2 Şubat 2025 Pazar

SOKAK ÇOCUĞU

 SOKAK ÇOCUĞU 

Atatürk'e, düşmanlarından bir bayan, bir yabancı gazetede (sokak çocuğu ve zalim) diye yazılar yazmak küçüklüğünü göstermişti. 

Bir gün Yat Kulüp'te Atatürk, arkadaşlarına bu yazıdan söz ederek demiştir ki: 

— Bana sokak çocuğu diye yazmış... Ben pek küçük yaşta yatılı bir öğrenci olarak okullara girmedim. İdadi'den Harp Okulu'na, oradan da orduya hizmete gittim. Sorarım sizlere, benim sokakta oynamaya vaktim mi vardı? Bana (zalim) diyormuş... Ben eğer bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye vererek, kanun çerçevesinde bu adamlar cezalarını buldularsa, benim onlara karşı sevgimden ziyade, Türk milletine sevgim daha büyüktür... Bu nedenle Türk milletine onların zararlı vücutlarını feda ettim..." demişlerdir. Enver Behnan ŞAPOLYO Kaynak: Enver Behnan Şapolyo - Milli Mücadele Tarihi, 1944


KOCATEPEDEN İZMİR’E (ATATÜRK’TEN BİR ANI)

KOCATEPEDEN İZMİR’E (ATATÜRK’TEN BİR ANI) 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları! 

Afyonkarahisar-Dumlupınar büyük meydan muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun asıl muharebe birliklerini inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. 

Sahibimiz olan büyük Türk Milleti, istikbalinden emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı, yakından müşahade ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdirlerine vasıta olmak görevimi durmadan ve sürekli bir şekilde yerine getireceğim.

Başkumandanlığa tekliflerde bulunulmasını cephe kumandanlığına emrettim. 

Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikri güçlerini, kahramanlık ve vatanseverliğini, birbirleriyle yarışırcasına göstermeye devam eylemesini talep ederim. 

Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri! 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı 

Başkumandan Mustafa Kemal 

1 Eylül 1338 (1922) 

ATATÜRK’TEN BİR ANI


KAHRAMAN TÜRK KADINI

 KAHRAMAN TÜRK KADINI 

17 Mart 1923 Tarsus: Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı. Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. 

Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu: 

—“Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!" 

Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu fısıldadılar. 

Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:

 —“Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın."


İÇİMİZDEN BİRİ

 İÇİMİZDEN BİRİ 

Atatürk, özel hayatında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'te İzmir’de Latife Hanım'la evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 "tarihine kadar sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (inan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve Ihsan adlı çocukları himayesine aldı. Hepsine iyi bir gelecek hazırladı. 

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kız kardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Talih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. 

Zeybek oyunlarına, Rumeli türkülerine, güreşe aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan zevk alırdı. Sakarya adlı atıyla köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. 

Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin meselelerini tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Tabiatı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdım. Fransızca ve Almanca biliyordu. 

10 Kasım 1938 saat 9.05'te, yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. Cenazesi geçici istirahatgahı olan Ankara Etnografya Müzesi' ne getirildi. 


ATATÜRK DİYOR Kİ KÜLTÜR, EĞİTİM, BİLİM

 ATATÜRK DİYOR Kİ KÜLTÜR, EĞİTİM, BİLİM 

Bütün ümidim gençliktedir. 1919 

Basın milletin müşterek sesidir. Başlı başına bir kuvvet, bir okul, bir öncüdür. 1922 

Okulun vereceği ilim ve irfan sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün güzellikleriyle gelişir. 1922 

Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. 1922 

Eğitim işlerinde behemehal muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin hakiki kurtuluşu ancak bu surette olur. 1922 

Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. 1923 

Sanatsız kalan bir millettin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. 1923 

Büyük başarılar değerli anaların yetiştirdikleri seçkin çocukların yardımıyla meydana gelir. 1923 

Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır. 1923 

Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü uygar buluşlardan azami derecede istifade etmek zorunludur. 1923.   

Dünyada her şey için medeniyet için hayat için başarı için en hakiki mürşit bilimdir, fendir. 1924 

Öğretmenler! Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister. Yeni nesli bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir. 1924 

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. 1925

Müziksiz hayat mevcut olamaz. Müzik hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir. 1925 

Biz uygarlıktan, ilim ve fenden kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. 1925 

Cumhuriyet döneminin kendi zihniyet ve ahlakıyla donanmış basınını yine ancak Cumhuriyet'in kendisi yetiştirir. 1925 

Cihanda spor hayatı, spor alemi çok önemlidir. Bu kadar önemli olan spor hayatı bizim için çok daha önemlidir; çünkü ırk meselesidir, ırkın düzelmesi ve gelişmesi meselesidir ve hatta biraz da uygarlık meselesidir! 1926 

Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. 1927  

Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında işitilebilir. 1930 

Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır. 1930 

Dillin milli ve zengin olması milli duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. 1930 

Öğrenci her ne yaşta olursa olsun, onlara geleceğin büyükleri gözüyle bakılmalı ve öyle muamele edilmelidir. 1930 

Eğer cumhurbaşkanı olmasam, Eğitim Bakanlığı'nı almak isterdim. 1930 

Biz hepimiz milletvekili olabiliriz, bakan olabiliriz, hatta cumhurbaşkanı olabiliriz; ama hiçbirimiz sanatkâr olamayız. Böyle olunca sanatkâr el öpmez, sanatkârın eli öpülür. 1930 

Tiyatro bir memleketin kültür seviyesinin aynasıdır. 1932 

Sanatkâr, toplumda uzun çalışma ve çabalardan sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır. 1932 

Milli kültürün her çığırda açılarak yükselmesini, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel dileği olarak temin edeceğiz. 1932 

Asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey yüksek kültürde ve yüksek fazilette dünya birinciliğini tutmaktır. 1932 

Milli kültürümüzü çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkaracağız. 1933 

Gençliğin çalışkan, hassas ve milliyetçi yetişmesi esas dileklerimizdendir. Gençlik her türlü faaliyetlerinde Cumhuriyet kanunlarına ve Cumhuriyet kuvvetlerinin usul ve kurallarına uymaya da dikkatli olmalıdır. 1933 

Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir. 1933 

Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek, insanlığı şaşırtacak bir nitelik alır. 1933

Bir ulusun değişikliğinde ölçü, müzikte değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. 1934 

Türk'e ev ve bark olan her yer sağlığın, temizliğin güzelliğin, modern kültürün örneği olacaktır. 1935 

Türkiye Cumhuriyeti'nin Temeli kültürdür. 1936 

Kültür, tabiatın yüksek verimiyle mesut olmaktır. Bu ifade içinde çok şey saklıdır. Temizlik, saflık, yükseklik, insanlık v.s... bunların hepsi insanlık vasıflarıdır. 1936 

Güzel sanatlarda başarı, bütün inkılâpların başardığının en kesin delilidir. 1936 

Gençler benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üslenen gençler! Bir gün memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mesudum. 1937 

Esas olan, bütün her yaştaki Türkler için beden eğitimi sağlamaktır. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur sözünü atalarımız boşuna söylememişlerdir. 1937 

Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim. 1937 



Türkiye'nin Milletler Cemiyetine Girişi

 Türkiye'nin Milletler Cemiyetine Girişi

Milletler Cemiyeti, 1919'da imzalanan Versailles Antlaşması sonunda kuruldu. 1947 yılında görevini Birleşmiş Milletler Cemiyeti'ne devretti. Türkiye Milletler Cemiyeti'ne 1932'de girdi. 

Türkiye'nin Cemiyet'e geç girmesinin nedeni, Cemiyet'in o yıllarda başta İngiltere olmak üzere büyük devletlerin çıkarlarını koruyan bir organ durumunda olmasıydı. 

Büyük devletler, o yıllarda başta savaş tazminatı alınmaması ilkesi olmak üzere Milletler Cemiyeti'nin hiçbir ilkesine uymuyordu. Milletler Cemiyeti, Musul sorununda İngilizlerin etkisinde kalıp yanlı bir tutum sergilemişti. 

Türkiye, önceleri Milletler Cemiyeti'ne girmeyi bağımsızlık ilkesine ters gördü. İspanya'nın teklifi ve Yunanistan'ın desteği ile Türkiye 18 Temmuz 1932'de Milletler Cemiyeti'ne üye oldu.  

Din ve Askerlik İşlerinin Politikadan Ayrılması

 Din ve Askerlik İşlerinin Politikadan Ayrılması 

29 Ekim 1923 gün ve 364 sayılı kanunla ilan edilen Cumhuriyet, toplumca benimsenmiş ve hemen arkasından da Cumhuriyet düzenini tamamlayıcı çalışmalara başlanmıştı. Fakat İstanbul'daki durum bir geriye dönüş kuşkusu doğurmuş, İstanbul'daki duruma ve olaylara el koymak ve özellikle basının tutumu ile ilgilenmek üzere bir İstiklal Mahkemesi kurulması kararlaştırılmıştı. 

İlgili özel kanun gereğince yapılan seçimle de, İstanbul'da çalışacak olan İstiklal Mahkemesi'nin Başkanlığına Osmaniye Mebusu İhsan (Eryavuz), Savcılığına Manisa Mebusu Vâsıf (Çınar), üyeliklerine de Konya Mebusu Refik (Koraltan), Kütahya Mebusu Cevdet (Izrap), Hakkâri Mebusu Asaf beyler getirilmişlerdi. (Zabıt Ceridesi: 8 Kasım 1923) 

Buna rağmen, İstanbul basınındaki kışkırtıcı yayınlar durmamıştı. Mebus maaşlarının arttırılması özellikle sert eleştirilere sebep oluyordu. Maaşlarına zam istemeyen mebuslar övülüyor, isteyenler yeriliyordu. Kozan Mebusu Ali Saip (Ursavaş) Bey de mebus maaşlarının arttırılmasını isteyenlerden, aleyhte yazan gazetecilere çok kızıyordu. Bu yüzden, Giresun Mebusu Hakkı Tarık (Us) Bey'in yanında rastladığı Vakit gazetesi habercisine tokat atmış, Hakkı Tarık Bey de Ali Saip Bey'i tokatlamış, Ali Saip Bey de düello müsaadesi için kanun teklifinde bulunmuştu. (Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim: 3/100) 

Bazı gazeteler de, öldüğü bilinen Enver Paşa'nın Türkistan'da yaşamakta olduğunu yayıyorlardı. Enver Paşa, Dünya Türk ve İslam Birliği'ni kurma hevesinde idi ve padişah ailesine damattı. Gerçekten sağ olması halinde memlekete gelebilirse, elbette ki halife ile beraber olacaktı. Bu yoldaki düşünceler ve ihtimaller, Ankara'da duyulmakta olan geriye dönüş kuşkusunu daha da arttırmış ve genişletmişti. (M. Goloğlu, Cumhuriyet'e Doğru: 261) 

Öte yandan, Halife ve Halifelikle ilgili yeni haberler de yayılmaya başlamıştı. Halifeliğin kaldırılacağı, Halifenin istifa ettiği söylentileri vardı. Hatta bu söylentiler, ulusal sınırları aşıp tüm İslam dünyasına da yayılmıştı. İstanbul Baro Başkanı Lütfi Fikri Bey (Düşünsel), 15 Kasım 1923 tarihli Tanin gazetesinde Halife Abdülmecid'e bir 'Açık Mektup' mıştı. 

Lütfi Fikri Bey bu yazısında Halife'nin istifası hakkındaki söylentiler üzerinde duruyor, Halifeliğin öneminden ötürü böyle bir şeyin yapılmaması gerektiğini anlatıyor ve “Akla gelmez ki, istifa etmemek, Efendimiz'in saygı değer kişiliği için bir tehlike olsun. 

Bununla beraber eğer, olması mümkün görülmeyen böyle bir tehlike de bulunsa, Efendimiz, bu tehlikeyi göze almalısınız. Durum ve zaman öyle getirdi ki, bugün bir kararla Türk ve İslam tarihine şu ya da bu akımı vereceksiniz” diyordu. (Lütfi Fikri Bey, Dersim Mebusu Feridun Fikri Bey'in kardeşi idi. İttihat ve Terakki Fırkası'na girmişti. Hatta bu yüzden kaymakamlık görevinde bulunduğu Tortum ilçesinin lağv edildiği söylenir. (Tarih Yolunda Erzurum Dergisi: Kasım 1962) 

Hindistan'daki İsmailiye mezhebinin (Şiilerin 'On İki İmam'ından biri olan İmam Caferi Sadık'ın büyük oğlu İsmail'i son imam tanıyanların) lideri olan Ağa Han ile Hintli Emir Ali de Başbakan İsmet Paşa'ya, birlikte imzaladıkları bir mektup göndermişlerdi. Bu mektup da, henüz Başbakan'ın eline geçmeden 5 Aralık 1923 tarihli Tanin ve İkdam, 6 Aralık 1923 tarihli Tevhid–i Efkâr gazetelerinde yayınlanmıştı. 

Mektupta, Papalığa benzetilmek istenen halifeliğin dünya çapındaki ve tüm Müslümanlar üzerindeki önemi ve etkisi belirtiliyor ve “Türkiye'nin gerçek dostları olarak biz, halifeliğin ve Halife'nin Müslüman memleketlerin güven ve saygısına layık bir yere yerleştirilmesini ve böylece Türkiye'ye de güç ve onur kazandırılmasını saygı ile Büyük Millet Meclisi'nden ve onun ileriyi gören yöneticilerinden rica ederiz” deniyordu. (Mehmet Emin Bozarslan, Hilâfet ve Ümmetçilik Sorunu: 118, 128) 

Bu durum ve davranışlar üzerine, İstanbul'a giden İstiklal Mahkemesi olaya el koymuş ve Savcı Vâsıf Bey, 9 Aralık 1923'te, Baro Başkanı Lütfi Fikri Bey ile İkdam gazetesi sahibi Ahmet Cevdet, Tanin gazetesi sahibi ve sorumlu müdürü Hüseyin Cahit (Yalçın), Tevhid–i Efkâr gazetesi sahibi Velit (Ebüzziya) ve Sorumlu Müdür Muhiddin beyleri gözaltına almış, 15 Aralık 1923 tarihindeki ilk duruşmada da sanıkların Vatana İhanet Kanunu gereğince yargılanmalarını İstemişti. (A. E. Yalman, Gördüklerim: 3/94) 

Ne var ki, bu sırada Kuva-yı Milliyeciler de birbirlerine karşı kuşku içine düşmüşlerdi. Büyük kuşku Eski Başbakan Rauf (Orbay) Bey'e karşı duyuluyordu, kuşkulananlar, Rauf Bey'in bazı büyük komutanları ve bazı gazetecileri çevresinde toplayarak ve Cumhuriyet'i benimsemeyerek, bir muhalif parti kuracağı ve halifelik yolundan sultanlığa yani padişahlığa yöneleceğinin korkusu içindeydiler. 

Oysa ki Rauf Bey ile arkadaşları, sık sık düzen değişikliği yapıldığından ve Cumhuriyet ilanının aceleye getirildiğinden yakınıyor, bir gün halifeliğin de kaldırılarak Cumhuriyet yolundan diktatörlüğe gidileceğinden kuşkulanıyorlardı. Bu nedenle konu Halk Partisi Grubu'na getirilmiş, Rauf Bey'den İstanbul'daki tutum ve davranışlarının ve demeçlerinin gerçek anlamı sorulmuştu. 

Görüşmeler başlayınca, Başbakan ve Halk Partisi Genel Başkan Vekili İsmet Paşa'nın, hazırlıklı bir ekibin başında, Rauf Bey'in karşısına çıktığı görülmüş ve sonra iki Halk Partili lider kıyasıya çekişmişti. “Duygularım, Cumhuriyet idaresinden başka hiçbir idareden yana değildir” diyen Rauf Bey, Cumhuriyet ilanının aceleye getirildiğini söylemiş ve “Hatırlarsınız ki, Türkiye Hükümeti'nin şeklinin ne olduğu yolundaki sorulara karşı Büyük Başkanımız bu kürsüden ilan etmişlerdi ki 'Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti' şeklidir. 

Hangi idareye benziyor, diye sordular. Bize benziyor, çünkü biz bize benzeriz, dediler. Bu benim vicdanımı doyuran en yüksek bir açıklama idi ve buna karşı olmak da çok zordu. Sanmam ki, içte ve dışta böyle bir kimse bulunsun. Bu doyurucu ve büyük sözlerden sonra, o idare şekli bir hükümet bunalımı yüzünden yönetimi imkânsız bir şekil diye gösterilip 'Cumhuriyet' kelimesi kondu. 

Yani bizim bu kadar güvendiğimiz, halkın da güvendiği eski idare şeklinin sakat olduğu, bir hükümet bunalımı ile anlaşıldı ve yerine yeni bir idare şekli geldi. Acaba bu da eksik görülürse, bunu tamamlayacak yeni bir şekil var mıdır, diye düşünenler kararsızlık ve kuşku içindedirler” demişti. 

İsmet Paşa, bu görüşün yanlış olduğunu açıklamış, önemli zamanlarda birlik ve beraberlik gerektiğini anlatmıştı. Rauf Bey'in İstanbul'da Halife'yi ziyaretine de değinen İsmet Paşa, özellikle bu noktaya, daha doğrusu bu nokta aracılığı ile halifeliğe şiddetle hücum etmiş ve yeni bir parti kurma konusundan söz ederek, Rauf Bey'e Halk Partisi'nden ayrılmak niyetinde olup olmadığını sormuştu. 

Rauf Bey, Halk Partili olduğunu, partisinden ayrılmayı düşünmediğini bildirmiş ve konuşması bitince toplantı salonundan çıkıp gitmişti. Halk Partisi Grubu da, meseleyi bir 'İsmet Paşa - Rauf Bey Çekişmesi' sayarak toplantıya son vermiş ve zihinlerdeki şüpheleri yok edecek bir bildiri hazırlanıp tutanaklarla birlikte yayımlanması karariyle yetinmişti. (Nutuk: 835, 844; M. Goloğlu, Cumhuriyet'e Doğru: 244, Türkiye Cumhuriyeti: 303) 

Bu sırada, İstanbul'daki İstiklal Mahkemesi de inceleme ve soruşturmalarını bitirmiş ve 27 Aralık 1923'te Baro Başkanı Lütfi Fikri Bey'i beş yıl hapse mahkûm etmişti. Fakat Mahkeme Başkanı İhsan Bey karara katılmayarak verilen cezanın affı için çalışacağını bildirmişti. 

1924 yılına bu hava içinde girildi ve İstiklal Mahkemesi 2 Ocak 1924'te, kötü niyetleri olmadığı gerekçesiyle, bütün sanık gazetecileri beraat ettirdi. Hakkındaki mahkûmiyet kararını “Memleket sağ olsun” sözleriyle karşılamış olan Lütfi Fikri Bey, haksız ve kanunsuz olduğu gerekçesiyle Büyük Millet Meclisi'ne başvurdu. 

Dilekçesinde şöyle diyordu: “İstiklal Mahkemesi'ne verilişim kanunlara ve adalete aykırı olduğu gibi, yayından ötürü gazete sorumlu müdürünün asıl suçlu olması ve yazı sahibinin suç ortağı durumunda bulunması gerekirken, yalnız benim cezalandırılmam bilime ve kanuna uymaz. Sonra, bütün iddialar ve savunmalar sadece Meşrutiyet ve Cumhuriyet sorunları ile ilgili olduğu halde mahkeme, savunması yapılmamış bir husustan beni mahkûm etmiştir. Kararın oybirliği ile verilmemiş olması da sözlerimi doğrulamaktadır. 

Yüksek Meclis'iniz herkesin, her işte başvurabileceği bir yer, her türlü haksızlığı düzeltmeye yetkili bir makam olduğundan hakkımdaki mahkeme kararının kaldırılarak adaletin yerine getirilmesini dilerim.” İstanbul Barosu İkinci Başkanı Sadeddin Bey de, Meclis Başkanlığı'na bir telgraf çekerek, Baro adına, Lütfî Fikri Bey'in affını istedi. 

Meclis Adalet Komisyonu “cezanın kaldırılmasına” karar verdi. Fakat Meclis Genel Kurulu, uzun tartışmalardan sonra, cezanın kaldırılmasını değil “cezanın affını” kararlaştırdı, aynı mahkemenin başka iki kişi hakkında verdiği cezalarla birlikte bu cezanın da affını uygun gördü. Lütfi Fikri Bey'le birlikte İstanbul Kayıkçılar Derneği Başkanı Osman Kâhya ile Ankaralı Hafız İbrahim Ethem'in de afları için düzenlenen kanun tasarısı kabul edildi. (Z.C.: II Şubat 1924, Kanun: 412 18 Ocak 1924 tarihinde de eş zamanlı olarak, İstanbul'da Milli Türk Ticaret Birliği Kongresi yapılıyordu. 

Birlik, her alandaki milli mücadele çabalarına birbirleriyle yarışırcasına katılan yurtsever İstanbullularca, milli ticareti yabancıların sömürüsünden kurtarmak için 1922 yılı sonunda kurulmuştu. Hızlı bir çalışma ile, Türk tüccarının Batı ticaret dünyası ile doğrudan ilişkiler kurabilmesi için gerekli kararları almak üzere, 1923 yılı başında bir 'Dış Ticaret Konferansı' toplamak istemiş ve fakat o sırada İzmir'deki Türkiye İktisat Kongresi toplanmak üzere olduğundan, kendi kongresini erteleyerek kurduğu bir komite ile İzmir İktisat Kongresi'ne götürülecek sorun başlıklarını hazırlamıştı. 

İstanbul'un tanınmış tüccar ve sanayicileriyle birlikte 'İstanbul Umum Amele Birliği' de bu komitenin çalışmalarına katılmıştı. Şimdi de tüccarların, Ticaret Odası'nın, İstanbul Üniversitesi'nin, Yüksek İktisat Okulu'nun ve bütün ekonomi derneklerinin katılmasiyle kendi kongresini yapıyordu. 

Amacı, ticaret alanında milliyetçiliği sağlamaktı. (A. G. Ökçün, Türkiye İktisat Kongresi: 85-163, M. Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti: 91, Z.C.: 21 Ocak 1924) 

Aynı günlerde İstiklal Mahkemesi Başkanı İhsan Bey de, İstanbul Basını ile Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa arasındaki gereksiz açıklığı kapatmak için çaba harcamakta idi. Sonunda, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın İzmir gezisinden yararlanarak gazetecilerin de oraya çağrılmalarını başarmıştı. 

1 Şubat 1924'te İkdam gazetesi sahibi Ahmet Cevdet, Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahit, Tevhid–i Efkâr gazetesi sahibi Velid Ebüzziya, İleri gazetesi sahibi Celâl Nuri (İleri), Akşam gazetesi başyazarı Necmeddin Sadık (Sadak), Vakit gazetesi başyazarı Mehmet Asım, Tercüman-ı Hakikât gazetesi başyazarı Hüseyin Şükrü, Vatan gazetesinden Ahmet Emin (Yalman) İzmir'e çağrıldılar. 

Gazi Mustafa Kemal Paşa, yalnızca Velid Ebüzziya Bey ile görüşmeyi kabul etmedi, öteki gazetecilerle birlikte iki toplantı yaptı, ve bu görüşmelerinde, “Milletin uyanıklığına, ilerleme ve olgunlaşma elverişliliğine güvenerek ve milletin kararlılığından hiç şüphe etmeyerek Cumhuriyet'in bütün gereklerini yapacağız.... 

Bütün milletin birlik ve beraberlik içinde bulunması zorunludur. Bu gerçeği milletin kulağına ve vicdanına yerleştirmede basının görevi çok önemlidir” dedi. Gazeteciler adına cevap veren Hüseyin Cahit Bey de, “Özgürlük zor ve şiddetle kurulur ve fakat korunması ancak karşılıklı ve geniş hoşgörürlükle ve darılmamakla mümkün olur. Bunu Gazi Paşa'da da görmekle mutluyum” dedi ve Gazi Mustafa Kemal Paşa ile eşi Lâtife Hanım'ın şerefine kadeh kaldırdı. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri: 2/163; 172, A. E. Yalman, Gördüklerim: 3/101) 

Gazi Mustafa Kemal Paşa, İzmir'de, Ordu ileri gelenleriyle de iki kere görüştü ve “Türkiye Cumhuriyeti iki şeye güvenir: Birisi ordunun kahramanlığı, ötekisi milletin kararlılığıdır” dedi. Sonra, Cumhuriyet düzenini tamamlama yolunda yeni aşamalar yapma zamanının geldiği kanısı ile 23 Şubat 1924'te Ankara'ya döndü.

Sıra “din ile askerlik işlerinin politika işlerinden ayrılması, Halifeliğin Kaldırılması, Cumhuriyet Anayasası'nın yapılması” konularına gelmişti. Ve Mustafa Kemal Paşa, Meclis'in yeni toplantı yılının başlaması nedeniyle yaptığı konuşmada, hazırlıkları hızla geliştirilen bu aşamaları şöyle açıkladı: “Geçen yıl içinde Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin gerçek eğilimine uyarak devletin idare şeklinin Cumhuriyet olmasının kesin kararına vardı. 

Cumhuriyet idaresi memlekette, en tenha köşelere kadar, sıcak ve aşırı bir duygululukla kabul edildi. Millet, Cumhuriyet'in, Türk vatanını yüzyılların birikmiş idare kötülüklerinden kurtaracak ve memleketin hakkı olan saygıyı koruyacak ve arttıracak tek idare şekli olduğu kanısını en açık bir surette gösterdi. 

Millet, Cumhuriyet'in bugün de, ileride de kesinlikle ve sonuna kadar her türlü saldırılardan korunmasını istemektedir. Millet'in isteği, Cumhuriyet'in denenmiş ve ispatlanmış olan bütün esaslarının uygulanması olarak anlatılabilir. Yüksek Meclis'in büyük önemle üzerinde çalıştığı Anayasa'da, milletin isteğini davranışlarımıza yol kabul etmek hepimizin görevidir. 

Öte yandan, hükümet için çağdaş ve uygar yönetimin bütün gereklerini kolay ve çabuk olarak ülkede uygulamak ve geliştirmek gerekir. Görevlerimizi milletin isteklerine uygun olarak yapmakta başarılar dilerim.” Milletin, Cumhuriyet idaresinin tamamlanması için kabullenilmesini ve uygulanmasını istediği esaslar nelerdi? 

Gazi bunu da şöyle açıkladı: “Millet'in genel yaşantısında orduyu politikadan ayırmak ilkesi, Cumhuriyet'in daima göz önünde tuttuğu bir politikadır. Şimdiye kadar izlenen bu yolda, Cumhuriyet orduları vatanın gücü ve güvenilir kurtarıcısı olarak, saygılı ve güçlü bir mevkide kalmıştır. Bunun gibi, bağlı olmakla gönül huzuru ve mutluluk duyduğumuz İslam Dini'ni de, yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere, bir politika aracı olmak durumundan çıkarıp yükseltmenin gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. 

Tanrısal ve kutsal olan inanç ve vicdan duygularımızı, karmakarışık ve renk renk her türlü çıkarların ve aşırı isteklerin sahneye çıktığı politikadan ve politikanın bütün örgütlerinden tezce ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünya daki ve ahiretteki mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur.” Mustafa Kemal Paşa'nın ilke niteliğindeki bu sözlerinden açıkça anlaşıldığına göre, Cumhuriyet idaresinin tamamlanması için gerekli esaslardan biri 'Askerlik işlerinin politikadan ayrılması' idi. 

Oysa ki, o sırada mebus olan yüksek rütbeli komutanların hemen hepsi, aynı zamanda birer birliğin başında görevli idiler. Ayrıca, bir politik kuruluş olan hükümette de bir Genelkurmay 'Bakanlığı' vardı. İkinci esas 'din işlerinin politikadan ayrılması' idi. 

Öte yandan, hem İstanbul'da din ve dünya işlerinin bir arada yürütülmesine alışmış bir halife, hem de Ankara'da hükümetin içinde bir Diyanet İşleri 'Bakanlığı' da vardı. Bu duruma göre, askerlik işlerinin politikadan ayrılabilmesinin önce subayların hem Meclis'te, hem de Ordu'da görev almalarının önlenmesi ile ve hem de Genelkurmay işlerinin politik bir makam olan “Bakanlık” durumundan çıkarılması ile mümkün olabileceği düşünülüyordu. 

Din işlerinin politikadan ve dünya işlerinden ayrılması için ise Diyanet İşleri Bakanlığı'nın politik bir makam olmaktan çıkarılması ve halâ padişahlık alışkanlığı içinde dünya işleriyle ilgilenme geleneğinden kurtulamamış olan Halifeliğin kaldırılması gerekli görülüyordu. Bunlar yapılabilecek miydi? 

Mustafa Kemal Paşa, kendine olan güveni ile kararlı ve milletine olan inancıyla mutlu idi. Bu nedenle, Meclis'teki konuşmasını şöyle bitirmişti: “Önümüzdeki yılın programında pratik ve verimli bir çalışma vardır. Bu çalışma kapsamındaki ilerleme ve gelişmemiz tam bir ciddiyet ve kesinlik ister. 

Bu çalışmamızda başarı, herkes için bir imtihan dönemi olacaktır. Milletimizin yüksek yeteneği ile çalışkanlık duygusu ve Yüksek Meclis ile hükümetinin çalışma hedefini belirtmekte ve uygulamadaki isabeti, başarıyı sağlayacaktır. Bu konudaki gönül kanımı kesinlikle ve içtenlikle açıklarım.” (Z.C.: 1 Mart 1924)

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR

İSMET İNÖNÜ, ALMAN TELEVİZYONU’NUN ATATÜRK’E VE TÜRK DEVRİMİ’NE İLİŞKİN SORULARINI CEVAPLIYOR (BASINIMIZDA BİLİNMEYEN BİR SÖYLEŞİ) Prof. Dr....