekim'den itibaren dört gün süren çetin müzakereler sonunda 30 Ekim akşamı anlaşma imzalandı.

28 Ekim günü Fransız hükûmeti bir notayla anlaşma görüşmelerine katılma isteğini bildirdiyse de bu talep İngiltere tarafından dikkate alınmadı. (Savaşın bu aşamasında Osmanlı Devleti sadece İngiltere ile fiilî çatışma hâlindeydi.) 

31 Ekim öğleninden itibaren geçerli olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasında nihai ateşkes ilan edildi.

Taraflar arasında ateşkes 31 Ekim 1918 günü öğle vakti başlayacaktır.

Resmî anlaşmanın yanı sıra, Amiral Calthorpe'un sözlü açıklamalarını içeren bir mektup da Türk tarafına sunuldu. Bu mektupta, işgal kuvvetlerine Yunan askerinin katılmayacağı ve benzeri taahhütler yer alıyordu.

Bu esnada 24 Ekim'de Almanya'da ihtilal başladı. 

3 Kasım'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Villa Giusti Ateşkesi ile savaştan çekildi. 

7 Kasım'da Alman imparatoru II. Wilhelm tahttan feragat etti. 

11 Kasım'da Compiègne Ormanı'nda imzalanan ateşkes ile Almanya yenilgiyi kabul etti. Aynı gün Avusturya-Macaristan imparatoru I. Karl'da tahtını bıraktı.

Tepkiler

İstanbul kamuoyu anlaşma hükümlerini ağır buldu, ancak genel bir iyimserlikle karşıladı. 

1 ve 2 Kasım tarihli İstanbul gazeteleri daha çok İstanbul'da savaş ihtimalinin ortadan kalkmış olduğunu vurguladılar. (Bulgaristan'ı işgal eden İtilaf ordularının o günlerde İstanbul'a yönelik taarruzu bekleniyordu.) 

Mustafa Kemal Paşa'nın görüşlerini yansıtan Minber gazetesi 1 Kasım'da, "Bir devletin küçülmüş bile olsa her hâlde bir siyasi mevcudiyet ve millî birlik muhafaza ederek böyle bir badireden kurtulabilmiş olması en büyük siyasi başarı sayılmalıdır." yazıyordu.

Uygulama

13 Kasım 1918'de İtilaf donanmalarına mensup bir filo, Ateşkesin 1. maddesi uyarınca Çanakkale ve İstanbul boğazlarındaki askerî bölgesine girmesini kendi çıkarlarına yönelik bir tehdit sayarak protesto etti. 

İtalya 22 Mart 1919'da anlaşmanın 7. maddesini gerekçe göstererek tek taraflı olarak Antalya'yı işgal etti. Bu olay, Paris'teki barış konferansında İzmir'deki Yunan işgalinin tanınması ve Fiume'deki İtalyan hak taleplerinin reddedilmesiyle birlikte İtalya ile İtilaf arasında diplomatik bir krize yol açan etmenlerden biriydi. Nisan ayında İtalya, Fiume üzerindeki hak iddialarının dönemin Birleşik Devletler Başkanı Wilson tarafından reddedilmesinin yol açtığı kriz sebebiyle bir ay süreyle barış konferansını terk etti.

Bu olaylar dışında anlaşmanın ilk altı ayı önemli gerilimler olmadan geçti. İstanbul'daki İtilaf temsilcileri ile Türk hükûmeti arasındaki en ciddi sorunlar, eski İttihat ve Terakki yöneticilerinin savaş ve tehcir suçları nedeniyle yargılanması ve tutuklanması konusundan doğdu.

Anlaşmanın nispi sessizlik dönemi Mayıs 1919 başlarında sona erdi. Bu tarihte Paris Barış Konferansı, Mondros'ta verilmiş sözlere aykırı olarak, İzmir'in Yunanlarca işgali kararını aldı. Aynı günlerde Osmanlı İmparatorluğu'nun birçok köşesi İtilaf devletlerince işgal edildi; Kars ve Batum Millî Şura Hükûmetleri İngilizler tarafından dağıtıldı. Aynı günlerde ilan edilmesi beklenen barış antlaşması belirsiz bir geleceğe ertelendi.

İtilaf devletleri politikasında meydana gelen bu ani değişim, Türk tarihçileri tarafından henüz yeterince incelenmemiş bir konudur.


20 Aralık 2025 Cumartesi

Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Mondros Mütarekesi'nden sonra Anadolu'nun ve Rumeli'nin çeşitli şehirlerinde, işgallere karşı kurulan millî cemiyetlerin 7 Eylül 1919 tarihinde Sivas Kongresi'nde birleştirilmesinden sonra oluşan yeni cemiyete verilen isimdir. Kurucusu, ilk ve tek başkanı Mustafa Kemal Paşa'dır.

13 Ekim 1919 tarihinde Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtına Dair Nizamname hazırlandı ve bu nizamname tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderildi.

Buna nizamnameye göre Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, vatanın maruz kaldığı olaylar ile ve tamamen aynı maksatla millî vicdandan doğmuş olup her türlü fırka cereyanının dışındadır.

Cemiyetin amacı, Osmanlı vatanının bütünlüğünü, Saltanat ve Hilâfetin makamı ile Millî bağımsızlığın korunmasında Kuvâ-yi Milliye'yi etkin ve İrâde-i Milliye'yi hâkim kılmaktır.

Bütün İslâm vatandaşları cemiyetin doğal üyesidirler. Örgütlenme, köy ve mahallelerden başlayarak nahiye, kaza, liva, vilâyet, müstakil liva taksimatına bağlı olacaktır.

Müdafaa-i Hukuk hareketi, İstanbul hükûmetince İttihatçılıkla, Bolşeviklikle, Saltanata ve Hilâfete isyankârlıkla, Cumhuriyetçilikle, Asilikle suçlandı.

Sivas Kongresi'nde Fırkacılıkla ilgili uzun tartışmalardan sonra, Meclis-i Millî toplanıncaya kadar geleneksel İttihatçı yörüngesinde gelişen siyasetten uzak durularak, halkın birliğini bütünlüğünü sağlamanın zorunluluğu benimsendi ve 5 Eylül 1919 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyetini yeniden canlandırmaya çalışmayacaklarına, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin siyasî amaçlarına hizmetçi olmayacaklarına ilişkin yemin metni hazırlandı.

Heyet-i Temsiliye Anadolu'da geçici hükûmet rolünü oynadı. Çünkü, Heyet-i Temsiliye ulusal örgütlerin amaç ve ilkelerini eldeki araçlarla yurdun her tarafına yayıyor halka açıklıyor, örgüte güç kazandırmaya çalışıyor, mevcut ulusal örgütlerin varlığını ve devamlılığını sağlamak için çaba gösteriyor, bu örgütleri bir noktada birleştirmeye, bunlar arasında uyumlu bir bağ kurmaya özen gösteriyordu.

Cemiyet bir yandan ulusal eylemi halka indirici çalışmalar yaparken öbür yandan da Müdafaa-i Hukuk karşıtı olan Damat Ferit Paşa hükûmetine karşı yoğun bir eyleme girişti ve bu hükûmetin yıkılmasını sağladı.

21 Mart 1921 tarihinde tüm vilâyet ve mutasarrıflıklara gönderilen bir genelgede ARMHC'nin ülke ve millete yönelik görevlerini daha iyi yapabilmek için bu örgütlerin Meclis Başkanlığı ile daha iyi ve düzenli ilişki kurmaları istendi ve MH Merkez Heyetini oluşturan kişilerin ad ve şöhretlerinin Meclis Başkanlığına bildirilmesi belirtildi.

Cemiyet, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Halk Fırkası'na dönüştü.


22 Ekim 2025 Çarşamba

ASKERLE GÜREŞ

Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:

— Sen güreş bilir misin? Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı. Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu: 

— Haydi, bir de benimle güreş! Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı: 

—“Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?" Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı. 

Tahsin UZER 

Kaynak: Millet Dergisi, 1946


ALÇAK GÖNÜLLÜ

Atatürk'ü, 1938 Gençlik ve Spor Bayramı günü, son defa, 19 Mayıs Stadyumu'nda gördüm. Şeref tribünü kapısında -o zaman küçük bir çocuk olan kızıma o günün anısı olan rozetini taktırmayarak bir şeyler söylüyordu. Zayıf ve yorgundu. 

Kızımdan Atatürk'ün kendisine neler söylediğini sordum: 

- Rozette resmim varmış, nasıl takarım? dedi. 

Zeki ve alçakgönüllü Atatürk rozetteki resmi görmüştü. Bu, O'nun stadyuma ilk ve son gelişi, sanki gençliğe vedası oldu. 

Nasuhi BAYDAR 

Kaynak: Tan Gazetesi, 10.11.1946

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....